Ana Sayfa Milli Şuur 50. Sayı KABEYE AĞLAYAN MİNARE

KABEYE AĞLAYAN MİNARE

İslam diyarının, İslam’la şereflenmiş topraklarda olmanın nişanı olan minareler bugün mahzun ve gözleri yaşlı.

144
0

Dünya, yaşadığımız gezegen artık ne kadar küçüldü. İnsanlar sabah bir ülkede kahvaltısını yapıp öğle yemeğini farklı bir ülkede hatta kıtada yiyebiliyor. Bu seyahatler esnasında farklı diyarları gezerken, semalarını minarelerin süslediği yerlerde daha bir huzur buluyor, kendini oraya ait hissediyor insan. Minareler adeta selamlıyor insanı “Hoş geldin evine ”diyor.
O minareler İslam’ın, İslam kardeşliğinin ebedi sembolleri olarak yükseliyor göklere ve günde beş defa haykırıyor bu gerçeği cihana. Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan Avrupa’ya dünyanın dört bir tarafı yirmi dört saat ezan sesiyle inliyor. Minareler her gün bu heyecanla başlıyor güne ve bu heyecanla bitiriyor günü.
İslam diyarının, İslam’la şereflenmiş topraklarda olmanın nişanı olan minareler bugün mahzun ve gözleri yaşlı. Artık yeni güne ezanlarıyla seslenirken minareler, semadan yeryüzüne rahmet olup inen ezan seslerini dilediği gibi haykıramaz oldu. Artık özgürlüğü gasp edildi minarelerin. Onun özgürce salalarını, ezanlarını yankınlandırdığı gökyüzünü binalar kapladı. Her biri bilmem kaç katlı çelik ve beton yığınları. Adı kimi zaman plaza, kimi zaman iş merkezi, kimi zaman gökdelen olan ruhsuz devler.
Minare, artık baktığında şehrin bir ucundaki kardeşini göremez oldu. Her sabah yeni bir canavar sardı etrafını. Artık mahyalarının ışıkları görülmez oldu. Haykırışları duyulmaz oldu. Şerefelerinde okunan o ezanlar engin bozkırlara, ovalara, yüksek dağların yamaçlarına ulaşmaz oldu. Bir pazar yerinde annesinin elini bırakıp, sonra korku içinde annesine sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağıran çocuğun çaresizliği içinde artık minareler.
Artık gökyüzü insanların hırslarının ve devleşen nefislerinin ürünü olan çirkin devlerce işgal edilmiş. Yükselen kuleler değil nefisler olmuş. Minarelerden yeryüzüne inen rahmet damlaları gitmiş, gökdelenlerden yayılan günahlar gelmiş. Bütün bu acılar içinde kendi haline yanar olmuş minare. Üzüntüsünü Allah’ın rahmetine sığınarak içine atmış. Ezanlarına salalarına sarılmış
Bir gün etrafını saran gökdelenlerden birinde, yine TV denen şeyin açık olduğu bir gün gözüne bir görüntü ilişmiş. Aman Allah’ım Kâbe! Ruhunun eridiğini hissetmiş, zamana bakmaksızın salalarla, ezanlarla haykırmak istemiş içindeki coşkuyu. Bilali Habeşi’nin sesini duyar gibi olmuş. Efendimizin ayak izlerini aramış. Ebrehe’nin ordusunu ebabillerin perişan edişini hayal etmiş.
Ve birden mahzunlaşmış minare. Yutkunmuş en sevdiği oyuncağı kırılan bir çocuğun masumluğuyla. Sanki savaş meydanında atılan bir ok ya da mızrak saplanmış sol yanına. En derin acıları hissetmiş. Nasıl? Nasıl olur? Minare gördüklerine inanamadı belki de inanmak istemedi ama gördükleri doğruydu. O acımasız çirkin yapılar Kâbe’nin de etrafını sarmıştı. Rasulullah’ın topraklarında Bilal’in ezan okuduğu yerlerde hep o vahşi binalar vardı. Kâbe belki de Ebrehe’nin ordusundan bile daha vahşice kuşatılmıştı. Onlar aslında birer nefis ve kibir kuleleri idi ve Allah’ın evine tepeden bakıyorlardı.
Peki, ama bu ne zaman ve nasıl olmuştu? Müslümanlar neredeydi? Kimse itiraz etmemiş miydi? Bu ve bunun gibi onlarca soruyla boğuşurken bir horoz sesiyle irkildi. Sabah ezanı zamanı gelmişti. Ne olursa olsun ilahi davet devam etmeliydi. Çünkü Allah vardı, rahmeti vardı, bereketi vardı, mağfireti vardı. O varsa umutsuzluğa yer yoktu.
Öyleyse:
Allâhüekber, Allâhüekber, Allâhüekber, Allâhüekber…