Bir su sesi değildi hayat ama buna rağmen su sesinde cennet şarkıları dinlermiş gibi kendini kandırdı insan. Romantik aşk şarkılarında, ucu kaçmış filmlerde aradı özlediği huzuru. Sosyal bir varlık olarak elbette yalnız olamazdı. Yalnızlığı yaşadı kalabalıklar içinde, herkes onu “başı kalabalık” olarak tanıdı. İçindeki derin boşluk, gökyüzünde ulaşılamayan yıldızlar gibiydi. Önce kendinden kaçtı, ardından doğadan.

Ele avuca sığacak da yer kalmamıştı zaten. Denizler kirli, hava zehirli, sular bereketsiz, yağışlar niyetsiz… İnsan için yaratılan nimetler gittikçe insandan uzaklaşıyordu.
“Senden önce gönderdiğimiz Peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda dolaşırlardı. Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi yaptık ki bakalım sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görüp gözetlemektedir.” (Furkan 20)

Her ne kadar ayetin kapsam alanı zengin putperest ile yoksul Müslümanlar arasındaki sınıf farkını ortaya koymak isteyen müşriklerin kibrine atıf olsa da, ölçü olarak birlikte hak ve adalet üzere olmak gerektiği konusuna işaret ettiği hakkında bir açıklama yapar müfessirler.
Niyetini bozdu önce insan ve ardından başladı ağır bir imtihan. İnsan insana yük olmaya başladı, zikir yağmurları unutuldu. Birkaç şimşek çaksa da kalpten bir aşk damlası gelmiyor artık. Herkesin doğruyu söylediği bir zamana girdik. Herkese sıra gelmiyor ama herkesin söylemek istediği çok doğrusu var artık. Oysa insana insanca en güzel, hâl ile en doğrusu susmak idi, yapamadık. Önce çocukları ardından kendimizi sürekli konuşmaya alıştırdık. Ne olursa konuşuyoruz. Herkesin konuştuğunu görünce en süslü kelimelerle konuşup ucubun zirvesinde rütbe, sumanın deryasında derin dalışlarla kendimizi göstermek istedik.

Oysa kısa, sade, güzel bir kelam yetecekti hepimize. Gökyüzüne dallar, yerin altına kökler salacaktık bu halimizle. Aynen ayeti kerimede belirtildiği gibi. Ne buyurmuştu Allah Azze ve Celle Hazretleri mübarek Kur’an-ı Kerim’de: “Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz) kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.” (İbrahim suresi 24)

Nedir güzel söz? Rabbimize göre mi güzel, nefsimize göre mi güzel? Sorma gereği dahi duymadık. Kainatın her yanına adım adım ulaştık. Gittiğimiz her yerde insan adına doğanın bir parçası değilmişiz gibi hunharca israf ettik. Yangınlar, seller, depremler, tufanlarla uyandık.

Bugün tokluktan ölen insanların sayısı, açlıktan ölen insanların sayısından çok daha fazla…

Prof. dr. Sinan Canan

Gücümüzün yetmediğini görmemize rağmen ne binalarda önlem, ne kabrimize bir azık hazırlamak için harekete geçtik.“(1) Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında (2) Ve yer ağırlıklarını dışarı attığında (3) Ve insan, “Ne oluyor buna!” dediğinde (4-5) O gün yer, bütün haberlerini rabbinin ona vahyettiği şekilde anlatır.” Zilzal suresinin bu beş ayetinde verilen ilahi uyarılardan tarafımıza düşen yaşam sorumluluğunu almalıydık. (6)”İşte o gün insanlar yaptıkları kendilerine gösterilsin diye (bulundukları yerden) farklı gruplar halinde çıkarlar.” Ayeti ile titremeliydik. (7) Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür.
(8) Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” ayeti kerimeleri ile hem teselli bulup hem kendimizi yeniden sorgulamalıydık.

Herkes doğruları konuşuyor, konuştuğunu zannediyor. Oysa en hikmetlisi yaşadığı doğruları konuşmaktı. Asıl o zaman insanlarda “Ben de konuşacağım” isteği bir denge bulacaktı. Yaşamın temeli amel iledir. Şimdi Yahyalılı Hacı Hasan Efendi Hazretlerini anmadan olur mu?

Mgv Yayınları Hacı Hasan Efendi ve Tasavvuf Anlayışı Mehmet Sürmeli -  Mehmet Sürmeli Fiyatı, Yorumları - Trendyol

“Evvelâ ilim olmalı
Amel nehrinden dolmalı
İhlâs bahrine dalmalı
Bu işe ihtimam lâzım”

“Şifa Tarifesi” isimli dizelerinin hikmetli bir dörtlüğü sadece. İlim, amel, ihlas, ihtimam bir mücahidin yetişmesinde temel mihenk taşları olmalı sanıyorum. Meydan kan ve göz yaşı döken, doğanın dengesini bozan; bencil, çıkarcı, paylaşımdan uzak ve tüm dünyanın insanlarını ve emeğini kendi kontrolüne alacak projeler üreten Siyonizm ve ona hizmet eden malum localara kaldı. Bunlarla mücadele edecek İslam Birliği hâlâ kurulamadı.

Maalesef İslam Dünyası çaresizliği kabullenmiş olmanın fitnesini yaşıyor görünümünde. Oysa Efendimiz Aleyhissalat-u Vesselam’ın en zor anında yaptığı duaya baktığımız zaman göreceğiz ki bir duygu halinin itirafı var: “ALLAH’ım! Kuvvetimin tükendiğini Sana arz ediyorum. Gücümün azaldığını, insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikayet ediyorum.” duasında öyle bir itiraf var ki günümüz insanının nefsini nasıl putlaştırdığını anlayabiliriz sanıyorum. Efendimiz (s.a.v.) içinde bulunduğu manevi makamın büyüklüğünde yaşadığı bu dehşet karşısında “İnsanların gözünde küçük düştüğümü sana şikâyet ediyorum” derken ne büyük bir mesaj veriyor bizlere. Nefsi Rabbi ile konuşmanın mutmainliği içinde. Daha fazla analiz edemeyeceğim, çünkü Efendimiz (s.a.v.)’in duyguları üzerine kelam etme cüretini zaten gösterdim. Rabbim beni bağışlasın. Hâl böyle iken biz kimiz?

Bir bakalım kendimize. Allah Azze ve Celle’nin yarattığı dünyada en savunmasız ama en kibirli canlı türüyüz. Bitkiler gibi hareketsiz, hayvanlar gibi kendimize has bir çıplaklığımız yok bizim. Giyinmek zorundayız. Bu zafiyetimizi kapatacak en büyük nimettir; merak etme, öğrenme kendine has medeniyetler kurma… Her şey insanın yeni bir şeyler öğrenip, savunmasız zayıf yaşamını güçlü kılacak bir şeyler ürettiğini fark etmesiyle başladı. Oysa varlığı koskoca kainatta piksel kadar küçük, iman ettiği Rabbi ise sonsuz kerem, güç ve kuvvet sahibiydi.
Medeniyetler kurdu, güç topladı, otorite oldu. İnsanın insana zulmü yamyam çığlıklarında sahne şarkısı oldu. Doydukça yiyor, yedikçe zulmediyor ve dünyada eşitsizliğin kaynağı üzerine alaycı felsefeler üretilirken Müslümanlar çaresiz, diğerleri bedbaht oluyordu. Sinan Canan hocanın ifadesiyle: “Bugün tokluktan ölen insanların sayısı, açlıktan ölen insanların sayısından çok daha fazla…” oysa yine Sinan Canan deyişiyle: “Günde bir kere açlığı hissetmek vücutta onarımı hızlandırıyor, beyin hücrelerini tazeliyor.”

Yemenin dayanılmaz iştahı; terk edilmişlik, yalnızlık, güvensizlik, duygusal yoksunluk, kendimizi kusurlu hissetme ya da sosyal izolasyon kodlarının bilinçaltı tetiklemelerinin bir tezahürü olabilir miydi acaba? Her an güç gösterisinde bulunmak zorunda hissedip kobay kahkahalarıyla mutluluk mesajlarını vermeye çalışan insan.

Bireysel duygusal desteğe çok fazla ihtiyacımız var. İnsan kabul edildiğini hissettiğinde, gelişmeye başlayıp ait oldum özgüveni ile daha üretken olabilecek. Bu anlamda, kişilerin kendilerini gerçekleştirmelerini engelleyen zorba güruhun kanser hücresi gibi sosyal yapıyı ve grupları ele geçirdiği bir anda, korona virüs herkesi kendi yalnızlığına hapsetti.

Doğada, birkaç ayda olsa, insan yoğunluğu azaldı. Haliç’in sularında yunus balıkları, kilometrelerce uzaktan dağların tepesi görülmeye başlandı. Havadaki zehirli gaz oranı düştü. İnsan daha sağlıklı bir hava alacaktı bir dışarı çıkabilse. İnsansız doğada başlayan bu güzelliklerin farkında bile değildi insan.

Eğer bile bile gücünüzün yettiğinden daha az olmayı planlıyorsanız, sizi uyarıyorum; hayatınızın geri kalan kısmında mutsuz olacaksınız. Kendi yetenek ve imkânlarınızdan kaçıyor olacaksınız.

Abraham Maslow

Belki de temel sorun, insanın bilinçaltına kodladığı suçluluk duygusu ile hem kendinden kaçıyor hem kusursuz olduğunu göstermek için doğada dengeyi bozuyor olmasıdır. Kişilik erozyonları yaşıyoruz ruhumuzda. Sevgiden mahrum, sevgi vermeyen ama sevgiye muhtaç.

Çocuklarımızın bile okul başarısı için ne yaptıklarımız hakkında kendimizi sorgulamadık. Ne yazık ki onları gerçekten sevmek için ne yaptığımızı da sorgulamadık. Sevgi yerine asıl ihtiyacın, teknik cihazlara sahip olmak olduğunu zannetti çocuk. Çünkü biz onlara sevgimizi, bedenin tam ortasındaki kalplerine değil, bedenlerinin tamamen dışındaki yaşam alanlarına serpiştirdik. Hissetmedi çocuk sevgi duygularını. Şu an bana göre gençlerin yarısından çoğunda duygusal yoksunluk olma ihtimali yüksek. Kabul edilmeyi ve kabul etmeyi hissetmeyecek kadar soyut bir yaşam içine sokar duygusal yoksunluk.

Kabul etmek ve kabul edilmek sevgi ile başlar. Aile içinde sevgi kabulünü tatmamış bireylerin toplumda her an reddedilme, dışlanma, terk edilme takıntıları ile yaşadığını kabul edelim. Toplum için zor bir dönem başlar, başlayacak, belki de başladı.

Biz eğitimden doğa ile iç içe, kendisiyle ve çevresi barışık, ahlak ve maneviyat gelişimi olan, insanın fıtratına uygun iman ve tahkik ile bilginin erdemine ulaşan bireylere ulaşamadık. Ulaşmak gibi bir gayretimizde yok, eğer olsaydı Avrupa’nın bilmem hangi devletindeki eğitim sistemini ülkemize uyarlamak yerine; kökleri geçmişimizden miras gelen Müslüman bilim adamlarının nasıl torunları olmuş isek, yeniden dünyanın Müslüman bilim adamlarını yetiştirecek Anadolu Eğitim Sistemini de kurgulayabilirdik. Kendimize, içimize yönelip yeni bir bireysel ve toplumsal yapılanmanın kıvılcımlarını ahlak ve maneviyat üzere, Kur’an ve Sünnete tabi olarak oluşturabiliriz.

Önümüzdeki en büyük engellerden birisi, sevgi sistemi üzerine yaratılan insanın birbirine ve kendisine yüklediği stres sistemi tarafından baskı altına alınmaya başlanmasıdır. Milli karakterimize ve gücümüze uygun şahsiyetli bir planlama, bize bireysel ve toplumsal mutluluk katacaktır. Karakter oluşum özellikleri birey ve toplum açısından tam olmasa da benzerlik gösterir. Bu nedenle Abraham Maslow’un ifadesiyle: “Eğer bile bile gücünüzün yettiğinden daha az olmayı planlıyorsanız, sizi uyarıyorum; hayatınızın geri kalan kısmında mutsuz olacaksınız. Kendi yetenek ve imkânlarınızdan kaçıyor olacaksınız.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz