Ömer KANTARCI / Eğitimci

Nurettin Topçu (1909-1975) çağdaş Türk düşüncesinin felsefe ve ahlâk mütefekkirlerinden biriydi. Yaklaşık kırk yıl boyunca bir taraftan liselerde öğretmenlik yapmış, bir taraftan da Fikir ve Sanatta Hareket dergisini yayına hazırlayarak Anadolu coğrafyasına fikrî/dinî/millî bir katkı sunmuştu.

Son yıllarda Nurettin Topçu ile ilgili nitelikli çalışmaların yapıldığını sevinerek müşahede etmekteyiz. Kültür Bakanlığı 2009 yılında anma ve armağan kitapları kapsamında Prof. Dr. İsmail Kara editörlüğünde Nurettin Topçu kitabı yayınlamıştı. Bir başka çalışma da 2013’te Dergâh Yayınlarından çıkan Mehmet Birgül imzalı İrade / Hareket / İsyan; Nurettin Topçu’nun Entelektüel Biyografisi adlı eserdi. En son 15-16 Nisan 2016 tarihlerinde Erzurum Atatürk Üniversitesinin ev sahipliğinde birçok akademisyen ve araştırmacının katıldığı Nurettin Topçu Sempozyumu tertip edilmişti. Sempozyum aslen Erzurumlu olan Nurettin Bey’in vefatının 40. yılında ilahiyat fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Muammer Cengiz’in yoğun gayretleri neticesinde hocamıza ve Erzurum’a yakışır güzellikte bir ilmî çalışma olarak kayıtlara geçti.

Merhum hocamızla ilgili güzel çalışmalar ortaya çıkmaya devam ediyor. Bu çalışmalardan biri de Şubat 2016’da Dergâh Yayınları tarafından bizlere takdim edilen, Nurettin Bey’in liseden (İstanbul Erkek Lisesi) öğrencisi Muzaffer Civelek’in kaleme aldığı Kırk Yıl Sonra Dün Gibi Nurettin Topçu adlı eser. Muzaffer Civelek, liseden sonra Milliyetçiler Derneği ile Hareket dergisi çevrelerinde Topçu ile de teşrik-i mesaide bulunmuş bir isim.

Yazar, Nurettin Topçu’nun dertlerini, yalnız kalma pahasına da olsa savunduğu fikirlerini, tabiata olan bağlılığını güzel bir Türkçe ile anlatıyor. Hoca ile yaşadığı birçok hatıraya kitapta yer veriyor. İşte onlardan biri:

“Bir gün Sultanahmet’te Yerebatan Caddesi’nde bir otomobilin bir çocuğa çarptığına şahit olduk. Nurettin Bey’in polise koştuğunu, ona “otomobil çok hızlı gidiyordu, beni şahit yazabilirsiniz” dediğini hatırlıyorum.” (s. 28)

Mesuliyet duygusu hocadan talebeye böyle küçük anılarla intikal ediyor.

Topçu’nun her şeyden önce bir muallim ve ahlâk insanı olduğunu söylemiştik. Kitapta onun ahlâkî konulardaki hassasiyeti de birçok yerde karşımız çıkıyor. Filesini, çantasını kimseye taşıtmaması, habersiz ziyaretten pek hoşlanmaması, randevu vaktine sadakatsizliği sevmeyişi, çat-kapı ziyaretleri bir zaman israfı olarak görmesi hep bu hassasiyetin bir yansıması idi. Muallim olarak merhum hocamıza baktığımızda ise onun ömrü boyunca sadece bir dersin öğretmeni olduğunu yazardan öğreniyoruz: Ahlâk Dersi. Son günlerinde bile bu ahlâk dersine devam eden Nurettin Topçu, vefat etmeden birkaç gün önce talebelerine “Dışarıda hava nasıl?” diye sormuş, kendisine “sıcak ve bunaltıcı” cevabı verilince şöyle demişti:
“Her günü bayram gibi geçiriniz.” (s. 34)

“Hiçbir zaman onu muallim hüviyeti dışında görmedim.” diyor yazar. Ahlâk dersinin ilk durağı hocalık vazifesi idi. Bu vazife herhangi bir yerle mahdut değil, her yerde telkin, tedavi ve ümitle doluydu. Peygamber mesleği olduğu için çile ve sıkıntılara da katlanmak gerekiyordu. Doçent olduğu halde görüşleri ve savunduğu değerlerden dolayı üniversiteye alınmayan Topçu hocalığa küsmemiş, öğrenme ve öğretme aşkını yazarın ifadesiyle bir ömür boyu havari gibi sürdürmüştü.

Merhum Topçu’nun sanayileşmeye, teknoloji ile gelen değişime, özellikle kapitalizme ciddi itirazları olmuştu. Ona göre bu modern makine medeniyeti insanı kendisine ve tabiata karşı yabancılaştırmış, bir tür esir almıştı. Yaşadığımız bazı menfi olaylar onun bu itirazlarını daha önemli hale getiriyor. Bu konuda da Topçu’ya kulak vermek gerekiyor. Civelek, hocasının teknik ve modern dünya sistemi ile ilgili görüşlerini şu şekilde açıyor:

“Nurettin Topçu, tekniğin kendisini değil asıl fail olan insan ihtiraslarını kötücül buluyor, gelecek insanlık adına bundan çok ürküyor, çok korkuyordu. Bugün anlaşılmıştır ki teknoloji dininin faydacı hedefleri vardır, insanlığa hizmetleri inkâr edilmez ancak hayatımızdaki iyi değişiklikleri yönetecek gayeden tabiatı gereği mahrumdur. Övgülerimizi, minnettarlığımızı eksik etmediğimiz, üstünde titrediğimiz teknolojik gelişmelerin ne yazık ki insanlığa saadet sunacak bir gayesi yoktur çünkü onu sürükleyen ve finanse eden, pazarlayan zihinler bundan uzak saiklerle çalışıyor, her proje kendi başarısına odaklanmış bulunuyor.” (s. 110)

Nurettin Bey’in teknoloji ile ilgili kaygıları hâlâ bugün güncelliğini ve haklılığını korumakta. Hızlıca gelişen/değişen/büyüyen hayatın, yavaşça ruhen ve madden ölen insanlarıyla dolu sokaklar. Bu itirazı biraz daha yüksek sesle söylemek gerekiyor.

Kitapta hocasının Batı ile ilgili düşüncelerine yer veriyor Civelek. Topçu’nun tepeden inmeci, geçmişi-geleneği inkâr üzerine bina edilen Batıcılığı eleştirdiğini şu cümlelerle ifade ediyor: “Bu tür Batılılaşma hareketine şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bütün kuvvet ve sefaletleriyle Batı’yı tanımamızı istemiştir. Fakat tanımakla teslim olmak farklı şeylerdir. Tanıyan insan zenginleşir, kör bir teslimiyette ise aksine fakirleşme vardır.” (s. 51)

Kitapta ayrıca Nurettin Topçu’nun İslâmî duyarlılığı yüksek milliyetçilik anlayışına, odasında asılı duran Hitler fotoğrafına, Taşralı kitabındaki hikâyeleri ile Reha adını taşıyan romanına da yakın bir pencereden bakılıyor.

Yazar, hocasının kendi şahsına münhasır özelliklerini kırk yıl sonra sanki dünmüş gibi canlı bir üslupla anlatırken satır aralarında eserin niçin kaleme alındığını da açıklıyor. Kitaptaki yazıların en başta genç nesiller olmak üzere ait olduğu topluma bir ömür boyunca insânî ve Rabbânî değerleri hatırlatan bir millet muallimine, sanatkâr bir felsefe üstadına, numayişsiz bir tasavvuf ehline, millî bir karakter abidesine şahitliğini ölümünden kırk yıl sonra bir kez daha bildirmek üzere kaleme alındığını ifade ediyor.

Muzaffer Civelek, vefatının 40. yılında hocasını hem anlatıyor hem de hayırla yâd ediyor. Kırk Yıl Sonra Dün Gibi Nurettin Topçu adlı eser, hayırla yâd edilmek isteyen tüm muallimlere hitap ediyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz