Eğitim sisteminden iktisadi kurumlara, siyasetten, hukuk ve edebiyattan, sinema, tiyatro vb. sanatın bütün dallarına, kılık kıyafetten, modaya, adet ve geleneklere kadar Batı kültürüne ait unsurların fert ve toplum hayatımızın tamamını kurumsallaşarak kuşattığı günümüzde kültür emperyalizmi üzerinde büyük bir ehemmiyetle, mütemadiyen durulması zaruridir.

Maalesef, günümüzde artık Siyonist-Hristiyan batı kültürüne ait değerler Müslüman toplumlar tarafından sorgulanmadan o kadar taklit edilir olmuş ki, membaı Kur’an ve Sünnet olan Milli kültürümüze ait neredeyse pek bir şey kalmamış. Batıla benzeyiş kontrol edilemez vaziyete gelmiş ve Ebû Said el-Hudri (r.a)’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifteki durum sanki gerçekleşmiştir. Efendimiz (S.A.V); “Sizler karış karış, adım adım sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Hatta onlar insanın giremeyeceği küçük bir kertenkele deliğine girecek olsalar siz de onları takip edeceksiniz.” buyurdu. Bunun üzerine sahabiler; Yâ rasûlallah (bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?” diye sordular. Bunun üzerine “Ya başka kimler olacaktı buyurdu. (Buhari-Müslim)

Kültür emperyalizmi ve misyonerliğin ortak ve öncelikli gayesi toplumda genel kabul görmüş dinî, ahlaki, gelenek ve kültürel değer hükümlerinden uzaklaştırarak sosyal-toplumsal sapmayı gerçekleştirmektir. Bu sapmanın neticesinde meydana gelen dış benzerlik bazen kalbi sevgiye, bazen de kalbi sevgi dış benzerliğe götürür. Bu da zamanla batılı özümsemeye ve maazallah ruhi sevgiye dönüşür.

İnsanın başkasını örnek alması ve ondaki davranışları önceleri taklitle başlayıp zamanla kendi davranışları haline dönüştürüp özümseyebilmesi fıtri bir kabiliyettir. Ancak insan bu taklit kabiliyetini Kur’an ve Sünnet çizgisinde doğru ve yerinde kullanmadığı takdirde bütün şerefini, kişiliğini, kimliğini ve kıymetini kaybetmekle karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır.

İnsanın başkasını örnek alması ve ondaki davranışları önceleri taklitle başlayıp zamanla kendi davranışları haline dönüştürüp özümseyebilmesi fıtri bir kabiliyettir. Ancak insan bu taklit kabiliyetini Kur’an ve Sünnet çizgisinde doğru ve yerinde kullanmadığı takdirde bütün şerefini, kişiliğini, kimliğini ve kıymetini kaybetmekle karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Zira Taklitçilik mükemmel taklit edildiği zaman, güzel ve faydalı bir davranış olur. Aksi halde bu maymunlaşma, hatta daha da alçalma olur. Bilindiği üzere hayvanlar içerisinde en taklitçi olanı şüphesiz ki maymunlardır. Maymunlar akılsız ve bilinçsiz varlıklar olmalarına rağmen kendilerinden ve tüm yaratılmışlardan daha üstün ve mükemmel bir varlık olan insanı taklit ederler. Bu bağlamda Müslüman; sahip olduğu akıl ve irade gibi insanı “eşref-i mahlûk” yapan meziyetlerin kıymetini bilip şuurlu hareket etmelidir. Yüce Hâlikımızın bize taklit edilmeye layık yegâne, kusursuz ve en mükemmel model olarak gönderdiği sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)’in ahlak ve yaşantısını örnek almalı, şairin dediği gibi;

Bana rehber olamaz kozmopolit maymunlar,
Âlemin serveri peygamber-i zî-şânım var.

diyebilmelidir.

Yaşantımız, ahlakımız, inancımız hayata bakışımızla velhasıl her yönümüzle önderimiz, rehberimiz, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’ya benzedikçe mükemmeliyete doğru gelişir, kâmil insan olabiliriz, benzemedikçe de değerlerimizi kişiliğimizi ve kimliğimizi kaybeder, Allah muhafaza iman ve insanlıktan uzaklaşırız. Zaten İnsan-ı Kâmil olamadan adam olabilmek ne mümkün!

Bu meseleye dair tüm ayet ve hadisleri nakletmemiz mümkün olmadığından maksadımızı ifadeye kifayet edecek kadarını aktarmak istiyorum.

Gayri Müslimlerin Bayramları, Önemli Günleri Ve Bunlarla Alakalı Etkinliklerine Muhalefet Etmeyi Emretmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V), Medine’ye geldiği zaman burada insanların yılda iki defa eğlendiğini görmüş, sebebini sorduğunda bu günlerin Câhiliye dönemine ait iki bayram (Nevruz ve Mihrican) olduğunu öğrenmiştir. Resûl-i Ekrem bunun üzerine Ensar’a, Allah Teâlâ’nın kendilerine onlara karşılık daha hayırlı iki gün verdiğini, bunların da Ramazan ve Kurban Bayramları olduğunu belirtmiştir.

Müslüman; sahip olduğu akıl ve irade gibi insanı “eşref-i mahlûk” yapan meziyetlerin kıymetini bilip şuurlu hareket etmelidir.

İbadetlerde Onlardan Daha Üstün Ve Daha Faziletli Olanı Yapmayı Tercih Ve Tavsiye Ederdi.

Muharrem ayının onuncu günü olan aşûrâ gününde Resûl-i Ekrem Efendimiz oruç tutardı. Medine’ye hicretinden sonra bu günde yine oruç tutmuş, Müslümanlara da tutmalarını emretmişti. Fakat bu günde Yahudilerin de oruç tuttuklarını görünce onlara muhalefet ederek muharremin sadece onunda değil dokuz, on ve onbirinci günlerinde de oruç tutulmasını tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra namaz vaktinin geldiğinin ne şekilde haber verileceğini ashabıyla (r.anhm). istişare ettiğinde bazıları çan çalınması, bazıları boru öttürülmesi, kimi ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli tekliflerde bulunulduysa da; çan Hristiyanların, boru Yahudilerin, ateş Mecusilerin âdetleri olduğu için Resûlullah tarafından kabul edilmedi. Ancak bu sırada ashaptan Abdullah b. Zeyd b. Sa’lebe’ye rüyada ezan öğretilmiş, Abdullah da ertesi gün Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermişti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Bilâl’e ezan okumasını emretti.

Geçmişteki Cahiliye Kültürüne Ait İslam’ın Özüne Ve Ruhuna Aykırı Gelenekleri Zemmetmiş Ve Terk Edilmesini Emretmiştir.

“İnsanlar arasında iki âdet vardır ki bunlar küfür dönemi âdetidir: Nesebe sövmek, ölüye yüksek sesle ağlamak.”
“Hiçbiriniz kesinlikle sol eliyle yiyip içmesin. Zira şeytan soluyla yer, soluyla içer.” buyurmuştur.

Günümüzde şeytanın çağdaş temsilcileri olan emperyalistlerin evrensel bazda yeme-içme âdâbı olarak özellikle sol el ile yiyip içmeyi propaganda ettikleri ve hatta  yemek servislerini ona göre düzenlettiklerini ve bunda ısrarlı olduklarını görüyoruz. Bu özel gayretleri görünce Resûl-i Ekrem Efendimizin asırlar öncesinden yaptığı ikaz ve verdiği haberin ne kadar yerinde ve anlamlı olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Kılık Ve Kıyafette, -Herkes Yapıyor Olsa Dahi- Kâfirlerin Modasını Terk Edip Müslümanın Kendine Uygun Olan Tarzını Geliştirip Benimsemesini Emretmiştir.

İbni Ömer (r.a).  şöyle dedi: Resûlullah (S.A.V)  bir gün saçının bir kısmı tıraş edilmiş bir kısmı bırakılmış bir  çocuk gördü, aile fertlerini böyle yapmaktan menedip şöyle buyurdu: “Ya hep tıraş edin ya hep bırakın!”

“Canım, ne var bunda mesele tıraş olmak değil mi?”  deyip işi basite almanın  mümkün olmadığı, Müslümanların kendilerine uygun tarzı geliştirip benimsemesi gerektiği Efendimizin  bu tavsiye ve davranışlarından çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Günümüzün sinema, televizyon yıldızları gibi olmaya özenen, yakışsın yakışmasın moda diye sunulan kılık-kıyafete bürünen, kişilik ve kimlik kaybına uğramış Müslüman nesillerin halleri, bu noktadaki Peygamber hassasiyetinin  ne kadar yerinde ve asırlar boyu geçerli olduğunun apaçık delilleridir.

© Milli Şuur

Bilhassa gençlerimizin bu konuda şu ayeti celileleri altın harflerle bir levhaya yazdırıp her gün karşısında görebileceği bir yere asıp okuması ve tefekkür etmesi gerektiği kanaatindeyim. “Öyleyse, Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkâr veya nankör olana uyma ve sabah, akşam Rabbinin adını zikret. Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin de uzun uzadıya O’nu tesbih et. Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olanı (dünyayı) sevmektedirler. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakmaktadırlar.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Çünkü onlar (inancı ve yaşantısı) bozuk kimselerdir.”
“Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.”

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizi döndürüp kâfir yaparlar.”

“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız, sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye (kendi şirk ve inkârcılıklarına) çevirirler. O zaman büsbütün kaybedersiniz.”

“Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş yalnız O’nadır.”

Abdullah İbni Amr İbni Âs (r.a) şöyle dedi: Peygamber (S.A.V) benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü ve: “Bunu sana annen mi emretti?” buyurdu. Ben: Onları yıkarım, dedim. “Şüphesiz ki bunlar kâfirlerin giysilerindendir. Sen onları giyme Hattâ onları yak.” diye emretti.

Herkesin kılığına, kıyafetine, saçına başına, gönlüne, fikrine sahip çıkması zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Çağdaşlaşma, medenileşme masalları bu kimlik ve kişilik yozlaşmasını  kabul edilebilir kılmaya kesinlikle yetmez.

Hz. Âişe (r.anh)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (S.A.V) şöyle buyurdu: “Dinimizde olmayan bir iş yapanın bu yaptığı reddedilmiştir.”
“Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır.” 
“Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kısaltın, sakalları uzatın.”
Selamlaşmada Yahudi Ve Hıristiyanlara Benzemeyi Nehyetmiştir.
“Bizden başkasına benzemek isteyenler bizden değildir. Bu sebeple Yahûdilere ve Hıristiyanlara benzemeyiniz. Yahûdilerin selâmı parmaklarla işarettir. Hıristiyanların selâmı ise avuç içleri ile işarettir.”

Resmi bir toplantıda Sünnet-i Seniyye ile sorunlu ilahiyatçı bir arkadaş; “Böyle hadis mi olur arkadaş? Peygamberin işi yok ta insanların kılığıyla kıyafetiyle, saçıyla başıyla mı uğraşmış” demez mi? O’na; “Bunu bu kadar basite almayıp; Allah Resûlünün bize sunduğu Kültür emperyalizmine karşı direnişin ilke ve prensipleri olarak görmemiz gerekmez mi?” deyince hak vermek zorunda kalmıştı.

Sonuç olarak Rabbimizin bizleri adam etmekle görevli kıldığı sevgili elçisi Efendimiz (S.A.V)’in mevzumuzla ilgili hadisi şeriflerine ve Yüce Rabbimizin âyetlerine baktığımızda kültürel kimlik ve kişiliğin, başka kültür  odaklarından farklı olmayı gerektirdiğini, başkalarına benzememek suretiyle yeni bir kimlik ve toplum inşa edilebileceğini öğrettiğini görmekteyiz. Sünneti yaşamak işte budur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz