Bizler, “Önce ahlak ve maneviyat” diyen bir ekolün temsilcileriyiz. Bizlere göre hayata anlam veren ruh; ahlak ve maneviyattır. Biz Milli Görüşçü eğitimciler olarak, erdemli bir toplumu oluşturmak için sorumluluğumuz sadece doğru eğitim vermek değil, aynı zamanda doğru eğitim için çözümler üretebilmektir.

Her toplumda fertlerin temel istekleri genelde ortaktır: dürüstlük, adalet, saygı, güzel ahlak, hak yememek, yalan söylememek vs. bütün bunlar doğru beklentilerdir. Fakat bu güzel beklentiler neden ütopya olarak kalır ve gerçekleşmez?

Toplumun haklı beklentisi olan bu örnek davranışlara nasıl ulaşılabilir? Bir toplumdaki bozulma ve düzelmelerde en önemli etken hiç şüphesiz eğitimdir. Öyleyse bir toplumu ıslah etmek için eğitim üzerinde düşünmek gerekir.

Yeni bir deprem yaşadık ve her depremden sonra aynı görüş paylaşılır oldu: “Bizi deprem değil, daha çok kazanma hırsı öldürdü.” Peki, bunun çaresi yok mudur? Elbette her derdin bir devası vardır. Önemli olan onu “doğru adreste” aramaktır.

Hak gaspı, mafya yoluyla yargısız infaz, hırsızlık, iftira, cinayet, taciz, rüşvet, fesat, yalan, yalan şahitlik vs. bütün bu davranışlar her din ve kültürde çirkin görülen “zalim” davranışlardır. Peki, insanlarımız neden zalimleştiler?

Merhametli bir medeniyetin temsilcileri olan biz Müslümanlar zamanla neden bu kadar zalimleştik? Hangi hataların bedelini ödüyoruz. İşte sorgulamamız ve çözüm aramamız gereken mesele budur. İnsanın fıtratında iyi duygular kadar etken olan, kötü eğilimler de vardır. Ona verilen eğitim ve fırsatlar bunu ortaya çıkartır.

Sanayi ve teknoloji yarışında geride kaldığımızı fark ettiğimiz 19. asırla beraber aradaki farkı kapatması için “hazır çözümler” arayan zamanın devlet yöneticileri, Avrupa ülkelerine öğrenci göndermeye başlamışlardır. Bu öğrenciler dönüşlerinde sadece teknoloji değil, beraberlerinde batı medeniyetinin hastalıklarını da getirirler. Özellikle Fransız Devriminden sonra batı dünyasını esareti altına alan seküler anlayış, bizim öğrencileri de derinden etkilemiş, “güçlü olan taklit edilir” esasına göre gençlerimizi taklide yöneltmiştir.

Son iki asırda Anadolu’da devletler, iktidarlar değişse de değişmeyen temel felsefe batılılaşmadır. Batılılaşma denen fikriyatın temelinde ise maneviyattan uzaklaşan materyalizm vardır. Sadece devletin sistemi değil, eğitimin de sistemi materyalistleşmiştir. Artık bütün referans materyalist batı kültüründe aranırolmuştur.

“Sözlükte materyalizm (Fr. materialisme) “maddecilik” (özdekçilik) anlamına gelmekte olup Latince materia(madde) kelimesinden türemiştir. Var olan her şeyin maddeden ibaret olduğunu, maddeden bağımsız fizik ötesi bir alanın (metafizik) bulunmadığını; bilinç, duygu, düşünce vb. unsurların maddeden kaynaklandığını; olup biten her şeyin sadece maddî sebeplerle açıklanabileceğini, sonuç olarak tabiatüstü bir gücün mevcut olmadığını ileri süren, özünde tanrı tanımaz (ateist, mülhid) doktrinler bütününe verilen addır. Materyalist de bu inanca sahip kişidir.” (Türkiye Diyanet Ans.28/137)

Eğitimdeki temel yanlışımız insanlarımızı yetiştirme yöntemimizdir. Matematiğin değişmez temel kuralı “yanlış formülle doğru sonuca ulaşılmaz.” Bir toplumu oluşturan bireylerin yanlışlıkları, o toplumun eğitim felsefesinin yanlışlıklarının sonucudur. Yani sonuç yanlış ise sonuca götüren formül de yanlıştır.

Maneviyattan uzak, maddiyatçı “materyalist” eğitim anlayışıyla erdemli bir fert ve toplum bugüne kadar yetişmedi, bunda sonra da asla yetişmez. Çünkü materyalizmin temel amacı çıkarcı, menfaatçi bir toplum oluşturmaktır. Yaptığı her davranışın sonunda menfaat bekleyen bir fertten elbette erdemli bir hareket çıkmaz. Böyle tanrı, kutsal ve maneviyat tanımayan eğitim anlayışından ne beklenir ki?

Materyalizmin gayri meşru çocukları olan kapitalizm, sosyalizm ve faşizm “çıkarcı” birer pragmatist yetiştirmekten ileriye gidememiştir. Menfaati temellerine koydukları için öncelikleri hep çıkar ve çatışma olmuş, maneviyatı ve ahlakı daima ikinci plana almışlardır.

Bizim eğitim anlayışımızın batıya bağlılığı, tıpkı örümcek ağına takılmış sinek gibi kurtulmaya çalıştıkça daha da çıkmaz hale gelmektedir. Her başarısızlığa uğradığımızda çözümü yine aynı yanlış mercilerde ve yanlış yöntemlerde aradığımız için bir türlü “doğru” olanı bulamıyoruz.

Bundan dolayı gün geçtikçe daha da materyalizm bataklığında boğulur hale geldik.
Oysa bizim eğitim felsefemiz “milli” olmalıydı. Tabelasıyla değil, ruhuyla milli olmalıydı. Elbette eğitimin materyalist olmadığını “milli” olduğunu iddia edenler olabilir. Fakat bu sadece kuru bir iddiadır. Çünkü eğitim anlayışımızı “batı standartlarına” ulaştırmak için çıkan yasalar, yönetmelikler ortada. Milli kavramı, Arapça bir kavram olup kavim anlamına değil, inanç ve kültür anlamına gelmektedir. Ruhu boş, göstermelik tabela ve yönetmeliklerle eğitimin düzeltileceğine inananlar, artık yanıldıklarını kabullenmelidirler.

Bir toplumu değiştirmenin yolu; o toplumu inşa eden eğitimin ruhunu, yani felsefesini değiştirmektir. Bunun için eğitimin temelinden maddeciliği kaldırıp, manayı esas alan ruhu yerleştirmek gerekir. Bu amaçla yetiştirilecek yeni nesle:helal ve haram, Allah korkusu, Allah rızası, merhamet, iyi, diğerkâm ve kanaat gibi kavramları öğretmek gerekir.

Bu kavramlardaki ruh, bir topluma huzuru ve mutluluğu veren ruhtur. İdeal bir toplum olan erdemli topluma ancak ve ancak bu ruhla ulaşılabilir. Bunun için de maddiyat anlayışı terkedilip, “mana” öncelenmelidir. Mana, materyalizmin tersine ilahi duygu ve düşüncelerin zihne hâkimiyetidir.

Erdemli bir topumu hedefleyen maneviyat eğitiminin ekonomisi “helal kazanç” kavramıyla, “Helal olan dördün, haram olan beşten daima büyük olduğunun” zihinlere yerleştirilmesiyle başlamalıdır. Helal kazanç anlayışını kavramayan insan, haklı haksız demeden sadece kazanmayı hedefler. Bu hırsla her türlü ihanet ve sahtekârlığı bir “kazanç” olarak görür. Hep almayı, “kazan kazan” anlayışını hayat felsefesi yapan bir nesle “diğerkâmlığı” belletemediğimiz gibi, Allah rızası için vermeyi de öğretemeyiz.

En öncelikli beklentimiz olan ve bir türlü ulaşamadığımız “adalet” ancak Allah korkusuyla sağlanabilir. Hz Ömer’i “faruk” yapan anlayış sadece ve sadece Allah korkusuydu. Merhum üstad Mehmet Akif’in lisanıyla ifade edecek olursak:

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdan’ın…
Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.”

Kanaatin tembellik olmadığını öğretemediğimiz nesil, kazanma hırsıyla nice felaketlerin müsebbibi olabilir.

Başarının yerine “iyi” sıfatını öncelemeden erdemli topluma ulaşılmaz. Bir toplumu ayağa kaldıracak olanlar “iyi” insanlardır: İyi evlat, iyi eş, iyi ebeveyn, iyi komşu, iyi tüccar, iyi usta, iyi müşteri, iyi amir, iyi memur, iyi patron, iyi işçi, iyi yönetici, iyi alim vs.

Öncelikler değişmeden, sonuçlarda değişmez. Eğitimin temelinden maddeyi kaldırıp, manayı koyabilirsek; çıkarcı nesillerden, diğerkâm nesillere de geçebiliriz. İşte o zaman arzulanan erdemli topluma ulaşabiliriz.

Bütün bu amaçla korkmadan, çekinmeden insanların hayatlarından “düalizmi” kaldırmak gerekir. Yani inançla eylem bir birinden ayrılmamalıdır. Her an Allah’ın murakabesinde (kontrolünde) olduğunu hisseden bireyler yetiştirmeliyiz. Toplumun ıslahı bununla mümkündür.
Mana eğitimi, insanın yaratılış amacına uygun olarak verilen eğitimdir. Ahlakı, erdemi, doğruluğu ve iyiyi esas alan bir eğitim…

İnsanların hayata bakışı yani paradigmalarına en güzel örnek, Halife Sultan Abdülhamid ile bir İngiliz bilim insanın bakışıdır. Dönemin sultanı Abdülhamid, Beykoz fabrikasının durumuyla ilgili istediği raporda İngiliz yetkili şöyle yazar: “Bu fabrika zarar edecek, işçileri on altı saat bile çalıştırmak yetmez, çocuk işçi çalıştırmak lazım.” Halife Abdülhamid bu raporun kenarına şu tarihi notu düşer: “Bu fani dünya için âdemoğluna bu kadar eziyete lüzum yoktur.” Paradigma yani bakış farkı. Bizim toplumda büyük zenginlerin çıkmamasının nedeni tembelliğimiz değil, işte bu anlayıştır. Maddiyat değil, maneviyat önceliği.

Bizler dünya görüşü olarak Milli Görüşçüyüz. Hayata bakışımız elbet materyalist görüşlerden farklı olacaktır. Milli Görüş, ne sağcılıktır ne solculuk ne muhafazakârlıktırne de kavmiyetçilik; o sadece maneviyatçılıktır. Hak ve adaleti önceleyen ve hayatın merkezine manayı koyarak iki cihan saadetini hedefleyen bir görüştür. Dünya görüşümüzün farklı olduğu gibi çözümlerimiz de elbette materyalistlerden farklı olacaktır.

Allah, biz insanları halifetullah (Allah’ın halifesi) olarak yaratmıştır (Bakara/30). Bu görev, genelde bütün insanları kapsamış olsa da özelde onun kulluğunu kabul eden biz Müslümanların görevidir. Halifetullah olmanın temel vazifesi: dünyayı imar ve ıslah görevidir. Bu önemli görevi yerine getirmek, bizler için birer kulluk vazifesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz