Ana Sayfa Milli Şuur 45. Sayı MillÎ Eğitimde Liyakat ve MillÎ Denetim

MillÎ Eğitimde Liyakat ve MillÎ Denetim

Kamu kaynaklarının amaçsız ve hor kullanılma ihtimali bile, devlet idarecileri açısından dünya ve ahiret hayatını yıkmak olarak değerlendirilmelidir. Hz. Ömer’in geceleri çalışırken iki ayrı mum kullanması hepimizin malumudur. O, devlet işlerinde, Beyt’ül-Mal’a ait bir mumu kullanır; kendi işleri ile ilgileneceği zaman, o mumu söndürüp kendi parasıyla aldığı mumu yakardı.

95
0

İnsan, Allah’ın eşref-ü mahlûkat olarak yarattığı arzdaki halifesidir. Bu âlemin idaresi hususunda kendisine bir emanet yüklenmiştir. Bu sebeple insan, kendi bedeni üzerindeki, ailesi hakkındaki, kendi toplumu içinde veya kendi toplumu adına, kâinat dediğimiz tabiat ve doğaya karşı, her karar ve hareketinde kendisine emanet olarak verilmiş bir vazife şuuru ile hareket etmelidir. Bu emanet ve vazife şuuru, İslam’da adalet ve ahlakı esas alan davranış bilincinin temelinde yer alır.

Beyt’ül Mal’in, kamu bütçesinin korunarak, tahsis gerekçelerine göre asli amaçları doğrultusunda kullanılması toplumsal nizamın tesisinde başta gelen en önemli husustur. Kamu kaynaklarının amaçsız ve hor kullanılma ihtimali bile, devlet idarecileri açısından dünya ve ahiret hayatını yıkmak olarak değerlendirilmelidir. Hz. Ömer’in geceleri çalışırken iki ayrı mum kullanması hepimizin malumudur. O, devlet işlerinde, Beyt’ül-Mal’a ait bir mumu kullanır; kendi işleri ile ilgileneceği zaman, o mumu söndürüp kendi parasıyla aldığı mumu yakardı. Böylece kendisine emanet edilmiş olan millete ait bir hakkı, şahsi işlerinde kullanmazdı. Yine, Hz. Ali’nin devlet yöneticisi iken, ağabeyi Hz. Akil, borçlarından dolayı kendisinden yardım ister. Hz. Ali, parası olmadığı için yardım edemez. Ağabeyi Akil, kamu bütçesinden borç vermesini ister. Hz. Ali, bu talep karşısında ağabeyine ocakta yanan ateşi gösterir; “Elini o ateşe sok, dayanabilirsen Beyt’ül Mal’a uzat. Ancak cehennemin ateşi çok daha şiddetlidir.” diyerek cevap verir. Medeniyetimizin inşa ve ihyasında, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” kaidesi bu minvalde daha anlamlı hale gelecektir. Bu açıklamalar doğrultusunda, Milli Eğitimimiz açısından, kamunun ve toplumun bütün fertlerini neden, “Önce Ahlâk ve Maneviyat” ilkesi ile yetiştirmemiz gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.

Liyakat
Emanetin ehline verilmesi, Kur’ani ve nebevi bir ilkedir. Kamu görevleri açısından ehliyet; adalet, ahlak, vazife bilinci ve liyakat gerektirir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 3. Maddesinin, C bendinde, “Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkânlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır” olarak tanımlamakta ve kamu personeli rejiminde liyakati esas almaktadır. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 43. Maddesinde öğretmenlik mesleğini, “– Öğretmenlik, Devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir”olarak tanımlanarak mesleki yeterlilik açısından liyakate sahip olunması gerektiğini ortaya koymaktadır.

İmam Mevsili’nin Hanefi Fıkhı’na dair El İhtiyar adlı eserinde, “Edeb’ül Kadâ” (Hükmedenin Edebi) adlı bir bölüm ele almıştır. Bu bölümde hakim olarak atanacak kişinin, bu vazifeye liyakati açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiği anlatılmaktadır. Ancak burada anlatılan ilkeler, tüm kamu görevleri için de genel geçer bir durumdur. İmam Mevsili’ye göre, “Eğer vazifeyi yüklenmeye ehil başka kimseler de mevcut ise, onların içlerinde, ilimde rusuhiyet, salahat ve kuvvette mertebece en ileride olan kimse için vazifeyi yüklenmek müstehaptır. Ehil kişiler, birbirlerine denk ise, vazifeyi kabul edip etmemekte muhayyerdirler” der. Hz. Ömer’in; valilik için atayacağı kişinin çocukları sevmediğini, hatta kendi çocuklarını bile kucağına almadığını öğrendiği vakit, onu vali olarak atamaktan vaz geçtiğini biliyoruz. Demek ki kamu görevlilerinde aranan bir meziyet de, halka karşı sevgi ve merhamet sahibi olmaktır.

İşi çocukların ve gençlerin eğitimi ile ilgili olan maarif müfettişleri, eğitim yöneticileri, öğretmenler, hizmetliler, servis şoförleri, aşçılar vb. birçok meslek mensubunda aranması gereken en önemli özellik “çocuğu ve genci sevmek” olmalıdır. Böylece insanlara, hayvanlara ve tüm canlı ve cansız varlıklara karşı “Yaratılanı, yaratandan ötürü sevme” anlayışına sahip olunur. Özel eğitimde sloganlaşan bir söz vardır “Sevgi her engeli aşar” diye. Eğitimde yaşadığımız sorunları aşabilmek için milli eğitim çalışanları ve muhatapları arasında sevgiyi yaymamız elzemdir. Sevginin kaynağı ise, iyiliği emretmek-kötülükten uzaklaştırmaktır. Milli ve manevi değerlere bağlı bireyler yetiştiren bir eğitim anlayışı, Allah’ı tanımamızı ve bizi her an gördüğünü ve gözettiğini bilmemizi sağlayacağı için, yapacağımız bütün işlerde doğruyu-yanlıştan, iyiyi-kötüden ve en önemlisi de Hakkı-Batıldan ayırma hissiyatı ve becerisi kazandıracaktır. Milli Eğitimde, Milli Denetimi bu inanış üzerine inşa etmeyi başardığımız gün imtihanı da kazandığımız gün olacaktır. Toplumsal güven, kamusal güven bu yolla sağlanabilir.

Yönetim bilimi açısından planlama, uygulama, kontrol etme ve önlem alma süreçlerini, insanın nefsi arzularını tatmin etme aracı olmaktan çıkarıp ilkesel olarak uygulayabildiğimiz ölçüde, eğitimde yaşadığımız sorunları çözme iradesi gösterebiliriz. Planlılık ve Bilimsellik eğitim sistemimizin temel ilkelerindendir. Ancak birçok değişken deneysel açıdan bu süreçleri uygulamamızı etkilemektedir. PUKÖ (Planlama, Uygulama, Kontrol Etme, Önlem Alma) döngüsü olarak tanımlanan yönetim süreçlerini denetim açısından değerlendirdiğimizde, kontrol etme ve önlem alma aşamalarını genel olarak içine aldığını söyleyebiliriz.

Eğitim çalışanlarına güven duymak, eğitim yöneticilerinin genel yaklaşımı olmalıdır. Ancak, yapılan vazifenin ehemmiyeti açısından kontrol etme bu güvene mani olacak bir durum değildir. Denetim, denetlenenler açısından ne kadar sevimsiz bir durum olsa da, işinin ehli olma gayretinde olan ve mesleğine yukarıda saydığımız gerekçelerle gönülden bağlı ve bu anlamda heyecanını her an diri tutma gayretinde olan öğretmen ve yöneticiler için istenen bir durum olmalıdır. Ancak denetim sistemimizin tarihsel oluşumu açısından değerlendirdiğimizde, geçmiş dönemlerde denetime biçilen rol, eğitim çalışanlarında ve paydaşlarında böyle bir algının gelişimine mani olmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığının son yıllarda denetim sisteminde yapmış olduğu değişiklikler, yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açacak niteliktedir. Daha önce merkezde ve taşrada ayrı ayrı örgütlenmiş bulunan denetim sistemi birleştirilmişti. Ancak bu birleşme merkezde olması gerekirken, taşrada gerçekleşti. Kısa sürede ortaya çıkan yapısal sorunlar sistemin merkezde birleştirilmesi gerektiği hususundaki kanaati güçlendirdi. Milli Eğitim Bakanlığı denetim sistemi bu kez son yapılan değişiklikle merkezi bir sisteme kavuşturuldu.

Milli Denetim Sistemi
Devletin kaynaklarını ve bekasını emanet edeceğimiz nesillerin yetiştirilmesinde sorumluluk Milli Eğitim Bakanlığımıza aittir. Kamu kaynaklarından en çok pay Milli Eğitim Bakanlığına tahsis edilmekte ve kullanılmaktadır. Bu kaynakların doğru ve hakkaniyet çerçevesinde kullanılıp kullanılmadığı, eğitimin çıktıları ile değerlendirildiğinde tartışmalara sebep olmaktadır. Daha iyiye, daha güzele ve en doğrusuna ulaşabilmek için bu tartışmaların olması elzemdir ve sürekli olarak bu sorgulamaların yapılması gerekir. Eğitim Yönetimi, Eğitim Ekonomisi ve Eğitim Denetimi açısından, Milli Eğitim Sistemimiz için Milli Denetim Sistemimizi oluşturup sağlıklı bir şekilde işletmediğimiz sürece bu tartışmalar siyasal açıdan da yönetilemez hale gelecektir. Milli Eğitimde yapılan son değişiklikler ile denetim merkezileştirilmiştir. Ancak, öğrenci, öğretmen, veli ve eğitim faaliyeti yürüten kurumlarımızın sayısı açısından baktığımızda merkezde oluşturulan, Teftiş Kurulu Başkanlığında istihdam edilen 450 Bakanlık Maarif Müfettişinin denetim faaliyetlerini mevzuatında öngörülen 3 yıl içerisinde yapması niceliksel olarak mümkün değildir.

İllerde bırakılan 1500’ün üzerindeki Maarif Müfettişlerinin görev tanımından, yapılan son yasal düzenleme ile“soruşturma” görevi çıkarılmış olmasına rağmen, bu konudaki yeterlilikleri il mülki amirlerinin malumu olması sebebi ile il idaresi kanunu kapsamında “Muhakkik” olarak bu soruşturma görevini fiili olarak yapmaya devam etmektedirler. Hatta merkeze 450 maarif müfettişinin mülakat sınavı ile çekilmiş olması illerdeki inceleme/soruşturma yükünü daha da arttırmıştır. 450 Bakanlık Maarif Müfettişi atandıkları günden bu güne kadar, görev tanımlarında bulunan soruşturma görevlerinde şu ana kadar aktif olarak görevlendirilmemiştir. Bu durum illerde iş yükünün daha da artmasına neden olmaktadır.

Bu sebeple inceleme/soruşturma çalışmalarında okul idarecileri de yoğun olarak görevlendirilmeye başlanmıştır. Kurumsal birçok idari görevi bulunan okul idarecilerine yüklenen bu sorumluluk, çalışma barışını bozacak bir sürece doğru evrilmektedir. Resmi ve özel eğitim kurumlarının tamamı fiili olarak denetim dışı kalmıştır ve bu algı eğitim çalışanları arasında bu şekilde yayılmıştır. Denetimin kurum kültürü içerisindeki psikolojik etkisi ortadan kalktığı için, çalışanlar üzerinde atalete yol açacağı ve kurumlarda inceleme/soruşturma artışına yol açacağı düşünülmektedir. Eğitim çalışanlarında mevcut denetim yapısının,“sistemi denetim dışına çıkardığı düşüncesine itmesi”, verimli çalışmaya ket vuracak bir sonuç doğuracaktır. Bu durumun eğitim sistemine verdiği zararlar uzun vadede ortaya çıkacak ancak bu sebeplerle olup olmadığı konusu muamma bir vaziyet alacaktır.

Eğitim sistemimizde yapılan veya yapılması düşünülen her değişimin eğitim sosyolojisi açısından analizlerinin iyi yapılması gerekmektedir. Her değişim toplumda psikolojik çatışma alanı oluşturmakta ve eğitim sistemimize olan güven endeksi bu süreçlerden olumsuz etkilenmektedir. Sistemsel yaklaşım içerisinde yapısal değişim yavaş, işlevsel değişim niteliksel yönden sürekli yapılmalıdır. Eğitim yönetimi alanında yazılan bütün kaynaklar, eğitim denetiminin, idari işleyiş içerisinde bağımsız olması gerektiğine vurgu yapmaktadır. İnceleme, soruşturma, rehberlik, iş başında yetiştirme, teftiş ve denetim görevlerini yürütmesi gereken müfettişler içerisinde mesleki tükenmişlik yapılan nicel ve nitel gözlemlere göre yönetilemez duruma gelmiştir. Bu yüzden müfettişler, mesleklerinin işlevine olan inançlarını kaybetmiş durumdadırlar. İllerde bırakılan maarif müfettişleri ile ilgili yapılan kanuni düzenleme çerçevesinde çıkarılması gereken yönetmelik hala çıkarılamamıştır. Ancak birçok görevi fiili olarak yürütmeye devam etmektedirler. Nasıl mı? Denetim görevi yasa ile üzerlerinden alınan müfettişlere çok sayıda inceleme görevi verilerek, denetim idare tarafından bu yolla yapılmaya çalışılmaktadır. Rehberlik, teftiş ve denetim değişimin sürekli olduğu eğitim sistemimiz içerisinde bir gereklilik değil, zorunluluktur. Sürekli yapılması gerekir. Denetim sisteminin kadro ihtiyacı ivedilikle sağlanmalı ve illerde bırakılan ve eğitim sistemi içerisinde aldıkları eğitim ve deneyim ile kendisini yetiştirmiş bulunan maarif müfettişleri merkeze alınmalıdır.

Yaklaşık bir milyon çalışanı olan ve seksen milyonun tamamına hizmet veren eğitim sistemimizin rehberlik, teftiş ve denetim, iş başında yetiştirme, inceleme, soruşturma, ön inceleme görevlerini yürütmek üzere 3000-3500 müfettiş sisteme ivedilikle dahil edilerek; illerin nüfus yoğunluğu, kurum ve öğrenci sayıları dikkate alınarak bölgelere bölünmeli ve idarenin üzerindeki denetimsizlik baskısı ortadan kaldırmalıdır. Bu düzenlemeler ne kadar gecikirse birçok sorunu bulunan eğitim sistemi yeni yeni problemlerle karşı karşıya kalacaktır. 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığımız hain darbe girişimi bir neticedir. Bu hain girişim, özellikle eğitim sistemimiz içerisine Suret-i Hak’tan gözükerek giren habis urların kırk yılı aşkın bir sürede ürettiği psikolojik ve sosyolojik bir vakıadır. Bu ve benzeri olayların bir daha tekrar etmemesi için, Milli Eğitime, Milli Denetim vazgeçilemeyecek ve tehir edilemeyecek bir zorunluluktur.

15 Temmuz 2016 tarihinde dâhili hainler ve harici düşmanlar, eğitim sistemimizdeki açıklardan faydalanıp, legal kurumlarımızı kullanarak uzun yıllar devşirdikleri insan kaynakları ile hain bir darbe girişiminde bulunarak, ülkemizi parçalamak ve geleceğimizi karartmak istemişlerdir. Geçmişten bu güne yaşanan olaylar bu amaçlarından vazgeçmediklerini ve vazgeçmeyeceklerini göstermektedir. Ülkemiz siyasi, ekonomik ve eğitim alanında kuşatılmaya çalışılmaktadır. Bu açıdan baktığımızda da, dünyaya hak ve adalet temelli bir medeniyet sunma iddiasında ve gayretindeki irademiz açısından da, davamızın özünü, “Maarif Davamız” oluşturmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz