Tebliğimin konusu her ne kadar ‘‘Modern Toplum’’ diye başlasa da tüm değerlerin ve doğruların göreceli olduğu fikrinin hâkim olduğu postmodern bir çağ içindeyiz. Bu nedenle de ahlak eğitimi ya da ahlak temelli eğitim konusu hassaten önem arz etmektedir. Ancak konuyu açıklarken meşhur meselde olduğu gibi fili yalnız hortumundan yahut sadece kulağından tarif etmek yerine daha geniş perspektiften bakarak ve farklı disiplinlerin kavramlarından faydalanarak açıklamanın daha doğru olacağını düşünmekteyim. Zira eğitim, çok boyutluluk arz eden ve toplumdaki her hadiseden etkilenen özel bir alandır. Meseleyi incelerken dedüktif bir yöntem izleyerek toplumdan bireye doğru ahlak meselesini ele alacak, sebepler-sonuçlar muvacehesinde ahlak eğitiminin ‘niçin’ini ve ‘nasıl’ını tartışmaya çalışacağım.
Bunun için de ilk olarak c’in ‘‘Anomi’’ kavramından faydalanmak istiyorum. Anomi, kısaca toplumsal denge ve bütünleşmenin bozulduğu durumlarda ortaya çıkan bireysel davranışlardaki kuralsızlık ve normsuzluk durumudur. Toplumsal yaşamı düzenleyen eskiden gelen kurallar ve normlar vardır fakat gelinen yeni toplumsal aşamada bu kural ve normlar bireyler için yeterli ölçüde bağlayıcı, yön ve anlam verici değildir.
Bildiğiniz gibi Türk toplumu 1950-80 yılları arasında yoğun bir biçimde kırdan kente göç yaşadı. Bu göç, ideal kentleşmenin en somut örneklerinin görüldüğü Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi sanayi büyümesine paralel ve doğal dinamiklerle ilerleyen bir süreç değildi. O nedenledir ki kentlerimizde toplumsal örgütlenmenin yaygınlaşması, iş bölümü ile uzmanlığın artması ve kentli nüfusta şehirli davranış şekillerinin teşekkülü gibi şehirleşmeden dolayı gelişecek süreçlerin hiçbirisi yaşanamadı. Köylerde tarımsal teknoloji kullanımının şehirlerdeki sanayi büyümesinden daha önde gitmesi, kırsaldaki iş gücü fazlasını şehirlere doğru itti.
Yani Türkiye’de şehirleşme kentin çekiciliğinden çok kırsalın iticiliğinden kaynaklanmıştır. Kentteki hızlı nüfus artışı gecekondulaşmayı, kahvehaneyi, amele pazarlarını meydana getirerek ne köylü ne kentli olan yoğun bir kalabalık yaratmış, yani patolojik bir durum oluşturmuştur. 1980’lerden itibaren neo-liberal ekonomi, kendisine eklemlenen Türk halkına kendi kurumlarını ve hayat tarzını dayatmış, kültürel hedefler ve bu hedeflere ulaşmadaki araçlar bu yolla belirlenmiştir. Üretim araçlarının üst sınıflar elinde bulunması nedeniyle ayrıcalıksız halk tabakaları arasında hedefe varmanın normatif yolları dışında farklı metotlar aranmaya başlanmıştır. Bireyin topluma uyumunu güçleştiren ve geciktiren bu hızlı sosyal değişmeler biz duygusunu veren kolektif bilincin dağılmasına ve yeni bir ortak bilincin kurulamamasına sebep olmuş, böylece doğan ahlaki boşlukta toplum anomik davranışlar göstermeye teşne bir vaziyet almıştır.
Toplumla ve çevresindeki kişilerle sosyal bağı koparma, insanların toplumla ilişki kurmada yararlandığı ilkelere, kanunlara, kurallara uymama, kişisel çıkara uygun davranma bireylerde sık sık gözlenmeye başlamış; hâliyle toplumsallıktan ayrılıp bireyselliğe dönen kişi, toplum olarak yaşamanın normlarını (ilke, din, ahlak gibi değerleri) lüzumsuz bulup araçsallaştırmıştır. Kültürel normlar, değişen yaşam koşulları nedeniyle genç kuşaklar için aşırı anlamsızlaşmış, toplumsal baskının büyük olduğu durumlarda kendi içine çekilme veya baskının yumuşak olduğu durumlarda “aykırı davranışlar” yaygınlaşma eğilimi göstermiştir. İşte toplumsal yozlaşma ve ahlaki tefessüf diye isimlendirdiğimiz olguların başlangıcı da tam burasıdır.
Sanayi toplumu olmanın ve şehirleşmenin getirdiği ‘‘çekirdek aile’’ kavramı da bireysel ve kamusal ahlaka etki eden bir başka boyuttur. Geniş ailelerde olduğu gibi en az üç kuşağın bir arada bulunduğu kalabalık hanelerden yalnız ebeveynler ve çocukların bir arada yaşadığı çekirdek aileye geçiş de toplum üzerinde menfi yönde tesirlerde bulunmuştur. Toplumsal norm ve değerler, gelenekler ve görenekler ile dinî, kültürel öğeler dedelerden torunlara aktarılamaz olmuş ve jenerasyonlar arasında derin ve kapatılamaz boşluklar açılmıştır.
Necip Fazıl Kısakürek’in ‘‘Muhasebe’’ şiirinde tarif ettiği durum da işte bu boşluktur:
Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem!
Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,
Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları,
Alt kat: Kız kardeşimin (Tamtam) da çığlıkları.
Bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim;
Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim!
Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!
Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş…
İşte baştan beri özetlenen bu içtimai, ahlaki birtakım arızaların giderilmesinde başlangıç noktası yine evlerimiz ve ailelerimiz olacaktır, olmak zorundadır. Türk milleti olarak aile konusunda dünyadaki pek çok topluma göre iyi noktada olduğumuz bir gerçektir. Bu imkânı ve avantajı çok iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Zira toplumun yapıtaşı olarak her insan aileye doğmakta ve ebeveynin maharetli ellerinde doğru yönlendirilmeyi beklemektedir. Çocuğun doğduğu ailede ve eğitildiği sınıfta yaşanan değerler (konuşulan değil) ahlakı inşa eder. Bu nedenle ahlak nizamı da yine temelde aile üzerinden okulun ve çevrenin desteğiyle inşa edilecektir. Bu inşanın neden aileden başlaması gerektiğini izin verirseniz bizatihi “ahlak” kavramı üzerinden açmak isterim.
İslam filozofları ahlak tanımını nefsin güçlerini dünya ve ahiret mutluluğu için doğru şekilde yönetmek olarak ifade etmişlerdir. Bu meyanda ahlak aslında bir fiilî değil de ötekini bir nedene bağlı olarak tercih etmek demektir. Arapça kökenli “tercih” kelimesi iki veya daha çok şeyden birini diğerine üstün tutmak demektir. Yine Müslüman filozofların insani tercihle hayvani tercihi ayırmak için kullandıkları ‘‘ihtiyar’’ kelimesi de iyi anlamına gelen ‘‘hayır’’ kökünden gelir. Ve aynı şekildeiki veya daha çok şeyden birini diğerine nispetle daha iyi bulmak demektir. Bu nedenle de ahlakın temelde iradeye yani seçmeye dayalı olan ve fiillerin içerisindeki iyiyi bulmaya yönelik bir fazilet olduğunu söylerler. Bu da demektir ki ahlaklı olabilmek için hür olmak ilk şarttır. Çocukların ahlaki gelişimleri sosyal, psikolojik ve fiziksel gelişimlerinden ayrı olmayıp onlarla bir bütünlük oluşturur. Bedeni büyüme, temel güven ve girişimcilik gibi özerklik yani hür bir kişilik geliştirme de ana-baba ile geçen ilk 6 yılda kazanılan kişilik unsurlarındandır. O nedenle okul öncesindeki bu kısıtlı dönem ahlaki gelişim için aileyi göz ardı edilemez bir unsur kılmaktadır.
Ancak biz okullarda, velilerimize baktığımızda öğrencinin her türlü sorumluluğunu -ödevler ve ders notları dâhil- kendi üzerine alarak onlara düşünecek bir konu bırakmadan öğrenciyi sarıp sarmalayan bir prototip görüyoruz. Bu yaklaşım da çocuğu kendi ayakları üzerinde durabilecek güçten mahrum, aciz bir kişi hâline getirmektedir. Arzu edilen şey annenin şefkat ve merhameti ile babanın güven ve kuvvetine yaslanmış, bunlardan destek alarak kişiliğinin hamurunu kıvamında yoğurabilmiş bir birey yetiştirmektir. O hâlde ailede de okuldaki eğitimde de amaç aklı, vicdanı, iradesi hür bireyler yetiştirmek olmalıdır. Zira özgürleştirmeyen eğitim köleleştirir. Özgürlüğün olmadığı yerde de ahlaktan bahsedilemez.
Ahlaki gelişim bir ekosistemdir. Yani birbirini etkileyen ve iç içe geçmiş parçalar bütünü. Ahlak duygusu tıpkı zekâ gibi eğitim, disiplin ve irade ile geliştirilebilir. Bu anlamda okullarda verilen ahlak eğitiminin önemi ve işlevi büyüktür. Çünkü okullar toplumun kültürel birikiminin bir anlamda taşıyıcısı ve genç kuşağa bu birikimi kazandırma ve benimsetme işleviyle görevli olan kurumlardır. Bu nedenle aile ile birlikte okul da aynı çizgide çocuğun ahlaki gelişimini ve karakter eğitimini desteklemelidir. Mikro sistemler (okul-aile) yani içinde bulunulan ortamlar arasında tutumlar da müteradif olmalıdır. Birbirini nakzeden, kendi arasında çelişkiye düşen, tutarsız söylemler çocukta ikircikli bir hâl meydana getirebilir.
Okul deyince ahlak eğitiminin sanki kuralların ve buyrukların öğrencilere ezberletilmesi yoluyla yapılması gerektiği gibi bir düşünce akla gelebilir. Ancak bu doğru değildir. Ahlak eğitimiyle yapılmak istenen, alışkanlık olarak belli bir biçimde davranan insanlarla birlikte yaşayarak davranış alışkanlıklarını, ana dili edindiğimiz biçimde kazanmaktır.
Öte yandan bu anlamda ahlaki kimlik, benlik duygusu ile eylem arasındaki tutarlılığı ifade eder. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, ahlaki kimlik sosyal ortamlara uyum sağlamada kilit bir rol oynar. Sosyal çevreye uyum, örgün eğitim sürecinin temel bir amacıdır. Bu nedenle okulların aileleriyle birlikte öğrencilere ahlaki becerileri öğretme sorumluluğu vardır. Okullar, ahlaki davranışların hayata geçirilmesi için fırsatlar, gerçek yaşam koşullarına benzer ahlaki bir ortam ve hem müfredat dışı etkinlikler hem de müfredat etkinlikleri yoluyla doğrudan talimatlar sunarak ahlaki kimliği geliştirir.
Peki ailede bir ebeveyn, okulda bir öğretmen ve çocuğun çevresinde herhangi bir kişi olarak ahlak temelli eğitimi formel ya da gizil bir biçimde uygularken nasıl yöntemler izlemeliyiz?
Öncelikle korku kültüründen gelen geleneksel yöntemleri bir kenara bırakmalıyız. Ana-babaları çokça cezalandırma ve tehdide başvuran çocuklar sık sık standartları çiğneme ve daha az suçluluk duygusu yaşama eğilimindeler. Bu nedenle “şımarır diyerek çocukları gündüz gözü değil de gece uykularında sevmek”, “ilk kez girdiğimiz sınıfta bir öğrenciyi ibret olsun diye haşlayarak diğerlerine baştan korku salmak” gibi uygunsuz yöntemler reddedilmelidir. Prensip olarak güvene ve sevgiye dayalı olan, iyi olarak kabul edilen değerlerin yaşandığı bir ortam inşa etmekle işe başlanmalıdır. Zira ahlak, sosyal ortamlarda ilişki ve etkileşimlerle çocuğun zihninde birtakım gerilimler ve sorgulamalar oluşturmak suretiyle vereceği kararların sonucu üzerinden kazanılan bir erdemler bütünüdür.

“Prensip olarak güvene ve sevgiye dayalı olan, iyi olarak kabul edilen değerlerin yaşandığı bir ortam inşa etmekle işe başlanmalıdır.”


Özellikle okul öncesinde ahlak (vicdan) gelişimi inandırıcı disiplinin gücüyle değişir. Bir yetişkin yanlış davranışının başkaları üzerindeki etkilerine işaret ederek özellikle çektikleri acıya ve sıkıntıya dikkat çekerek bu sıkıntılara onun neden olduğunu göstererek çocuğun başkalarının duygularını dikkate almasına yardım eder. Okul öncesi yıllarda belki diğer kişinin niyetlerine gönderme yaparak çocuğun davranışının niçin zararlı olduğunu açıklanabilir.(Ona bağırma, sadece sana yardım etmeye çalışıyordu.) Ana babaları bu yaklaşımı kullanan okul öncesi çocuklar yanlış davranmaktan çekinmeye, hatalı davranışlarından sonra itiraf etmeye, verdikleri zararı tamir etmeye ve olumlu davranışlarda bulunmaya daha eğilimlidirler. Ceza ya da sevginin geri çekilmesi tehditlerine dayanan disiplin, çocukları kaygılı bir hâle sokar, çocuklar ne yapmaları gerektiğini bilemezler. Cezalar olumlu davranışa ket vurur ve empatiyi geliştirmez.
Vicdan gelişimine çocuğun katkısı da büyüktür. Empatik olan çocuklar güce daha az gönderme yapmayı gerektirir, inandırmaya daha yanıt vericidirler. İstekler, öneriler ve açıklamalar okul öncesi çocukta suçluluk tepkilerini ve vicdan gelişimini tetiklemek için yeterlidir. İçtepisel çocuklarda bu az etkilidir, onlarla güvenli bağlanma tesis edilmelidir. 14 aylık çocuklarda bağlanma güvenliği çocukların ana-baba istekleriyle uzlaşma eğilimini yorduyor.
Suçluluğun rolü de vicdan gelişiminde önemlidir. Ana-babanın çocukların suçluluk duygularıyla doğru baş etmede rehber olması gerekir. Ahlaki olmayan davranışı küçümseme yahut görmezden gelme yerine onu tamir etme yönünde çocuğu manipüle etmeliler. Olumlu ilişkiler, olumlu disiplin annelerle çocuklar arasında paylaşılan olumlu duygular duyarlılık ve iş birliği varsa vicdan gelişimi daha sağlıklı olur.
Yardım edici ve cömert modellere sahip olmak olumlu toplumsal davranışı arttırır. Modelin sıcak ve karşılık verici olması, yeterliliğe sahip ve güçlü olması, söylem ve davranış arasındaki tutarlılığı çocuğun modeli taklit etmesinde güdüleyici etkenlerdir. Modeller en çok erken yaşlarda etkilidirler.
Bilişsel-gelişimsel kuramlarda ahlak gelişimi zihinsel olgunluk ve toplumsal deneyim üzerinden gelişen bir şeydir. Çocuğun akıl yürütmedeki gelişimi, ahlak gelişiminin özüdür. Birçok kanıt, ahlaki gelişimin yetişkin kontrolünden kurtularak akran etkileşimi tarafından desteklendiği görüşünü doğrulamaktadır. Kolberg de Piaget gibi ahlaki gelişimin, çocuğun ahlaki konularla etkin olarak uğraşması ve düşüncelerindeki zayıflıklara dikkat etmesi ile karşılaştığı çatışmaları etkin bir şekilde çözmeye çalışması yoluyla sağlandığını düşünmekteydi. Çocukların daha yoğun deneyim gösterdiği alanlarda daha ileri akıl yürütme gösterdiklerini biliyoruz. Ahlaki akıl yürütmede etkili olan diğer birkaç başlık şöyle sıralanabilir:
Kişilik: Yeni bilgi ve deneyimlere açık, açık görüşlü insanların toplumsal katılım fırsatları daha fazladır. Daha zengin bir toplumsal yaşam, başkalarının bakış açılarıyla karşılaşmaları arttırır. Ve açık görüşlülük ergenlerin bu karşılaşmalardan yeni ahlaki iç görüler türetmelerine yardımcı olur.
Çocuk yetiştirme uygulamaları: Ahlaki anlayış açısından kazanımları en fazla olan çocuklar ana-babaları ahlaki konuşmalara giren, olumlu toplumsal davranışı özendiren, başkalarına saygılı ve adil davranılmasını öğütleyen, duyarlı, destekleyici, açıklayıcı ebeveyni olan çocuklardır.
Okullaşma: Ahlaki akıl yürütme, okulda kalındığı sürede ilerler, başkalarının bakış açısından daha fazla bakabilme fırsatı verir. Çünkü farklı görüşlerdeki akranların etkileşimi, ahlaki anlayışın terakkisinde önemli etkiye sahiptir.
Sonuç olarak postmodern dünyada toplum, geleneksel değerlerinden ve kabullerinden ayrılarak başka bir tarafa evrilirken yaşanan değişimin farkında olmak, evrensel değerleri kültürel ve dinî nosyonlarla harmanlayarak genç nesillerin yaşam alanında gözlemlenebilir ve tecrübe edilebilir şekilde tatbik etmek ilk görevimiz olmalıdır. Bu sırada aile müessesesinin önemini göz ardı etmeden ana-babanın ahlak gelişimi içindeki büyük rolünü de tüm ebeveynlere fark ettirmek esas olmalıdır.
Okul kurumu ve eğitimciler sınıf içi-sınıf dışı ortamlarda, çocukların sosyal ilişkilerinde yaşadıkları ahlaki sorgulamalarda onlara rehberlik etmeli; empatiklik, diğerkamlık, farklı görüşlere açıklık kriterleri üzerinden bu sorgulamalarını sağlıklı bir şekilde yapabilmelerini sağlamalılardır. Tüm bunları sağlarken güvene dayalı ve sevgi temelli bir ilişki ile işe başlanmalı. Çocuk ahlaki kaideleri vehbi (verili) değil kesbi (kazanılan) bir metotla keşfetmelidir. Bu da onun özgür bir zihne sahip olması şartını gerektirir.

  • Elazığ İl Eğitim Şurası Sunumu

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz