Ana Sayfa Milli Şuur 45. Sayı Modernizm ve Küreselleşme

Modernizm ve Küreselleşme

Küreselleşmenin ekonomik boyutu kadar kültürel yönü de bazı düşünürleri oldukça endişelendiriyor. Haberleşme araçları ve görsel medya sayesinde batı ülkeleri, az gelişmiş ülke halklarını adeta istila etmiş durumda.

117
0

Bazı düşünürler diğer birçok gelişme gibi küreselleşmeyi de modernleşme sürecinin bir sonucu olarak görürler. Anthony Giddens hiç tereddüt etmeden modernliğin batıya özgü olduğunu ve küreselleşmenin de modernliğin temel sonuçlarından biri olduğunu ifade etmektedir. (A. Giddens, Modernliğin Sonuçları, Ayrıntı Yay. 2. Basım, sh. 170) Giddens, “Modernlik yapısal olarak küreselleştiricidir…”der ve “Wallerstein’a göre kapitalizmin dünya çapındaki yayılması modern dönemin en başında gerçekleşmişti: ‘Kapitalizm, başlangıçtan beri ulus-devletlerle değil, dünya ekonomisiyle ilgili bir şeydi. Sermaye özlemlerinin ulusal sınırlar tarafından belirlenmesine hiçbir zaman izin vermemiştir.’ Kapitalizm, tam da siyasal bir düşünceden çok, ekonomik bir düzen olduğu için böylesine temel bir küreselleştirici etki göstermiştir…” diye ekler. (A. Giddens, age, sh. 66, 70) Küresel olaylar geçmişte tarihin birçok safhasında zaman zaman meydana gelmiştir ancak, 1990’dan sonra başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizme dayalı doğu blok ülkelerinin dağılışından itibaren küreselleşme tek kutuplu bir dünya sistemi olarak kendisini daha da belirginleştirdi.

Bazılarının post modern diye nitelendirdiği bu yeni dönemde sermaye de emek de şekil değiştirdi. Doğal olarak, sömürü şekli de değişmeliydi. Önceden olduğu gibi sömürülmek istenen devlete askerlerini yığma, kanlı savaşlarla o ülkelerde üs kurma, vali atama yöntemi tam iptal olmadıysa da asgariye indi. Post modern dönemde ticari pazarların sınırları genişledi. Parası olan her birey istediği ülkeye yatırımını yapıyor, istediği borsaya girebiliyor, istediği bankada parasını tutabiliyor, parası olduktan sonra istediği ülkenin vatandaşlığına geçebiliyor. Ervin Laszlo, 1988 yılında yazmış olduğu kitabında “Bu yüzyılın sonunda (…) ulusal devlet sisteminin varlığını zorunlu kılan sebepler ortadan kalkacaktır.(…) istisnasız olarak bir tek ulusa ve bir tek toprağa bağlanmaya ihtiyacımız yoktur, bir tek anavatan düşüncesini yüceltmeye de ihtiyacımız yok.(…) Bugünkü Avrupa, bir ulusal devlet değildir, ama çok şümullü bir Avrupa kimliği vardır…” diyordu. (E. Laszlo, age, sh. 65-66) Gerçekten de günümüzde insanlar özellikle ABD ve Almanya, Fransa, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde çifte vatandaşlık için uğraş veriyorlar.

Sırf kazançlarından fazla vergi alındığı için Fransa’nın en tanınmış aktörlerinden Gerard Depardieu, 2012 yılı Aralık ayında Fransız vatandaşlığından ayrılıp, daha az vergi verebileceği başka bir ülkenin vatandaşlığına geçeceğini açıkladı. Ama Fransa’nın sanatçılarından tepki değil daha çok takdir aldı. (Atilla Dorsay, Sabah Gazetesi 24.12.2012) Bu açıklamadan sonra Depardieu pasaportunu Fransa’ya iade etti ve geçici bir süreliğine Belçika’ya yerleşti. Daha sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Depardieu’nun Rus vatandaşlığına geçmesini sağlayan kararnameyi imzaladı. Bu arada Depardieu’nun Fransız vatandaşlığından çıkmasına neden olan ve Fransız Cumharbaşkanı François Hollande’ın önemli seçim vaatleri arasında bulunan zenginlerden daha çok vergi almayı amaçlayan “varlık vergisi” eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Konseyi tarafından veto edildi. Yasa kabul edilseydi geliri yıllık 1 milyon ve üzerinde olanlardan % 75 oranında vergi kesintisi yapılacaktı.

“Sırf kazançlarından fazla vergi alındığı için Fransa’nın en tanınmış aktörlerinden Gerard Depardieu, 2012 yılı Aralık ayında Fransız vatandaşlığından ayrılıp, daha az vergi verebileceği başka bir ülkenin vatandaşlığına geçeceğini açıkladı.”

Küreselleşmenin ekonomik boyutu kadar kültürel yönü de bazı düşünürleri oldukça endişelendiriyor. Haberleşme araçları ve görsel medya sayesinde batı ülkeleri, az gelişmiş ülke halklarını adeta istila etmiş durumda. Meşhur deyimle küçük bir köy haline dönüşen küresel dünyada kendi kültürüne yabancı gençler, farklı kültürler arasında bocalıyor. Giyimden yiyeceğe, düşünceden davranışlara kadar her alanda benzeşme, tek tipleşme artıyor. Ama ne var ki bu değişim entelektüel bir bilgiden kaynaklanmıyor; tamamen yüzeysel, görsel ve özentiden kaynaklanan bir bilgi.

Merkezi Londra’da bulunan Gıda Etiği Konseyinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre, sadece ABD ve İngiltere’deki yiyecek israfının önüne geçildiğinde dünyada açlık çeken bir milyardan fazla insan kurtulabilir. Bu konsey, kapitalist ülkelerdeki aşırı tüketim ve israfın, gelişmekte olan ülkelerdeki yiyecek fiyatlarını artırdığını iddia ediyor.
1990’lı yıllara kadar dünya ülkeleri üç ayrı kategoride sınıflandırılıyordu. Bunlar kapitalist ülkeler, sosyalist ülkeler ve hala sanayileşme sürecini tamamlayamamış ve dolayısıyla tam kapitalist olamamış ülkeler. Kapitalist ve sosyalist ülkeler dışında kaldıkları için bu ülkelere 3. dünya ülkeleri veya az gelişmiş ülkeler deniyordu. Bu ülkeler kapitalizme ulaşmak için uğraş veren, yerli burjuvazisini oluşturmaya çaba harcayan, ama bir taraftan da sosyalist ülkeler gibi gelişmek amacıyla orta ve uzun vadeli kalkınma planları hazırlayan ve bir o kadar da sosyalizmden uzak durmaya çalışan “gelişmekte olan” ülkelerdi. Bu ülkeler kapitalizme çok yakın olmakla birlikte, bazı devletçi uygulamaları yüzünden sosyalist ülkelere benzeyen yönleri de vardı. Doğrusu halen de var.

Sosyalizmde ısrar eden ama bu iki tür sistem karşısında bir güç oluşturamayan Küba ve Kuzey Kore ile İslami inanç ve uygulamalarından dolayı kapitalist sistemi ve sosyalizmi reddeden İran’ı ayrı tutarsak, sosyalist ülkelerin dağılmasıyla birlikte şu an sadece kapitalist ve gelişmekte olan yarı kapitalist ülkeler mevcut.George Soros, kapitalist sistemi daha önce kurulanlardan kapsam olarak daha küresel olan bir imparatorluğa benzetir. Ona göre bu imparatorluk tüm bir uygarlığı yönetmektedir ve duvarları dışındakileri barbar olarak kabul etmektedir. Bu imparatorluk toprak hakimiyetine bağlı olmadığı için egemenlik ve bunun beraberinde getirdiği bütün tuzaklardan yoksundur. Soros, bu imparatorluğun resmi yapıya sahip olmadığını ve neredeyse görünmez olduğunu düşünüyor. Ona göre bu küresel kapitalist sistemin imparatorluğa benzetmesinin nedeni imparatorluğun kendine tabi olanları yönetmesi ve bu sistemden çıkışın pek de kolay olmamasıdır. Soros, küresel kapitalizm yayılmacı bir eğilim gösterdiğini, denge noktası aramaktan ziyade, fetih bağımlısı olduğunu ve sisteme dahil edilmemiş pazarlar ve kaynaklar kaldığı sürece rahat etmediğini savunur. (G. Soros, age, sh. 162-163)

Bazı ekonomistler, siyasiler ve sosyologlar, küreselleşmeyi kapitalist ülkelerin güçlerini pekiştirdiğini ileri sürerlerken, farklı görüşte olanlar, küreselleşmenin, kapitalist ülkeler dışında kalan diğer ülkeler için bir fırsata dönüşebileceği umudunu taşıyorlar. Nitekim 2000’li yıllara kadar dünyanın en fakir ülkeleri olarak görülen Çin ve Hindistan başta olmak üzere Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Malezya gibi Asya ülkeleri, bugün neredeyse dünya ekonomisinde ikinci bir ekonomik güç konumuna geldiler. Oysa Nobel ekonomi ödülü sahibi Gunnar Mydral tarafından 1968 yılında yazılan “Asya’nın Dramı” adlı kitapta Asya’nın asla kalkınamayacağı iddia ediliyordu. Günümüzde ise bu ülkelerin ekonomik kalkınmasından dolayı Asya’nın ekonomik mucizelerinden bahsediliyor.
Aynı şekilde kısaca BRICS da denilen Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinin mucizevi bir şekilde büyümesi de küreselleşen dünyanın bazı ülkeler için fırsata, Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi Avrupa ülkeleri için de kabusa dönüşebilme ihtimali artık konuşulmaktadır. Belki ileride bu kervana hiç beklenmedik başka kapitalist ülkeler de katılabilir.

Günümüzdeki haliyle küreselleşme hayatın normal akışı içinde determinizme uygun bir tarzda kendiliğinden mi ortaya çıktı ve gelişti, yoksa bazı lobiler, örgütler veya dünyaya hükmeden ülkelerin yönlendirmeleriyle mi? Kapitalizme şüpheyle bakan birçok farklı ideolojiler, küreselleşmenin bu boyutlara ulaşmasından kapitalistlerin kârlı çıktıklarını düşünüyorlar. Onlara göre küreselleşme tüketim alışkanlığını, nihilizmi, popüler kültürü toplumlara dayatıyor. Öte taraftan özellikle liberal bazı kesimler ise küreselleşmenin toplumu, siyaseti ve ekonomiyi denetlenemez hale getirdiğini iddia ediyorlar.

Bütün bunlara rağmen küreselleşme bir ölçüde ABD ve Avrupa’nın işine yaramıştır ama bu ülkeler gittikçe kontrolü kaybetmeye başlamışlardır. Son zamanlarda bundan daha çok Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Türkiye gibi ülkeler kârlı çıkmıştır. Robert J. Samuelson’un 31 Aralık 2012 tarihinde yayımlanan makalesinde yazar, küreselleşmenin Amerika’daki fabrika işlerini emdiğini belirtiyor. Ona göre dünya ekonomisi yıllardır çok orantısız bir şekilde devam ediyor ve Çin ile bazı ülkeler ticaret fazlasını yönetiyor, Amerika ise çok büyük açık içinde. Yazar, on yıllardır sınır ötesi ticaret hacmi ve para akışının güçlü bir iktisadi büyümeyi ateşlediğini ancak son yıllarda kayda değer bir yavaşlama, hatta inişe geçtiğini belirtiyor. Ona göre son yıllarda milliyetçilik akımları ise yükselişe geçti.
Dünyada Avrupa ülkeleri başta olmak üzere hemen hemen bütün ülkelerde maalesef milliyetçilik akımları yükselişte.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz