Hz. İbrahim (a.s.), oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi yaptıktan sonra şöyle duâ eder:
“Ey rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir peygamber çıkar, bize ibâdet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.

Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Kur’ân-ı Kerim, el-Bakara sûresi, 2/128-129.)
Hz. İbrahim’in bu duâsını kabul edip, onun neslinden olan Muhammed Mustafa (s.a.v)’i âhir zaman peygamberi olarak gönderen Yüce Allah, ona gönderdiği kitapta, dedesinin bu şekilde duâ ettiğini de haber vermektedir. Sevgili peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur: “Ben, ceddim İbrahim’in duâsı, İsâ’nın müjdesi, annemin rüyâsıyım” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 128; Hâkim, Müstedrek, II, 453; İbn Hibbân, Sahih, XIV, 313). Hz. İbrahim, Yüce Allah’a yaptığı duâda, neslinden gelecek bir peygamberin, şu üç görevi yerine getirmesine vurgu yapar:

“Ben, ceddim İbrahim’in duâsı, İsâ’nın müjdesi, annemin rüyâsıyım”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 128; Hâkim, Müstedrek, II, 453; İbn Hibbân, Sahih, XIV, 313)

1-) İçinden çıktığı insanlara Senin âyetlerini okuyacak,
2-) Onlara kitap ve hikmeti öğretecek,
3-) Onları temizleyecek ve arındıracak.

Yüce Allah, Hz. İbrahim’in duâsını kabul ettiğini Kur’ân-ı Kerim’de bize şöyle haber verir:
“Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti tâlim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasûl gönderdik.” (Kur’ân-ı Kerîm, el- Bakara sûresi, 2/151)

Hz. İbrahim’in duâsını kabul eden Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede onun neslinden gönderdiği peygamberin görevlerini hatırlatmakta ve bu görevlere vurgu yapmaktadır. Bu peygamber,

1-) Gönderildiği topluma Allah’ın âyetlerini okuyacak,
2-) Gönderildiği toplumu kötülüklerden temizleyecek, onları her türlü kirden arındıracak,
3-) Gönderildiği topluma Kitâb’ı ve hikmeti tâlim edip, bilmediklerini de öğretecek.

Peygamberler, Yüce Allah tarafından insanlar içerisinden seçilip, insanlara gönderilen öğretmenlerdir. İlk insan olan Hz. Âdem (a.s.), hem ilk insan hem de ilk peygamberdir; yani ilk öğretmendir. Bu öğretmenlik zincirinin son halkası da bizim peygamberimizdir. Peygamberler, insan eğitirler, insan yetiştirirler; toplumu dönüştürürler. Biz, onların bu konuda başarılı olduklarını iddia ediyoruz. Önemli olan, başarılı olduklarını iddia etmek değil; onları başarıya götüren yolu tesbit etmektir.

Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.), 610 yılında kendisine peygamberlik görevi verildiğinde yapayalnızdı. 632 yılında vefat ederken de çevresinde büyük bir sahâbe topluluğu ve müminler kitlesi bırakarak gitti Rabbinin huzuruna. Mekke’de başlayan dâvet bütün Arap yarımadasına yayıldı. Onun vefatından sonra da hızla bütün dünyaya yayıldı. Hz. Peygamber’in puta tapan insanları kısa zamanda İslâm’a kazandırması onun gerçek bir muallim olduğunu göstermektedir. Onun bu konuda takip ettiği yol şudur:

Hz. Peygamber, önce insanları bilgilendirir, onların eline hak ile bâtılı birbirinden ayıracak teraziyi verirdi. Elbette ki, o terazi de Kur’an ve ilahî bilgidir. Hz. Peygamber, çevresindeki insanlara Kur’an’ı hem okur hem de öğretirdi. Her yerde öğretirdi, herkese öğretirdi. Câmide, yolda, evde, çarşı-pazarda, seferde, savaşta, barışta her zaman ve her yerde öğretirdi. Çünkü peygamberler muallimdirler. Çevresindeki insanları güzel bir şekilde bilgilendiren Hz. Peygamber, sonra da onları verdiği bilgiler doğrultusunda eğitir, yetiştirir ve terbiye ederdi. Yüce Allah’ın âyette belirttiği gibi onları tezkiye eder ve kötülüklerden arındırırdı.

‘Bunların her biri, hayırlı bir işle meşgul olmaktadırlar. Şunlar, Kur’an okuyorlar ve Allah’a duâ ediyorlar. Allah, isterse onlara verir; isterse vermez. Şunlar da ilim öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim.’ Hz. Peygamber, böyle dedikten sonra öğrenen ve öğreten grubun yanına oturdu.”

( İbn Mâce, Mukaddime, 17)

Peygamberler, insanları bilgi hamalı olarak görmezler. Sadece bilsinler ve öğrensinler diye bilgiyi yüklemezler onlara. Peygamberler, bilgiyi insana, insan-ı kâmil olsun diye öğretirlerdi. Muhâtaplarını insan-ı kâmil mertebesine çıkarmak için uğraşırlar, bunu da başarırlardı.
Mekke döneminde ve Medine döneminde, çevresindeki insanları öğretim ve eğitim tezgâhından geçiren Hz. Peygamber’in bu konudaki başarısı, onun ‘örnek olma’ özelliğinde yatmaktadır. Eğitim ve öğretimden geçen insanlar onu bir örnek şahsiyet olarak görüyor ve ona benzemeye çalışıyorlar. Bugün eğitim ve öğretimin önündeki en büyük engel, eğitilenlerin eğitenleri örnek olarak görmemesidir. Okul binalarına, sıralara, masalara, kitap ve defterlere, ders araç ve gereçlerine önem verenler bu konuya önem vermiyorlar. Bu sebepten dolayı da, eğitim ve öğretimden istenilen netice alınamıyor.

Hz. Peygamber, toplumun her kesiminin öğretmenidir. Özellikle de câmisinin avlusunda ikâmet eden öğrencilerinin, yani ashâbu’s-suffa’nın öğretmenidir. Onların her şeyi ile ilgilenir ve onları geleceğe hazırlardı. Bizim peygamberimiz okumaya, öğrenmeye, öğretmeye, ilme değer veren bir peygamberdi. Şu olayı dikkatle izleyelim:

Sahâbe-i kiram’dan Abdullah b. Amr anlatıyor: “Hz. Peygamber, bir gün, mescidin bitişiğindeki odalarının birinden çıktı ve gelip mescide girdi. O sırada insanlar mescidde iki grup halinde oturuyorlardı. Birinci grup Kur’an okuyor ve Allah’a duâ ediyordu. İkinci grup ilimle meşgul oluyor, birbirlerinden bir şeyler öğreniyorlar ve öğretiyorlardı. Bu durumu gören Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Bunların her biri, hayırlı bir işle meşgul olmaktadırlar. Şunlar, Kur’an okuyorlar ve Allah’a duâ ediyorlar. Allah, isterse onlara verir; isterse vermez. Şunlar da ilim öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim.’ Hz. Peygamber, böyle dedikten sonra öğrenen ve öğreten grubun yanına oturdu.” ( İbn Mâce, Mukaddime, 17)

“Âlimler, ancak ilim mîrası bırakan peygamberlere vâris olanlardır. Bu ilim mîrasını alan, bol ve kâmil bir nasib almıştır.”

(Buhârî, İlim, 10)

Bu olay, Hz. Peygamber’in öğrenmeye ve öğretmeye verdiği ehemmiyeti gösterir. Yapılan güzel işler içerisinde, eğitim öğretimin daha güzel olduğunu göstermek için onların yanına oturmayı tercih etmiş ve ‘Rabbim beni de bir muallim, bir öğretmen olarak gönderdi’ diye buyurmuştur. Evet, öğretmenlik peygamber mesleğidir. Öğretmenler, peygamberlerin vârisleridir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Âlimler, ancak ilim mîrası bırakan peygamberlere vâris olanlardır. Bu ilim mîrasını alan, bol ve kâmil bir nasib almıştır.” (Buhârî, İlim, 10)

Toplumun her kesimi ile yakından ilgilenen Hz. Peygamber, çocuklara özel ilgi gösterirdi. Onları hem bilgilendirir hem eğitir hem de terbiye ederdi. Çocuklar arasında ayırım yapmazdı; birini diğerine tercih etmezdi. Ashâbın çocuklarını, kendi çocuğu ve kendi torununu sever gibi severdi. Kendi çocukları ve torunlarını hem sever hem de onların işleri ile yakından ilgilenirdi. Çocukların işlerinin ihmale gelmeyeceğini, ilgili işleri yaparak gösterirdi.
Çocuklarımız ve öğrencilerimiz, her zaman bizden ilgi ve alaka beklerler. Hz. Peygamber, bu ilgi ve alakayı onlardan esirgemezdi. Onları sever, başlarını okşar, kendilerini öper, çeşitli hediyeler verir; çocukları hiçbir zaman azarlamazdı. Çocukların ağlamasına tahammül edemez, onların her zaman gülmesini isterdi. Anne ile küçük çocuğunun arasının ayrılmasını istemezdi. Bu konuda şöyle buyurmuştur: “Anne ile çocuğunun arasını ayıranı, Allah da kıyamet günü sevdiklerinden ayırır.”( Tirmizî, Büyû, 50.)

Çocuklarla çok yakından ilgilenen Hz. Peygamber Efendimiz, yetim çocuklarla da özel olarak ilgilenir, onların ellerinden tutar ve geleceğe hazırlardı. Hicretten sonra yerleştiği Medine’de kendisine anneleri tarafından iki yetim çocuk getirildi. Bunlardan biri Enes b. Mâlik, diğeri de Zeyd b. Sâbit idi. Sevgili Peygamberimiz, bu iki yetim ile çok yakından ilgilendi; ikisini de yanına aldı ve yetiştirdi. Enes, Medine hayatı boyunca Hz. Peygamber Efendimize hizmet etti. On yıl onun en yakınında bulundu. Akşamları annesi Ümmü Süleym’in yanında kalır, bütün gün de Peygamberimizle beraber olurdu. Peygamberimize bir oğul gibi hizmet ederdi. Mekke’de Zeyd b. Hârise’nin yaptığı işi Medine’de Enes yapardı. Hz. Peygamber Efendimizle on yıl beraber olma imkânını çok iyi değerlendiren Enes, onu hayatını sesli ve görüntülü kameraya almış gibi anlatmaktadır. Biz, Peygamberimizin hayatını ve hadis-i şeriflerini en çok Hz. Âişe’den, Hz. Enes’ten ve kendilerine ‘el-müksirûn’ dediğimiz diğer sahâbîlerden öğreniriz. Peygamberimiz, hicret sonrasında yanına getirilen bu yetim çocukta böyle bir kabiliyet sezmiş ve onu yanına alarak bir yetimi şereflendirmiştir.

Peygamberimizin hayatında iki tane Zeyd vardır, bunları birbirine karıştırmayalım. Bunlardan biri Zeyd b. Hârise, diğeri de Zeyd b. Sâbit’tir. Zeyd b. Hârise, evlendiklerinde Hz. Hatice annemiz tarafından Peygamber Efendimize hediye edilen bir köledir. Sonra Peygamberimiz onu âzâd ederek hürriyetine kavuşturmuş ve oğul edinmiştir. Bilindiği gibi Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Peygamberimiz, onu kendi dadısı Ümmü Eymen Bereke ile evlendirmiştir, bu evlilikten Üsâme adında bir oğulları olmuştur. Zeyd, Mûte Savaşı’nın birinci şehididir. İkinci Zeyd, Medinelidir. Babası Sâbit, Medine’deki son Buâs Savaşı’nda vefat edince yetim kalmıştır. Hz. Peygamber Efendimizin, Medine’de İslâm’ı yaymak için gönderdiği Mus’ab . Umeyr’den dini ve Kur’ân’ı öğrenmiş bir çocuktur. Hicretten sonra annesi veya yakınları tarafından peygamberimizin huzuruna getirilen ve Musab’dan ezberlediği sûreleri huzurda okuyan bu çocukta var olan kabiliyeti Peygamberimiz hemen keşfetmiştir. Henüz okuma-yazma bilmeyen Zeyd, Bedir esirlerinden okuma-yazma öğrendikten sonra Peygamberimizin yanında vahiy kâtibi olmuş sonra da Peygamberimizin yönlendirmesiyle Yahûdîlerin dilini öğrenerek devlet başkanının tercümanı olarak hizmet etmiştir. Peygamberimiz tarafından yapması istenilen hiçbir işe ‘Ben, bunu yapamam’ dememiş ve hepsini yapmıştır. Asr-ı Saâdette Peygamberimiz tarafından bir ilim adamı ve bir entelektüel olarak yetiştirilen Zeyd b. Sâbit, Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı zamanında Kur’ân-ı Kerim’in toplanması işinde, Hz. Osman’ın devlet başkanlığı zamanında da Kur’ân-ı Kerim’in çoğaltılması işinde komisyon başkanlığı görevi gibi önemli bir hizmeti üstlenmiştir.

Hz. Peygamber Efendimizin vefatından sonra, yalancı peygamberler ve irtidat olayları gibi sıkıntılar bertaraf edildi ve İslâm Arap yarımadasının dışına taştı. Irak, Suriye ve Mısır cephelerinde fetihler olanca hızıyla devam etti. Hz. Ömer’in devlet başkanlığı zamanında Sâsânî İmparatorluğu yıkılırken, Bizans İmparatorluğu da köşeye sıkıştırıldı. Müslümanlar, bu dönemde Basra, Kûfe ve Fustât adında üç şehir kurdular. Silahlarını da, diğer araç ve gereçlerini de kendileri ürettiler. Bir ekip olarak, bir ordu olarak ve bir devlet olarak ortaya çıktılar. İşte bu devletin başkanlarını, bu ordunun komutanlarını ve mücâhid askelerini, bu dinin dâvetçilerini ve mürşitlerini Hz. Peygamber Efendimiz yetiştirmişti. Peygamberimiz, işte böyle bir muallimdi. Okulu, sınıfı, sırası, masası ve tahtası olmayan bir ortamda yetiştirdi öğrencilerini. Mescid, suffe, hâne-i saâdet, hurma bahçeleri, gazâlar, sohbet mekânları ve seriyyelerden böyle örnek bir nesil çıktı. Peygamberimiz, bunların gönlüne girdi. ‘Bana bakın! Bana benzemeye çalışın! Benim gibi olun!’ dedi ve örnek oldu. Çevresindekilerin hepsi ona özendi, onu gibi olmaya çalıştı ve böylece örnek bir nesil doğdu.

Öğretmen arkadaşlar! Gelin, Peygamberimiz gibi bir muallim olalım! Ben, ona benzemeye çalışıyorum ve onun yolundan gitmeye gayret ediyorum. Gelin, bu yolda beraber yürüyelim. Bu nesil bize emânettir, emânete sahip çıkalım. Biz, bize düşeni yani işimizi yapalım. İnanıyorum ki, Yüce Allah, bizi mahcup etmeyecektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz