Abdurrahman SEVGİLİ / Eğitimci


“Muhacir ” hicret kökünden gelen Arapça bir kelime olup göç eden anlamını taşır. İlk muhacir günah işlemesi sebebiyle cennetten dünyaya hicret ettirilen Hz. Âdem’dir. Yaptığı hatadan hicret etmiş, tövbe etmiş ve tövbesi kabul görmüştür. Hz. Âdem’den sonra gelen pek çok Peygamber de tebliğ görevinden dolayı veya gördükleri baskıdan dolayı hicret etmiştir. Son peygamber ve kâinatın efendisi (sav) dönemine geldiğimizde pek çok muhaciri ve mücahidi tarih sahnesinde görmekteyiz. Ashab-ı Kiramın çok büyük bir kısmı ne Mekke-i Mükerreme’de ne de Medine-i Münevvere de medfundur. Birer muhacir ve mübbeliğ olarak dünyaya yayılmışlardır.


Müslümanların Hicreti
Bi’setin ilk yıllarında ashab, sayıca az ve genellikle güçlü olmayan aile mensuplarıydı. Müşriklerin her türlü hakaretine maruz kaldılar. Bunun üzerine Rasulullah (SAV) ilk hicret hareketini başlatmış ve bir grup sahabe-i kirâmı Habeşistan’a göndererek müşriklerin şerrinden muhafaza etmek ve oralara nübüvvetin izlerini taşımak istemiştir. Bu göç ile birlikte İslam tarihinin ilk muhacirleri tarih sahnesinde yerlerini almıştır. Daha sonra Peygamber Efendimiz(SAV) ve yol arkadaşı Hz. Ebubekir (RA) İslam’a kucak açan ve hızla İslam’ın gelişmesine ve devletleşmesine büyük katkısı olacak olan Yesrib’e (Medine’ye) hicret etmişlerdir.
Hicret; cemaatten devlete, sıkıntıdan kurtuluşa, fetihlere, fethimübine ve Mekke’nin fethine bir yolculuktur. Dolayısıyla en büyük muhacir ve mücahid Rasulullah Efendimizdir (SAV).
Bu kutlu yolculuklar, tarih boyunca devam etmiştir. 90 küsür yaşındaki Halit bin Zeyd, Eba Eyyüb El Ensari (RA) Hazretlerinin İstanbul’a hicreti, cihad seferi, Diyarbakır ‘da Hz Halid bin Velid’in (RA) oğlu Hz. Süleyman ve 27 şehit sahabe gibi büyük şahsiyetler İslam’ın yayılması için dünyaya dağılmışlar, yurtlarını terk ederek birer muhacir olarak bu dine hizmet etmişler, cihad ve fetih görevlerini yerine getirmişlerdir. Evliya Çelebi’ye göre Diyarbakır’ın fethinden sonra 541 sahabe o bölgede kalmış, fetih, irşad ve tebliğ görevlerini ifa etmişlerdir. Türkiye’nin sınır illerinden Kilis’in Meşetlik bölgesinde yüzlerce sahabenin şehit olduğu bilinmektedir.


Türkiye ve dünyanın pek çok ülkesine tarih boyunca bu amaç ve gaye ile bu hicretler yapılmıştır. Sırf tebliğ için cemaatler bile kurulmuş ve pek çok yere seferler düzenleyerek insanları irşad etmek istemişler ve manevi fetihleri gerçekleştirmişlerdir. Ancak göç hareketleri her zaman tebliğ amaçlı olmamıştır. Tebliğ amaçlı seferler azalınca zulüm, sömürü ve her türlü kıyım ve katliam artmaya başladı. Her türlü insanlık suçu baş gösterdi. İnsanlar, cemiyetler ve devletler vahşice birbirini sömürmeye, birbirini yok etmeye başladılar. Güçlü olanlar, acımadan sadece çıkarlarını düşünerek vahşice insanları, özellikle Müslümanları sömürdüler, zulmettiler ve hunharca katlettiler. Bu sömürü düzenlerini rahatça gerçekleştirebilmek için cahil bırakmak, fakir bırakmak, kendilerine muhtaç hâle getirmek ve birbirine düşürmek için de büyük planlar yaptılar. Asırlarca pek çok ülkeyi sömürdüler, sömürge olarak kullandılar. Madenlerini ve bütün zenginlik kaynaklarını ellerinden aldılar. Sömürge güçler olan Avrupa ülkeleri, zengin ve stratejik öneme haiz yerleri sömürmek için her türlü yolu denediler. Gerektiğinde acımadan katlettiler, zayıf düşürmek için aralarına fitne fesat tohumları serptiler, birbirine düşürdüler. En uzak kıtaları bile yılmadan kuşattılar ve hâkimiyetleri altına aldılar. Bunun en bariz örneği Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bilindiği gibi, Avrupalılar bu yeni keşfedilen toprakların esas sahibi olan Kızılderililerin neredeyse tamamını katlettiler. Bazı kaynaklara göre bu sayı 150 milyon kişiyi bulmaktadır. Tarih boyunca birbirleriyle de acımasızca savaştılar.


Parçalanan Ümmet Coğrafyası
Osmanlıyı da parçalayıp yok etmek veya küçük parçalara bölüp sömürmek için Emanuel Karasu gibi Yahudiler görevlendirildi, teşkilatlar kuruldu. Sonuç malum. Ulu Hakan Abdülhamit Han, istedikleri İsrail terör devletinin kurulmasına izin vermeyince Siyonizm devreye girdi. İçeriden dışarıdan pek çok kişinin destek verdiği bu hareket sonuç verdi. Bir süre sonra Osmanlı dağıldı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti şartlı olarak kuruldu. Hilafet kalktı, harf inkılabı yapıldı. Osmanlıdan kırk civarında devlet ve devletçik oluşturuldu. Sömürü kolaylaştı, insanlar acımasızca katledildi, Filistin topraklarına arzu ettikleri şekilde (1948 de) İslam coğrafyasının kalbine bu terör devleti kuruldu. Ancak kapitalizmin karakteristik özelliği olan acımasızlık ve vahşet katlanarak devam etti. İngiltere, ABD başta olmak üzere bütün Batı bu konuda hemfikirdi. İsrail’in sözde güvenliği için Ortadoğu’da bitmez tükenmez senaryolar tezgâhlandı. İran ve Irak’ı on yıl savaştırdılar, Saddam’ı destekler gibi göründüler. Kuveyt’e de girmesini sağladıktan sonra feci bir şekilde ve bir buçuk milyon Iraklı Müslümanla birlikte hunharca öldürdüler. Irak’ı üçe böldüler. Petrolünü arzu ettikleri gibi kullandılar. İsrail’e tehdit olmaktan çıkardılar. Libya’nın başına getirdikleri malum. Kaddafi’nin akıbetini anlatmama gerek yok. Afganistan üzerinde oynanan oyunlar… Ve derken Suriye. Ancak bu konuya girmeden birkaç şey daha söylemekte fayda görüyorum: Hz. Âdem’in çocuklarıyla birlikte başlayan bu hak-batıl mücadelesi bütün şiddetiyle devam ediyor ve edecek. Bu mücadeleyi kazanabilmek için bilgi ve teknolojiye, zenginliklerimize petrol, bor madeni gibi madenlerimize, dünya ticaretine ve birlik- beraberlik-kardeşlik ruhumuza her zamankinden daha fazla sahip çıkmamız şart. Satranç hamleleri gibi iyi hamle yapan kazanır, rakibinin hamlelerini görmeyen kaybeder. Ayrıca Batı tarih boyunca birbirleriyle uğraşmasına rağmen bir yerden sonra anlaştılar, birlik beraberlik içinde hareket etme kararı aldılar. Birleşmiş Milletler, NATO, IMF, Avrupa Birliği, Nafda… gibi oluşumlar bu anlayışın sonucu olarak kuruldu. Batı bunu yaparken yani birleşirlerken İslam dünyasını ve kontrollerine girmeyen diğer toplumları hasım ve terörist ilan ettiler. Kendilerine ya köle olunacak ya da ölecekler, sömürülecekler. Ayrıca düşmandan, hasımdan merhamet dilenmez. Çünkü kapitalizmde esas olan kapitaldir, menfaat ve çıkardır. İnsan hakları dedikleri zaman sadece kendilerini kast ederler. Fransa’da sekiz kişi öldü diye hepsi kol kola girip orada yürümeye başladı. Bunlar katliam ve sömürüden zevk alırlar. Irakta, Suriye’de, Libya ‘da, Afganistan’da, Miyanmar’da olduğu gibi…


Bu güruh, seni senden gibi görünen ya da başka bir ifadeyle adı Süleyman, Bülent, Mesut, Sisi, Mübarek, Beşşar, Saddam olan kişilerle kendi adına yönetir. Uyanmaman için de her türlü tedbiri alır, Cahil bırakır, fakir bırakır ve kendisine muhtaç eder, Kürt-Türk, Alev’i-Sünni diye fitne tohumlarıyla ümmeti birbirine düşürür. Taliban’ı da, Elkaide’sini de, IŞİD (DAİŞ) ini de, PKK ve PYD, ASALA ve DHKPC ‘sini de hep aynı kişiler, aynı üst akıl, aynı Siyonizm kurar ve yönetir. Hiç kimsenin bu oyunları bilmesini, oyunbozanlık yapmasını istemezler. Abdülhamit Han’ı bu yüzden bize “Kızıl Sultan” diye tanıttırdılar. Bu yüzden El Benna’ları, Seyyid Kutup’ları şehit ettiler. Bu yüzden asrın mücahidi ERBAKAN Hocamızı engellemek, susturmak ve itibarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Konuşan, yazıp çizen, parti kuran, teknolojik bir çalışma yapan bir şekilde yok oldu.
Suriye meselesi de bu düşüncenin bir parçası. Bugüne kadar Suriye’de yüzbinlerce insan öldürüldü ve halen bu ölümler, bu kıyım ve yıkımlar devam etmektedir. Aşı, işi, eşi, çoluğu çoçuğu yok oldu, evi başına yıkıldı Suriyeli kardeşlerimizin. Nüfusunun büyük bir kısmı bu zulüm ve şiddetten dolayı muhacir oldu. Her zaman davet ve irşad ve fetih için muhacir olunmuyor. Şu anda ölmemek için sadece Türkiye’ye sığınan muhacir sayısı üç milyon civarındadır. Bir kısmı kamplarda diğer bir kısmı da Türkiye’nin değişik şehirlerine dağılmış durumdalar. Bunlardan çeşitli işlerle uğraşanlar; esnaflık yapan, inşaat sektöründe, bağ ve bahçelerde, sanayide, eğitimde çalışanlar var.


Suriyeli muhacirlerin eğitimi
Bu uzun girişten sonra şimdide esas konumuz olan Suriyeli muhacir kardeşlerimizin eğitimini anlatmaya geçiyorum. Ülkemizde yaşayan okuma çağındaki Suriyeli çocukların sayısı 900.000 civarındadır. Bunların önemli bir kısmı Türkiye’de çeşitli şekillerde eğitim görüyor. Millî Eğitim Bakanlığı yakın tarihte Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü bünyesinde bu konu için bir Daire Başkanlığı oluşturdu. Birçok ilde Suriyeli çocukların eğitimi için Geçici Eğitim Merkezleri oluşturuldu. Bir örnek olsun diye Kilis’ten bahsetmek istiyorum. Kilis’te 24 Geçici Eğitim Merkezi bulunmaktadır. Bu merkezlerde sadece Suriyeli muhacirlerin çocukları eğitim almaktadır. Bu GEM’lerin başına bir Türk koordinatör bir de yardımcılığı için bir Suriyeli idareci atanmaktadır.
Sadece Türkçe öğretimi için yerli öğretmen verilmekte olup geri kalan öğretmen ihtiyacı Suriyelilerden karşılanmaktadır. Bu öğretmenler Millî Eğitim’ce kurulan bir komisyon marifetiyle seçilmektedir. Bu merkezlerde büyük oranda Suriye müfredatı uygulanmaktadır. Devam devamsızlık noktasında da şu bilgiyi vermekte fayda görüyorum. Ortaöğretime devam çok düşüktür. Daha çok ilkokul ve ortaokula devam etmektedirler. Bunun da birkaç nedeni bulunmaktadır: 1) Suriye’nin eğitim sisteminde ortaöğretim (lise) zorunlu değil. 2) Erken yaşlarda çocuklar evlendirilir. 3) Ekonomik sebepler. Çalışıp para kazanıyorlar. 4) Karma eğitim sisteminden. Kız çocuklarını karma okullara büyük oranda göndermiyorlar. Geçici eğitim merkezlerinde yapılan eğitimin yanı sıra bizim okullarda da eğitimlerine başladık. Özellikle okul öncesi ve birinci sınıftan başlamak üzere. Önümüzdeki yıllarda bu oransal olarak artacaktır diye düşünüyorum. Yani bizim okullarda okuma oranları büyük ölçüde artacaktır. Kendi eğitim sorunlarımızı tam olarak henüz çözmemişken Suriyeli kardeşlerimizin eğitim sorunları yoktur diyemeyiz. Bunların başında okullaşma oranının düşüklüğü gelmektedir. Özellikle ortaöğretim çağındaki öğrenciler yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı büyük oranda okula erişim göstermemektedir. Daha çok kültürel nedenlerle oluşmuş olan bu sorunu çözmek mümkün olsa bile zaman alır.


Diğer bir sorun müfredat ve ders kitaplarıyla ilgilidir. Bu problem bizim eğitim sistemimizin de en önemli problemlerinden birisi hatta en önemlisidir. Bu yazımın başından beri özet olarak geçtiğim bütün sıkıntılarımızın temelinde millî ve manevi olmayan, yetersiz ve çarpık eğitim sistemi yatmaktadır. Geçmişinden, tarihinden kopuk, asrı saadetsiz, Endülüssüz, kendi değerlerimizden uzak bir eğitim… Harf inkılabıyla bu millet öz değerlerinden koparıldı, cahil bırakıldı. En önemli şahsiyetlerimiz bize zalim, hain… olarak okutuldu. Abdülhamit Han’ı “kızıl sultan”, Vahdettin “hain” diye ders müfredat programlarında yer aldı. “Yalan söyleyen tarih utansın” diyen farklı sesler çıktı ancak zayıf ve cılız kaldı. Cumhuriyet nesli Gazali’siz, İbni Rüşt’süz, İmam Rabbani’siz, İbni Sina’sız yetişti, yetiştirildi. Biruni’lerin, Harezmi’lerin, İbni Haldun ve Piri Reis’lerin çalışmaları Kepler’e, Nevton’lara mal edildi.Bize ait olan her şey saklandı, arşivlere gömüldü. Arşivlerden istifade edemeyecek, Kur’an ve sünnetten anlamayacak, 1500 yıllık devasa kültüründen mahrum bırakılacak bir eğitim sistemi ihdas edildi. Hukukun tamamı ya İsviçre‘den, İtalya’dan veya başka bir Batı ülkesinden devşirdiler. İslam hukuku rafa kaldırıldı.


Ancak son yıllarda özellikle “Millî Görüş” hareketinin başlamasıyla her konuda olduğu gibi eğitim konusunda da insanlar uyanmaya başladı. Kendimize, özümüze dönmemizin zaruretini kısmen anladık. Küçük adımlarda atıldı, atılıyor. Ancak bu konuda yapılması gereken çok işimiz var: Bir an önce Arapça, Osmanlıca eğitimine hız vermeliyiz. Tarih şuuru vererek kendimizle barışık hâle gelmeliyiz. Kültür emperyalizminin tahribatlarını bir an önce onarmalıyız. Asırlarca beraber yaşadığımız, aynı coğrafyayı paylaştığımız, aynı kültürden beslendiğimiz Suriyeli muhacir kardeşlerimize de aynı eğitim programını vermeliyiz. Onları Arap kültüründen uzaklaştırmadan iyi derecede Türkçe öğretmeliyiz. Yıllarca bilinçli bir şekilde dayatılan düşmanlığı yok edecek bir eğitim vermeliyiz. Muhacir-Ensar kardeşliği muvacehesinde, yakın tarihin yıkımını düzeltecek bir eğitim vermeliyiz.
Sonuç olarak ta öğretmen faktörüne değinmek istiyorum. Bu eğitimi verecek öğretmenlerin ister Arap olsun, ister Türk olsun titizlikle seçilmesi ve hizmet içi eğitim kurslarından sık sık geçirilmesi gerekir. Cehd ve gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır(cc).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz