Ana Sayfa Milli Şuur 43. Sayı MUHYİDDÎN-İ ARABÎ ...

MUHYİDDÎN-İ ARABÎ (İbn Arabî) (1165-1240)

İbn Arabi, eserleri ve görüşleriyle Selçuklu ve Osmanlı ilim ve tasavvufî düşünce hayatını etkileyen önemli bir ilim insanıdır. Onunla ilgili tenkit, tekfir ve beğenilerin günümüze kadar devam etmesi ise bu ününü pekiştirmiştir.

102
0

İslam Medeniyetinin ilimde zirve yaptığı, büyük İslam Âlimlerinin yetiştiği ilim merkezlerden birisi olan, İslam Medeniyetinin Avrupa’yı aydınlattığı bir şehir olan, Kurtuba Medreseleri ve binlerce el yazması eserin bulunduğu kütüphaneleriyle ünlü Endülüs’te (İspanya) Mürsiye şehrinde dünyaya gelmiştir.
Adı, künyesi ve sıfatı ile birlikte Şeyh-i Ekber Ebû Bekr-i Muhammed bin Ali’dir. Ebû Bekr İbn-i Arabî ismi ile de meşhurdur. Zekâsı keskin, hafızası pek kuvvetli olup, fesahat ve belagat sahibi idi.
Endülüs’te İbni Rüşd’ün bilgilerinden çok yararlanan Muhiddin Arabi, bu ünlü bilgini derinlemesine etkiledi ve kısa bir zaman sonra öğrenimini tamamlayarak oradan ayrıldı. İbni Rüşd onun için şöyle diyordu: “Ancak kitaplarda rastlanabilecek düzeyde, şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım biri.” Sonra ekliyordu: “Benim okuyarak elde ettiğim ilmi, o görünür halde şekillendirerek elde etti. Bende henüz düşünce halinde olanları ise, ona söylemeden, bana kendi düşünceleri olarak açıkladı.”

Endülüs’te bir süre yaşadıktan sonra doğuya gelip, bir müddet İslam’ın ortaya çıktığı ve ilk yayıldığı Mekke’de kaldı. Daha sonra İslam’ın diğer ilim merkezleri olan Şam, Bağdat ve Fas’a giderek orada bulunan tanınmış âlim ve ilmin derinliğini keşfe yolculuk etmiş şeyhlerle görüştü.
Fütuhatı Mekkiyye adlı eserini Mekke’de kaleme almaya başlar. Aynı yıl Hicaz bölgesinden ayrılıp Bağdad ve Musul üzerinden Türkiye Selçuklu Devleti başkenti Konya’ya gelir. Burada ünlü mutasavvıf Evhadüddîn Kirmani (ö.1237) ve dönem kaynaklarında üvey oğlu olarak bahsedilen ve Mevlana’nın cenaze namazını da kıldıran Sadreddin Konevî (ö.1274) ile görüşerek onları etkiler. Ardından Kayseri, Malatya, Sivas, Erzurum ve Harran gibi Anadolu şehirlerini tek tek dolaşır.

Çok Yönlü Bir Eğitim Almış
Zamanla İslam dünyasının büyük ilim adamı olacak olan Muhyiddin-i Arabi tasavvufu ve felsefî havayı ilk olarak doğduğu yer olan Endülüs’te teneffüs etmiştir.
Yirmili yaşlarda intisab ettiği tasavvufun etkisiyle girdiği halvetlerinden birinde gerçekleştiğini söylediği mânevî görüşmesinde Hz. Peygamber’in kendisine yönelttiği, “Bana sımsıkı tutun kurtulursun” şeklindeki buyruğunu hadis tahsil etme manasında anlayarak uzun bir süre “Hadis” ilmiyle meşgul olmuştur.
Hadîs ilmini ve öğrendiği ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü’l-Ferec İbn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek suretiyle, fen ve din ilimlerinde de çok iyi yetişti. Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pek çok ilimlerde, büyük bir âlim oldu. Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemaleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü’l-Hasen ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî Hz’lerinden feyz aldı, tasavvufta da yaşadığı dönem ve sonrasında yüksek derecelere kavuşup meşhûr oldu.

Batılıların Etkilendiği Bir Birikime ve Kapalılığa Sahiptir
İbn Arabi, yazdığı eserler ve verdiği eğitimlerle İslam âlemi ve dışında fikri ve ruhi kültürde zor ulaşılabilecek etki bıraktı. Osmanlı’nın mânevî kurucusu Şeyh Edebâli Şam’da öğrenim görürken İbn Arabî’nin sohbetlerine katılarak müridi oldu. Böylece Osmanlı kuruluş dönemi ilim adamları İbn Arabi’den etkilenmiştir. İslami felsefeye alışılmışın dışında bir yorum getiren İbn Arabi’nin eserleri İngilizceye de çevrilerek (Mesela Fususü’l Hikem İngilizceye çevrilmiştir) Batılı ilim adamlarını da etkilemiştir. Fususü’-Hikem’de İbn Arabi, insanoğlunun en korkulu düşman olan ölümü, bir geçiş, bir köprü olarak tanımlar. Muhiddin Arabi’ye göre İnsan, ölümden sonra, başka bir âlemde, o âleme uygun bir madde cinsinden yeni bir oluşum ve düzen kazanır. Bu nedenle, ölüm asla bir yok oluş değildir.
Görüşleri ve eserleri batıda çokça okunmaktadır. Yazdığı eserlerde kelimelere yüklediği anlamlar çoğu kez anlaşılamamıştır. Buna rağmen birçok batılı ilim adamı bunun eserlerini okumaya ve anlamaya çalışmıştır. Zaman içinde yapılacak çalışmalar sonucunda, bu gizemli kitabın, birçok bilinmeyeni açık bir biçimde ortaya koyacağı belirtiliyor.

Abdest, Namaz ve Tevbe’ye Dair Tavsiyeleri
İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri râzı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgûl olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdestini al. Abdest aldığın zaman iki rek’at namaz kıl. Cemâatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et.
Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyâyı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı yıkarken okunan duâları oku. Tevâzu ve huşû’ içerisinde, kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü hayâ ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabûl eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da müşâhede toprağına basmak için yıka. Sonra Allahü Teâlâya hamd-ü senada bulun. Resûlullaha (aleyhisselâm) salât-ü selâm oku. Sonra, namaz kılarken, Allahü teâlânın huzûrunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâ’be-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü teâlâya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbîr al. Rükû’dan kalkınca, secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü Teâlâ’nın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm verinceye kadar ve selâm verdikten sonra, bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekât namaz kıl.

İbn Arabî’nin Taşlanarak Öldürüldüğü İddiası
Günümüzde de yaygın olan ve bir Cuma hutbesinde söylemiş olduğu iddia edilen, “Taptıklarınız ayağımın altındadır.” şeklindeki ifadeden dolayı taşlanarak öldürüldüğü şeklindeki söylentinin hiçbir tarihi dayanağı yoktur. “Şeceret-ün-Nu’mâniye fî Devlet-il-Osmâniye” isimli eserinde; “Sin, Şın’a gelince, Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 638 (m. 1240) senesinde Şam’da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar.
Sin, Şın’a Gelince,
Muhyiddîn’in Kabri Meydana Çıkar
Yetmiş sekiz yaşında iken Şam’da fâni dünyâdan âhirete irtihâl etti ve Sâlihiyye’de defin olundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultânı Yavuz Selim Hân Şam’a geldiğinde; “Sin, Şın’a gelince, Muhyiddîn’in kabri meydana çıkar” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arabî’nin vefâtından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşıldı.

Cinlerle İlgili Görüşleri İlginçtir
Muhyiddîn-i Arabî , “Fütuhat” kitabının elli birinci babında cinlerden şöyle bahsediyor: “Hiçbir insan, cinden Allahü Teâlâya âit bir bilgi edinmemiştir. Çünkü cinnin din bilgileri pek azdır. Onlardan dünya bilgileri edineceğini sanan kimse de aldanmaktadır. Çünkü fâidesiz şeyle vakit geçirmeğe sebep olurlar. Onlarla tanışanlar kibirli olur. Hâlbuki Allahü Teâlâ kibirli olanı sevmez.” Molla Câmi Hz’lerinin halîfesi, Abdülgafûr-i Lârî, Muhyiddîn-i Arabî’nin bir risalesinde şöyle buyurduğunu bildiriyor; “Cinnin ilk babaları İblîs değildir. İblîs, cin tâifesindendir. Cinler, ateş ve havadan yaratıldığı için çok latifdirler. Çabuk hareket ederler. İnsan bunlara hafif çarpınca hemen ölürler. Bunun için ömürleri kısadır. Din bilgileri azdır. Kibirli olduklarından, birbirleri ile hep mücâdele, muharebe ederler. Ateşten müte’essir olmazlar. Cehennemlik olanları, Zemherîr’de, ya’nî soğuk Cehennemde azâb göreceklerdir. İblîs ve çocukları, hak ve sevâb olan iyi şeyleri yapmayı da hatırlatırlar. Fakat bunları yaparken, nefsde ucb, riya hâsıl olarak veya farzın kaçırılmasına sebep olarak, insan çok günaha girer.” (Cin ile tanışmağa özenmemeli, evliyâ-i Kirâmın rûhâniyetlerinden istifâde etmeğe çalışmalıdır. Evliyânın rûhları görünmeden de, kendi beşerî şeklinde görünerek de sevdiklerine fâide verir ve belâlardan korur. Evliyâyı tanımağa, sevmeye ve sevilmeğe uğraşmalıdır. İnsanın cin ile tanışması, arkadaş olması kıymetli bir şey değildir, zararlıdır. Onlarla konuşmak, fâsık insanla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan kimse, fâide görmemiştir.)

Vahdeti Vücut Görüşü Zamanında Anlaşılamamıştır Tasavvufun kıymetli hâl ve ma’rifetlerinden olan vahdet-i vücûd (varlığı bir görmek) bilgilerini açıklamakta Muhyiddîn-i Arabî bulunduğu dönem ve sonrasında çok konuşulmuş, bu sahada kendisine mahsûs bir sistem kurmuştur. Ancak bu yüksek ve ince bilgiler uzun zaman zâhir âlimlerini ve velîlerin çoğunu tereddüt içinde bırakmış, nihâyet onun hâlini ulemâ-i râsihînin reîslerinden ikinci binin müceddidi. İmâm-ı Rabbânî ile oğlu Muhammed Ma’sûm, âlimlerin ve âriflerin anlıyacağı şekilde Ehl-i sünnet i’tikâdına göre izah etmişler, bu hususta şaşırmış kalmış olanlara doğru yolu göstermişler ve tereddütlere de son vermişlerdir.
Vahdet-i vücuda işaret eden sözlerini, te’vil etmek ve zahir manasını şeriatın zahirine uygun başka bir manaya dönüştürmek mümkün değildir. Zira bizzat şeriatın zahiri, ona göre hakikatin ancak bir yönünü ifade eder: İkinci yönünü ise, şeriatın batını ve hakikati ortaya koyar. Buna şu da eklenmelidir ki, İbn Arabi’nin dile getirdiği vahdet-i vücud, uluhiyeti ve gereklerini veya ruhi değerleri inkar eden materyalist bir vahdet-i vücud değildir; aksine bunun tersi doğrudur; Yani vahdet-i vücud, fenomen alemini inkar etmekte ve Gerçek Varlık’ın ancak Hak yani Allah olduğunu itiraf etmektedir. Halk ise, Hak varlığın gölgesidir ve halkın bizzat varlığı yoktur.
İbni Arabi hazretleri, Vehhabilerin Arabistan’da türeyeceğini ve bozuk yolda olacaklarını haber verdiği için, Vahhâbîler Muhyiddîn-i Arabî’yi sevmez ve hakkında çirkin sözler sarf ederler. Birçok büyük Âlim, Muhyiddîn-i Arabî’nin hâl, makam ve ilim bakımından yüksek olduğunu bildirmişlerdir.

Eserlerinden Bazıları Şunlardır:
İbn Arabî 75 yıllık hayatında çok sayıda eser vermiş bir müellif olup eserlerinin sayısını farklı kitaplarında 248 ve 289 olarak verir. Bunların 98’i günümüze ulaşmıştır. Fakat son dönemde yapılan araştırmalarda, üzerine atfedilen eserler de dâhil olmak üzere 550 civarında kitabın ona aidiyeti kabul edilmektedir ki, sadece “Fütûhât-ı Mekkiyye” 20 ciltten meydana gelmiştir.
Diğer eserleri: “Et-Tedbîrât-ül-ilâhiyye”, “Tenezzülât-ül-Mevsûliyye.” “El-Ecvibet-ül-müsekkite an süâlât-il-Hakîm Tirmizî”, “Füsûs-ül-hikem”, “El-İsrâ ilâ makamil Esrâ”, “Şerhü hal’in-na’leyn”, “Tâc-ür-resâil”, “Minhâc-ül-vesâil”, “Kitâb-ül-azamet” “Kitâb-ül-beyân”, “Kitâb-üt-tecelliyât”, “Mefâtîh-ül-gayb”, “Kitâb-ül-Hak”, “Merâtibü ulûm-il-vehb”, “El-İ’lâm bi-işâreti ehl-il-ilhâm”, “El-İbâdet vel-halvet”, “El-Medhal ilâ ma’rifetil-esmâ”, “Künhü mâ lâ büdde minh”, “En-Nükabâ”, “Hilyet-ül-ebdâl”, “Esrâr-ül-halvet”, “Akîde-i Ehl-i sünnet”, “İşârât-ül-kavleyn”, “Kitâb-ül-Hüve vel-ehâdiyyet”, “El-Celâlet”, “El-Ezel”, “Anka-i Mugrib”, “Hatm-ül-evliyâ”, “Eş-Şevâhid”, “El-Yakîn”, “Tâc-üt-terâcim”, “El-Kutb”, “Risâlet-ül-intisâr”, “El-Hucb”, “Tercümân-ül-eşvâk”, “Ez-Zehâir”, “Mevâkı-un-nücûm”, “Mevâiz-ül-hasene”, “Mübeşşirât”, “El-Celâl vel-Cemâl”, “Muhâdarât-ül-ebrâr ve müsâmerât-ül-ahyâr” beş cilddir. Buhârî, Müslim, Tirmizî’nin eserlerini muhtasar hâle getirmiştir. “Sırrü esmâillah-il-husnâ”, “Şifâ-ül-alîl fî îzâh-üs-sebîl”, “Cilâ-ül-kulûb”, “Et-Tahkîk fil-keşfi an sırr-is-Sıddîk”, “El-Vahy”, “El-Ma’rifet”, “El-Kadr”, “El-Vücûd”, “El-Cennet”, “El-Kasem”, “En-Nâr”, “El-A’râf”, “Mü’min, müslim ve muhsin”, “El-Arş”, “El-Vesâil”, “İ’câz-ül-lisân fî tercimeti an-il-Kur’ân”.

Geçmişten Günümüze tartışmalar devam ediyor. Din Âlimlerinin okuyup Aydalanabileceği ancak normal halkın tam da anlamayacağı tarzda kelimelerle eserler yazan İbn Arabi, varlık sahnesine çıktığından günümüze İslam âlemini meşgul etmiştir ve hala da meşgul etmektedir. Bazı insanlar kendilerini, onun eserlerini şerh etmeye, analiz etmeye ve yorumlamaya vakfetmişlerdir. Ancak önceki nesiller, gayretlerini onun inançlarını incelemeye ve her birisi şeriatı anlayış biçimine göre bu inançların şeriata uygun olup olmamasına hasretmişlerdir. Hâlbuki İbn Arabi’nin görüşlerini bir bütün olarak incelemek, objektif ve tarafsız olarak ortaya koyup onlardan faydalanmak ve insanlık düşüncesi içerisindeki genel çerçevesini belirlemek, bunlardan hiç birinin aklına bile gelmemiştir.
Muhyiddin-i Arabî’nin kendisi mümindir. Fakat bazı sözleri zahirî mânâsıyla yanlış anlaşılmıştır; ancak te’vile muhtaç olduğundan gerçek mânâsını avamca anlamak güçtür. Bugün dahi her kitabın, her ilmin, her sahanın belli bir okuyucu kitlesi, birkaç uzmanı vardır. O ilimden ancak o sahada belli bir birikimi ve malûmatı olan kimseler daha doğru bir şekilde istifade eder. Herkesin ondan faydalanması düşünülemez, zaten bu mümkün de değildir.

İbn Arabi, eserleri ve görüşleriyle Selçuklu ve Osmanlı ilim ve tasavvufî düşünce hayatını etkileyen önemli bir ilim insanıdır. Onunla ilgili tenkit, tekfir ve beğenilerin günümüze kadar devam etmesi ise bu ününü pekiştirmiştir. İbn Arabî’nin görüşlerini takdir edenler, tasavvufta otorite oluşundan hareketle ona “Şeyhü’l-Ekber/En büyük şeyh”, dinî ilimlerde otorite oluşundan hareketle de “Muhyiddin/dini dirilten” lakaplarını vermişlerdir. Varlığın birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin banisi olması ve kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Şeyhul Ekber lakabına atıfla Ekberî sıfatı da kullanılmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz