Nefsin edep ile yoğrulmuş halindeki yapı, nefsin edep kimyasını oluşturur. Hâldeki letafet, dildeki zarafet, birde amelde dirayet mümin kalbinde hâl oluşturur.

Ne güzelmiş eskiden; hayatın içinde teknoloji yok, emek çok iken. İnsanoğlu pek payidarmış o günlerde. Çünkü her yaptığı o öldükten sonrada anılırdı. Dervişler yalınayak, askerler kılıç kalkan… kimi er meydanında cihat eder, kimi nefis cephesinde savaşırdı. Mektep medrese o günlerde de vardı elbet. Her bilginin erdeminde bir sırra vakıf olmak gerek. Erdemi olmayan bilgi medreseden içeri sokulmazdı. Önce kime, neye yarar nasıl kullanılır diye bakılır. Sonra üzerinde nakış nakış tefekkür dokunurdu.

Tefekkür her adamın harcı değil, önce tefekküre layık bir edep gerekir. Bu duruma önce dergâhlar örnek oldu. Her dergâhın içinde bir de ilim meclisleri bulunurdu. İlimden önce içeri edep girer; ardından da ilim, bilgi, hikmet girerdi.

Ne de güzel demiş Yunus Emre’miz;
Girdim ilim meclisine, eyledim kıldım talep,
Dediler ilim geride, illa edep illa edep.

Bilgisizi cahillikle ayıplarken, edepten bir durum sormaz olduk. Bilgi öğrensin diye çocuk, para dökeriz oluk oluk. Oysa edep bedava ama çok uzaklara, Kaf Dağının ardına küs gitti, talibi olmayınca.

Oysa ne kadar da çok bilenimiz var etrafımızda. Her anne baba mükemmel çocuk yetiştirme arzusunda, her öğretmen mükemmel öğrenci yetiştirme arzusunda. Mükemmelin tanımı nedir, hâl böyle ise…

Bilgi deposu beyinler, sınav kazanan çanta hamalları, tıkanmış eğitim sistemine kendini tıpa olarak görev addeden ebeveynler…

Her anne babanın elinde zeka ölçüm formları… İlk konuşmaya başladığında çocukları “maşallah çok zeki” deyince birileri, ayakları yerden kesiliyor anne babanın. Gözlerini hırs, çocuk büyütme enerjilerini ihtiras kaplıyor. Hayallerinde ne de çok şey yapmak istemişlerdi de yapamamışlardı oysa. Şimdi tam zamanı, çocukları çok zeki nasılsa… O yapardı onların yerine. Günümüzde de eskiden olduğu gibi bir kısım anne baba maalesef çocuklarını, kendi yetersizliklerini “tatmin memuru” olarak görüyor. Ahlak ise edebin yanında teselli terapisi ile meşgul. İnsanlar yavaş yavaş kendi belirledikleri başarı yolcuğunda, yine kendi yaptıkları her aşırılığı kurallaştırınca, yeni bir ahlak anlayışı patladı toplumda: Narsizm.

Narsizm nedir?

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın ifadesi ile bir “büyüklenme” hastalığıdır. Bu kişiler kendilerini o kadar yüksekte ve büyük olarak görürler ki; kimsenin onları eleştiremeyeceğine inanırlar. Öyle haklı gerekçeleri vardır ki biraz düşününce; anne hiç eleştirmemiş, baba çocuğundan bir bardak su dahi istememiş. ama evlatlarının her eleştirisinde evladın tanımına göre kendilerini değiştirmiş, evladın her isteğini emir olarak görüp yerine getirmiş. Küçücük evlat bir rehbere ihtiyaç duyarken, rehberlik yapacak anne ve babanın kendine teslim olduğunu görünce, yürüyen çılgın ego haline dönüşmüş… Bu çocukların beyinleri büyüklenmeyecek kadar masum kalabilir mi? Şurası bir muhakkak; kişiliğimiz üzerindeki gedikler edep ile değil, hırsımız ile kapandıkça ihtiras canavarı bir kuşku yüklüyor zihinlere; “Gediklerimle birlikte fark edilirsem…”

Bütün amaç kendimizi saklamak en derinlerde… Üzeri; bilgi, başarı, elde edilecek makam ve para ile kapalı. Oysa bu kadar mı zorlaştı kendimiz ve çevremiz ile barışmak. Korkunç bir ifade olacak belki ama kendi iç dünyamız ile yüzleşip kendi halimizle barışmak bu kadar korkunç olduysa, tövbe eden sayımız ne de çok azalmış demektir. Çünkü her tövbenin derin merkezinde, kişinin kendini tüm eksiklikleri ile kabul edip yüzleşmesi, ardından itiraf etmesi ile başlar. Kişinin kendini itiraf ettiği anda kalbe doğan nurdur edep.

Oysa biz çocuklarımıza “yakışıklı, güzel, zeki, güçlü” gibi kavramlar dünyasında yaldızlı bir yalancı yaşam sunarsak, gerçekleri fark ettiğinde ilk terk edeceği liman kendisi olacaktır. Kişiselliğini olduğu gibi kabul onayı, değişim ve gelişim sürecinin birinci basamağıdır.

Kişiselliğini kabul, kişiliğinin farkında olmakla başlar. Kişiliğini fark edecek zaman verdik mi çocuklarımıza. Doğarken başladık ona şablon hayaller vermeye, yürüdüğünde istikamet verdik; cami yerine defile salonu kreşlere. Kelime dünyası gelişmedi çocuklarımızın, kelimeler yükledik kendilerine ait olmayan zihinlere. Ne kendilerini ifade edecek kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik hemen döktürüveriyor ezbere biriktirdiklerini.

Yapmak zorundalar;
Karşılaştırma baskısı yememek için,
Ebeveynleri tarafından dışlanmamak için,
Arkadaşları arasında yetersiz olmamak için,
Bilmediği zaman sınıfta tembeller grubuna girmemek için… Ve başaramadığında duygusal anlamda terk ediyorlar; önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sosyal yaşamı, okulunu…

Oysa başarının temeli çalışmak ise kalıcılığı ve geçerliliği edepten geçer. Edep ile çalışmak bir araya gelince kalpte nur dilde hikmet olur. Sadece gerektiği kadar konuşur, konuştuğu duyulunca kalpler huzur bulur. Çünkü evvela Allah lafzı celali ile başlar işe, her söylediğinin hesabını vereceği bilinci ile konuşur.

Zeka olayı günümüzdeki kadar patlamaya hazır dinamit gibi olmamıştı. Edep rafa kalktığından beri hiç bu kadar vitrinde süs olarak da kullanılmamıştı. Zeki görünüp bir de okul başarısı eklenince üstüne, erkekten geri kalmayan küfürler dökülmeye başladı kızların dillerinde.

Zeka olayı günümüzdeki kadar patlamaya hazır dinamit gibi olmamıştı. Edep rafa kalktığından beri hiç bu kadar vitrinde süs olarak da kullanılmamıştı. Zeki görünüp bir de okul başarısı eklenince üstüne, erkekten geri kalmayan küfürler dökülmeye başladı kızların dillerinde. Küfürlü konuşan kızın karakteri “girişken”, bu ortamdan sıkılan ve geri çekilen kızlarımızın karakteri “ezik” oldu.

Edepsizliğimize kılıf bile uydurduk: Özgüven

Sahi nedir bu özgüven… Herkeste bir özgüven tanımı var ama hiçbiri şuurlu bir Müslüman adabına uymuyor. Kendini her türlü durumda ifade ile savunmaya özgüven deniyor. Durum böyle olunca da çocuklar özgüvenli olmak için lak lak yarışına başlayınca, susarak konuşmanın adını bile duymuyor.

Dil ile konuşsam lâl olasım gelir,
Lâl ile sussam hâl olasım gelir,
Kalp ile titresem aşk olasım gelir,
Aşk dediğin kalp boşluğunda açan bir goncadır.

Çağımız, neslimiz, eğitimimiz… Koşullar değişti biliriz, biz de zikrederiz. Okula girince çocuk ilim talep ediyor. Baktılar ki çocuklar, ilimden kasıt matematik, fizik, kimya… Birde Kuran-ı Kerim dersi ekleyiverdiler yanına. Hocalar önde talebeler arkada cemaatle vakit namazları kıldıranlar bile var. Ancak sorunca oğluma;

“hocan olmasa gider miydin namaza”
“Hayır gitmezdim baba”
“Madem öyle sen bu namazı Allah Azze ve Celle’ye mi kıldın yoksa hocana mı?”
“Zor soru baba ama cevap vermeyeyim sen anla”
“Kılmasan ne olur evlat, ben izin alayım hocandan gitme bir daha Allah için olmayan namaza”
“Beni dışlarlar baba sokmazlar bir daha okula”…

Meselenin özü işte bu konuşma aralarında saklı. Tek dertleri iktidar reklamı adına “dindar nesil” afişleri oluşturmak isteyen hocalar, namazda istikamet saptırdıklarının farkında bile değiller. Bu da işin dindar tarafı. Oysa kalbe dokunmayı bilen hocalar, her iki cihanda saadete dalar. Ama dertleri saadet değil de otoriteye ben de sizdenim mesaj vermekse, hem neslin istikametini bozarlar hem kendi istikametlerini. Bu hocalara Şemsi Tebrizi’nin şu sözü ile yardım etmek isterim:

Hak yolunda ilerlemek, yürek işidir; akıl işi değil.Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil”

Sonuç olarak neslimizde utanma duygusu yerini gurur kırılması aldı. Gururu kırılan gençler “utandım” zannediyor. Hz. Ömer (ra) “Utancı giden kimsenin kalbi ölür.” buyuruyor.

Edep yerini hırs savaşları aldı. Birlikte aynı dönem sınava hazırlanan gençler birbirlerini kader yoldaşı değil, sınavda geçeceği rakip olarak görüyor. Hz. Ali (ra) “Edep aklın suretidir. En güzel edep güzel ahlaktır.” buyuruyor.

Adabın yerini bilgi aldı. Bilgisi, birde üstüne başarısı olan her genç, hür genç olma hakkını elde ediyor. Oysa edep bir gence yakışan en güzel kaftandır. Çünkü dışardan ferasetle bakan kişi, önce kaftanın içinde çarpan kalbi görür.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz