Ana Sayfa Milli Şuur 49. Sayı NEREYE GİDİYORUZ?

NEREYE GİDİYORUZ?

Bir gün eşimin iş yerinde otururken köylü bir amca geldi. Konuşurken oğlu geldi. Yaz tatili yaklaşmıştı. Amca “Kızım! Ben ve çocuğumun tatilimiz yok ki, çocuğum dinlenemiyor ki yazın tarlada çalışıyoruz”

138
0

Birkaç ay önce Nazilli’de boşanma aşamasındaki bir kişi eşi, akrabaları ve komşularını akşam yemeğinde tüfekle öldürdü. Kendi çocuğunun ve komşunun çocuğunun gözü önünde… Ki komşularının olayla hiçbir ilişkisi yokken, çocuklarının gözü önünde öldüler karı koca. Tanıyan herkes katil için “çok iyi bir insandı.” diyor.
Peki çok iyi bir insanı bir boşanma olayı nasıl bu hale getirdi? Neden kadınlarımız hep boşanmak istiyor? Neden erkekler boşanma aşamasında veya boşandıkları eşlerini öldürüyor? Neden bu kadar çok parçalanan aile var? İnsanlar neden birbirlerine karşı hiç hoşgörülü ve sabırlı değiller? Her parçalanan aileden geriye sorunlu çocuklar kalıyor halbuki…
İstekler sınırsız. İnsanlar şükürsüz. İnsanlar elde edilen nimetler konusunda hep kendinden daha iyi olana bakıyor. Şükür yok. Dostluklar, evlilikler iyi gün için. Birbirine tahammül yok, hoşgörü yok, sabır yok.
Çocuklarımız gençlerimiz tv’lerde gördükleri gibi bir hayat hayal ediyor ama gerçek hayat hiç tv’deki hayatlara benzemiyor. Bunalım ondan sonra başlıyor. Ev işi yapmak istemeyen kızlarımız, tv’de gördüğü kadar yakışıklı ve zengin olmayan kocasını boşamak istiyor.
Eşine evde yardım etmek istemeyen beylerimiz, yorulmadan para kazanmak istiyor ama çalışmak, zorlanmak gerekince işi bırakıyor, evine bakamıyor, evlilikler bitiyor, eşler öldürülüyor, çocuklar öldürülüyor, toplum olarak travma geçiriyoruz. Toplum olarak yaşam standardımız oldukça yükselmesine rağmen, kimse geldiği aşamadan memnun değil. Hep kendinden yaşam standardı olarak yükseğe, çalışma koşulları açısından en az çalışana odaklanılıyor. Kendi hayatları onlarla kıyaslanıyor.
Erkekler evlenirken çalışan eş arıyor. Artık bir kızın evlenebilmesi için mutlaka evine para getirebilmesi gerekiyor. Sonra çocuğuna bakamayan kadın, çocuğuna bakması için başka bir kadını çalıştırıyor ama işe giderken ne kadın mutlu, ne de annesi çalışan çocuk mutlu oluyor. Kadın hep kendini eksik, çocuğuna borçlu hissediyor. Anne, çocukta bu açlığı giderebilmek için en pahalı giysi, ayakkabı alıyor, çocuk da buna alışıyor. Anne ve babayı sadece maddi ihtiyaçlarını giderebilecek varlıklar, kullanabileceği varlıklar kabul ediyor; ihtiyaç duyduğu zaman, ebeveynlerini yanında bulamıyor. Ebeveynler daha çok, daha çok kazanmak için -ki bunu çocukları için yaptıklarını söylüyorlar- çocuklarının en özel zamanlarını kaçırıyor, sevinçlerini üzüntülerini onunla paylaşamıyorlar.
Böyle yetişen çocuklar, arkadaşları arasında maddi varlıkları ile değer kazanıyorlar. Çünkü anne-babadan onu öğreniyorlar. Markalar değer belirleyici oluyor.Bunlar, aslında çocukları mutlu etmiyor ama çocuklar maalesef başka bir değer de öğrenmemiş oluyorlar. Tatminsizlik hissi bugün toplumumuzda o kadar fazla ki uyuşturucu kullanımı, sigara kullanımı, alkol kullanımı çok artmış durumda. Helali haramı öğrenmemiş, çalışıp alın teri akmamış, hiç sorumluluk almamış bu insanlarımız boşluğa yuvarlanıyor. En önemli değer para oluyor.
Boş kalan insanlar boş işlerle uğraşıyor. Nefsini meşgul etmeyen insanı, nefsi meşgul ediyor. Tatminsiz, mutsuz, hoşnutsuz insanlar dolaşıyor etrafımızda. İnsanlar eşlerini, çocuklarını öldürüyor, intihar ediyorlar. Mutluluğun sadece maddi kazançta olmadığını, insanımıza; başarmanın, çalışmanın, paylaşmanın verdiği mutluluğunu tattırmalıyız. O zaman ne zararlı alışkanlıklar kalır, ne cinayetler, ne de hırsızlık…
Babacığım (rahmetli) belediye başkanıydı. Dört dönem ilçemizde belediye başkanlığı yaptı. Altı yıl da ilde idarecilik –ki orda da maaşını kendisine sorarak belirlemişlerdi- yaptı. Biz altı kardeştik. Maaşını o kadar düşük tutardı ki babacığım. Bizi okuttu, hepimizi meslek sahibi etti ama maaşıyla değil. Rahmetli annemle biz altı kardeş çiftçilik yapardık. Bütün tatillerimiz tarlada geçerdi. Hiç boş zamanımız olmazdı. Hepimiz de meslek sahibi, dürüst, ahlaklı insanlar olduk. Bundan dolayı da hiç gocunmadık. Allah annem ve babamdan razı olsun.
Bir gün eşimin iş yerinde otururken köylü bir amca geldi. Konuşurken oğlu geldi. Yaz tatili yaklaşmıştı. Amca “Kızım! Ben ve çocuğumun tatilimiz yok ki, çocuğum dinlenemiyor ki yazın tarlada çalışıyoruz” dedi. Amcaya “Biz de hep tarlada çalışarak okuduk. Hem kışın kafasıyla çalışıyor, yazın bedeniyle çalışacak. Bu da bir tür dinlenmedir. Çalışan insandan zarar gelmez amca, boş kalan insan her türlü zararlı şeyle uğraşır” deyince amca sevindi, mutlu oldu, yüzü güldü.
Toplum olarak okumuyoruz maalesef. En önemli eğitim aracımız tv’ler oldu. Her şeyin para olmadığını insanlarımıza anlatabilmek için özellikle tv’ler ile anlaşmalara gidilmeli. Çalışma ve üretmenin, insanın ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisini topluma anlatacak filmler çekilmeli. Çekirdek aile yapısında aile büyükleri ile büsbütün kopan çocuklar, hayat gailesi içindeki anne ve babalarından maalesef manevi değerlerimizi, ahlaki kurallarımızı öğrenemiyorlar. Sosyal medya ve tv’ler ise bize ait olmayan değerleri çocuklarımıza empoze ediyor haberimiz olmadan.
Hayatımızı sadece maddi kazançla biçimlendirmek o kadar yanlış ki; insan hakları diye, işçi hakları diye, çocuk hakları diye, kadın hakları diye hayatımızı hep sınırlıyor, hep maddi kazanç çerçevesinde hayatlarımızı şekillendirmeye çalışıyoruz. “Her işin bir maddi karşılığı olmalı” mantığı iyice yerleşti. Artık anne-babalara, çocukları para karşılığı bakıyor. Halbuki insan ”aldıkça” değil “verdikçe” mutlu oluyor, bunu bilimsel araştırmalar da destekliyor. Karşılık beklemeden bir şeyler yapmanın tadını, mutluluğunu unuttuk sanki toplum olarak.
İnsan ilişkilerimizde ölçümüz “Benim bu insandan ne kazancım olabilir?”, işimizde ölçümüz “En az işle ne kadar çok kazanabilirim?” oldukça; ne sağlıklı dostluklar ortaya çıkıyor, ne de işimizi bir adım ileri götürebiliyoruz. Halbuki insan ilişkilerimizde de işimizde de ” Allah rızasını kazanmak”, “en iyisini yapmak” olsa ölçümüz, her şey yerli yerine oturacak.


Bizim dinimiz toplum dini, yalnız yaşanılacak bir din değil. Paylaşma dini, “hep bana” dini değil. Ama bizler ne cami cemaatine gidiyoruz, ne de hayatımızı akraba, komşu, eş-dostla paylaşıyoruz artık. Hep övündüğümüz toplumsal dayanışmamız gittikçe zayıflıyor.
Boş kalan insanlar kabuklarına çekiliyor, toplumsal ilişkiler kopuyor, üretim azalıyor, yalnız insan çoğalıyor, ruh sağlıkları bozuluyor. Kimsenin komşusundan haberi olmuyor. İnsanlar bunalıma giriyor. Eskiden köylerde “imece” yapılırmış. İşler ortak yapılırmış. İnsanlar eminim kendi emekleri ile yaptıkları bu eserlere daha bir sahip çıkıyorlardı.
Şu anda toplumda görülen sorunların hemen hemen hepsi insanlarımızı boş bıraktığımız, meşgul edemediğimiz için ortaya çıkıyor. Zararlı alışkanlıkları olan bu insanları aktif olarak yaşamın içine dahil edebilirsek, bir şekilde üretimin, başarmanın hazzını yaşatabilirsek; ne uyuşturucu sorunumuz olacak, ne teknoloji bağımlılığı sorunumuz olacak. Toplumu aktif çalıştırabilirsek, öyle bir ortamda dayanışma artacak, paylaşım çoğalacak, dostluklar güçlenecek. İnsanımızı karşılıksız olarak bile dağlara ağaç dikmeye, yol kenarlarındaki otları temizlemeye; yol, okul gibi binalar yapmaya, çöp toplatmaya götürebiliriz bence. Tabii bunun için toplumsal bir bilinç, bir ortak akıl gerekiyor.
Bunun için bence, toplum olarak çalışma seferberliği düzenlemeliyiz. Maddi kazanç beklemeden sadece toplumsal dayanışma ve ruh sağlığımıza yeniden kavuşabilmek için bunu yapmak zorundayız. Çalışmanın, üretmenin hazzını çocuklarımıza, gençlerimize yaşatmalıyız. “Az”la da yaşanabileceğini ama “boş” yaşanamayacağını yeniden öğretmeliyiz.