İlim haddini bilmektir; insan öğrendikçe sınırlarını bilir. Ne kadar bilgiye sahip olduğunu, nasıl biri olduğunu, nasıl bir toplumda yaşadığını, medeniyetini, tarihini, toplumunu, bugününü ve yarınlar için neler yapması gerektiğini öğrenir.
İlmin amacı Yunus Emre’nin söylediği gibi öncelikle kendini bilmektir. Birey olarak kendi şahsiyetini tanıyarak tekâmüle ulaşmak için çabalamak ve toplumsal anlamda da kendi milli değerlerini, tarih ve medeniyetini bilmek ve bu değerlere birey olarak sağlayabileceği katkıları keşfedebilmektir. Ne yazık ki çağımızda eksen kayması yaşayan pek çok kavram gibi ilim de amacından ve anlamından uzaklaşmıştır. 21 yüzyıl Türkiye’sinde ilim kelimesi artık gençler arasında kullanılan bir kelime olmaktan çıkmış,“ilim edinme”,“ilimle meşgul” olma fiilleri yerini“okuma” ve “öğrenim görme” fiillerine bırakırken anlamsal düzlemde de ciddi oranda değişikliğe uğramıştır.

Allah’ın insanlara gönderdiği son dinin ilk emri “oku” dur. Ancak bu emir “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ilavesiyle beraber gelir ve okumanın nasılını ve niçinini ortaya koyar.Yani okumanın amacı yaratan Rabbinin adıyla okumaktır ve Rabbin rızasına ulaşmaktır. Bu minvalde hayatını ilme adayan bu uğurda yollara düşen büyük ilim adamlarını anlamamız kolaylaşmaktadır. Günümüze gelindiğinde ise durum çok farklılaşmaktadır. Bir gence önce “okuyor musun” ardından da “ne okuyorsun” soruları sorulurken “niçin okuyorsun” sorusu neredeyse hiç sorulmamaktadır. Çünkü amaç bellidir. Bu dönem iş için, para için, kariyer için ve herkes okuduğu için okunan bir dönemdir.
Zaten içlerinde bulundukları toplum ve sistem de gençlere bunu dayatmaktadır. Artık gençlerimiz; kendini bilmeden, kendi değerlerini ve gayesini öğrenmeden iş sahibi olma telaşı ile girdiği ve sadece bilgisinin sınandığı sınavlardan geçerek şahsına, karakterine ve yeteneklerine bakılmaksızın; sadece ezberindeki bilgilerle kazanabildiği bölümde okumaya mahkûmdur. Bu süreçte gencin ahlakı, yetenekleri, sınırları, şahsiyeti gibi olmazsa olmazlarımız mesabesindeki değerlerimizin hiç dikkate alınmaması ve sınav sonuçlarını hiç etkilemiyor olması endişe vericidir.

Mevcut eğitim sisteminde çocukları sevmeyen biri çocuk doktoru olabilirken konuşmayı sevmeyen biri sınavda başarılı olduğu için her gün saatlerce ders anlatması gereken bir öğretmen olabilir ya da pek çok sınavında kopya çeken, ödevlerini arkadaşlarına yaptıran, ahlak ve adalet duygusundan yoksun olarak yetişen birinin hakim ya da avukat olmasının önünde sınavlar açısından hiçbir engel bulunmamaktadır. Çünkü maalesef sistemimiz ahlaki değerleri ölçmekten, kişilik analizleri yapmaktan ve gençleri yetenek testlerine tabi tutmaktan çok uzak bir sistem olan test usulü ile insan eleyip okullara yerleştirmektedir.
Dünyadaki gelişmiş ülkelere bakıldığında ise, eğitim sistemlerine harcadıkları paranın ve bu alanda yaptıkları çalışmaların başarıları ile doğru orantıda olduğu gözler önündedir.Bu noktada daha idealist gençleri yetiştirme gayretinde oldukları ve hatta başka ülkelerdeki yetenekli gençleri kendi ülkelerine davet ettikleri bilinmektedir.

“Her şeyden önce tarihe damgasını vuran, dünyaya medeniyet, hak ve adalet getiren bir inanca sahibiz. Sahip olduğumuz bu inanç her ferdine, tüm dünyada adil bir sistem kuruluncaya, hak ve adalet tesis edilinceye kadar çalışmayı emretmektedir.”

Eğitimdeki en büyük eksikliğin gaye eksikliği ve kişiye göre doğru eğitimin verilmemesi olduğunu tespit etmekte gecikmeyen bu ülkeler, bu noktada da birbirinden farklı yöntemler geliştirmekte ve uygulamaktadır. Örneğin; 2. Dünya Savaşı’ndan çok büyük yaralar alarak çıkan Japonya günümüzün güçlü ülkelerinden biri olmasını eğitim sistemine borçludur. Bu noktaya gelebilmek için kullandığı yöntem oldukça etkileyicidir. Japonya’da okula başlamadan önce çocuklara manevi bir değer ve ülkü vermek gayesi ile Hiroşima gezdirilir. Atom bombası ile dehşet verici hale gelen bir şehrin görüntüleri üzerinden “eğer okumaz ve ülkenizi kalkındırmazsanız, güçlü bir ülke olmamız için çalışmazsanız yine aynı şeyleri yaşamak zorunda kalırız” denilmektedir. Böylelikle eğitim okula gidip gelme, bir şeyler öğrenme eyleminden çok daha derin ve ciddi bir manaya büründürülmektedir.

Ülkemizde ise “ kızım-oğlum okusun, doktor öğretmen, olsun parasını kazansın yeter” tarzındaki cümleler ile çocuklarımıza para ve meslek eksenli basit hedefler verilmektedir. Hâlbuki Türkiye Japonya’dan ya da diğer pek çok ülkeden çok daha büyük ülkülere sahip bir ülkedir. Her şeyden önce tarihe damgasını vuran, dünyaya medeniyet, hak ve adalet getiren bir inanca sahibiz. Sahip olduğumuz bu inanç her ferdine, tüm dünyada adil bir sistem kuruluncaya, hak ve adalet tesis edilinceye kadar çalışmayı emretmektedir. Bu ise ancak şuurlu bireyler yetiştirmekle mümkündür.

Eğitimcilerimiz çocuklarımıza, Türkiye’nin, ümmeti Muhammed’in(s.a.v) ve tüm insanlığın kurtuluşunun onların okumaları ve çok çalışmaları ile güçlü bir millete dönüşerek mümkün olacağını anlatmak mecburiyetindedirler. Çalışmayan, tembellik yapan bir gencin, bu yaptığının milletine ve değerlerine ihanet olduğunu anlatmak bir zarurettir. Beş yaşında cebir ve kimya öğrenen yirmi bir yaşında çağ kapatıp çağ açan ecdadın; yirmi yaşında hala “ne okusam, okuldan bir an evvel kurtulsam, rahat bir meslek sahibi olup kendimi kurtarsam, okul bitince kitapları ne yapsam” diyen torunlarının varlığı milletimiz için ciddi anlamda endişe verici ve acilen müdahale edilmesi gereken bir durumdur.

Bu ülkede eğitim kurumunun bile adı “Milli Eğitim” iken; eğitim sisteminin milli değerler ve gayelere hizmet etmekten bu kadar uzak olması kabul edilemez bir durumdur. Şuurlu her eğitimcinin en alt kademeden en üst kademeye kadar bu durumun vahametini acilen kavraması bilinçle hareket etmesi artık bir zarurettir. Kaybedilen zamanın ve gençliğin telafisi mümkün olmamakla beraber yeni nesiller ve geleceğimiz için bu değerler çerçevesinde hareket etmek hayati bir meseledir. Milletimizin ve insanlığın en önemli ve acil ihtiyacı şuurlu eğitimcilerin yetiştirdiği, yaratılış gayesinin farkında ve bu uğurda eylem kabiliyeti olan gençlerin yetiştirilmesidir. Bu vazifede özelde bireyler ve anne-babalar, genelde ise öğretmenler ve devlet adamları aynı şuurda planlı programlı ve ivedilikle hareket etmek mecburiyetindedirler.

Yarınlarının tarihinden daha şanlı olabilmesinin ilk ve en önemli şartı yetişmiş, yaratılış gayesinin farkında, milli ve manevi değerlerine bağlı bir nesle sahip olmasıdır. Bu ise ancak bu uğurda tüm varlığı ile mücadele etmesi ile mümkündür. Çünkü Allah çalışana vereceğini vadetmiştir ve muhakkak Allah vaadinden dönmeyecek olandır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz