Öğretmen köklü medeniyetimizin, ideal insan tasavvurumuzun ustasıdır. Öğretmen yeni yaşamın, geleceğimizin mimarı-kurucusudur. Toplumları ayakta tutan tek unsur eğitimdir. Geleceğini imar etmek isteyen milletler, okullarını düzgün tutmak zorundadır. Tarih dikkatle incelendiğinde görülecek tek hakikat; eğitime önem veren devletler ayakta kalmış, diğerleri payende olup gitmişlerdir.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de güçlü olmanın tek kuralı, üretim yapmaktır. Üretim yapabilmek için de üretici beyinlere ihtiyaç vardır. Anadolu tarihi incelendiğinde açıklıkla görülecektir ki; Selçuklular, Osmanlılar eğitimde iyi oldukları sürece siyasi ve askeri olarak başarılı olmuşlardır. Eğitim bozulmaya başlayınca millet, ordu, siyaset hep birlikte bozulmaya başlamıştır. Bugün dünyada askeri ve siyasi olarak güçlü olan devletler aynı zamanda eğitimde de güçlü olan ülkelerdir. Bunun hiçbir istisnası da yoktur. Askeri olarak güçlü olup uzun süre ayakta kalan tek bir medeniyet yoktur. Tarihe askeri “başarı” bırakan İskender ve Cengiz Han savaştıkları ülkeleri elde etmişlerdir. Lakin bu zaferlerini eğitimle taçlandıramadıkları için dünyanın büyük bir kısmını hegemonyalarına almalarına rağmen saltanatları çok kısa bir sürede yıkılmıştır.

Güçlü olmanın, dünyada söz sahibi olmanın, nitelikli insan yetiştirebilmenin en önemli unsuru “nitelikli eğitimciler”dir. Nitelikli eğitimciler yetiştirmek kolay bir iş değildir. Basit, ucuz ve acele yollarla, derme çatma bilgiler toplamayla ve günübirlik politikalarla başarılacak iş değildir. Her şeyden önce gelecek tahayyülümüzü ortaya koymalıyız. Yarınlardan neler bekliyoruz, geleceğimizi nerde tasarlıyoruz, hedeflerimiz ne, ideal öğrenci profilimiz ne, 50-100 yıl sonra hangi gelişmeler olabilir, öğrencilerimizde hangi insani değerler olmalı, öğrencilerimiz hangi somut becerilere sahip olmalı? Yani merhum üstadın dediği gibi: “ maarif davamızın felsefesi ne?”

Felsefemizi, toplumun tüm kesimlerinin katılacağı ve kararların ortak akılla alınacağı çalışmalarla belirlemeliyiz. Bu felsefenin ışığında bir yol haritası belirlemeliyiz. Eğitim, bir beka sorunudur.

Osmanlı Devleti’nde ilk öğretmen okulu 16 Mart 1848’te Darülmüallimin-Erkek Öğretmen Okulu adıyla açılır. Sonra bunun yanında 1870’te Darülmüallimat -Kız Öğretmen Okulu- açılır. Türkiye’mizin öğretmen yetiştirme hikâyesi de bu şekilde başlamıştır. Önceleri eski medreseler örnek alınarak yapılandırılmaya çalışılan eğitim sistemi çöküş hızlandığı için Avrupa temelli yapılmaya çalışılmıştır. Ancak zamanın şartları gereği başarılı olunamamıştır. Üstelik yapılan çalışmaların pek çoğu İstanbul ile sınırlı kalmıştır.

Felsefemizi, toplumun tüm kesimlerinin katılacağı ve kararların ortak akılla alınacağı çalışmalarla belirlemeliyiz. Bu felsefenin ışığında bir yol haritası belirlemeliyiz. Eğitim, bir beka sorunudur.

Cumhuriyet devrinde öğretmen yetiştirme çalışmalarımız hız kesmeden devam etmiştir. Öncelikle Tevhid-i Tedrisat kanunuyla farklı eğitim kurumları tekleştirilmiştir. 1926’da faaliyete giren ve 1932 yılında kapatılan Köy Öğretmen Okulları, özellikle kırsal kesimler için öğretmen ihtiyacının giderilmesi için çalışmıştır. Daha sonra askerliğini bitirmiş gençlerin “Eğitmen Kursu” olarak adlandırılan 8 aylık bir eğitim alarak köy öğretmeni olarak atanmasını öngören çalışmalar yapılmıştır (Ergün,1987). Bu uygulamanın ışığında daha sonra Köy Enstitüleri kurulmuştur. Şimdilerde kimilerinin öve öve kimilerinin söve söve bitiremediği Köy Enstitüleri, 1954 yılında dönüşüme uğrayana kadar öğretmen yetiştirme merkezleri olarak devam etmişlerdir. 1960 darbesinden sonra lise ve dengi okullardan mezun olan gençler “Yedek Subay Öğretmen” olarak görev yapmaya başlamışlardır. Geriye dönülüp bakıldığında bu yılların, nitelik sorununun nicelik sorununa kurban edildiği yıllar olarak değerlendirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

1970’li yıllar ise niteliğin hiçbir kıymetinin olmadığı yıllar olarak tarihe geçtiğini görüyoruz. Bu dönemde mektupla yetiştirilen öğretmen çeşidinden tutun da 3 aylık eğitimlerle öğretmen olmaya kadar değişik uygulamalar icra edilmiştir.

YÖK’ün kurulmasından sonra öğretmen yetiştirme işi üniversitelere devredilmiştir. 1998 yılından itibaren öğretmen yetiştirmede tek kurum olarak, eğitim fakülteleri belirlenmiştir. 1998, 2006 ve 2009 yıllarında öğretmen yetiştirmenin esaslarında değişikliklere gidilmiştir. Programlar revize edilmiş, çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Eğitim fakülteleri öğretmen yetiştirmenin temel kurumları olsa da Fen Edebiyat Fakültelerinden veya diğer bazı fakültelerden mezun olanlara formasyon kursları verilmek suretiyle halen öğretmen atamaları yapılmaktadır. Günümüzde sayıları 450 bini bulan öğretmen adayı mevcut olup hemen hepsi de devletten iş beklemektedir. Üstelik bu yığılma her geçen gün artmaktadır.

Tüm yapılanlar değerlendirildiğinde yaklaşık 200 yıllık öğretmen yetiştirme serüvenimizde henüz kendimize ait bir sistem oluşturamadığımızı üzülerek beyan etmek durumundayız. Oysa muasır medeniyete yön verme isteği öncelikle bir ideal işidir ve bir düşünce yenilenmesi gerektirir. Önüne hedefler koymak, bu hedeflere ulaşma işidir eğitim. İdeale ulaşma isteği, tüm yönleriyle nitelikli bireye dayanır. Nitelikli birey; her argümanı işleyerek, doğaya, çevreye ve maddeye şekil verendir. Tüm kazanımlar onun çalışmasının eseridir.

Ülkemizde maddeyi işleyenlere verilen önem, maddeyi işleyecek olan bireyleri, sistemleri yetiştirenlere neden verilmez? Geleceğimizi belirleyecek olan öğretmenlerimizin nitelikli olarak yetiştirilmesi için neden hala bir sistem belirleyemiyoruz, yoksa eğitim bize bırakılamayacak kadar önemli mi görülüyor üst akıl tarafından?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz