Şeyhülislam, Müslümanların şer’i konularda veya dinle alakalı diğer mevzularda karşılaştıkları sorunlara dönemin hükümdarına göre değil, Kur’an ve Sünnete göre çözüm bulmaya çalışan, sorulan suallerle alakalı olarak İslami kaideler çerçevesinde cevap veren, İslam devletinin manevi kanun koyucusudur.1 İslam dini adalet dediğimiz kavramın en iyi ve güzelini getirdiği için bu makam gayrimüslimlerin arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için de bir çıkış kapısıydı. Kiliselerdeki seçim ihtilaflarını halletmek için bile bu makama başvurulmuş, bu sorunlar hakkında dahi şeyhülislamların fetva verdiği, Osmanlı kadı sicillerinde görülmüştür.

Osmanlı Devleti’nde ve diğer İslam devletlerinde kadılık ve müftülük makamının zirvesi şeyhülislamlık olmuştur. Bu makama tarih boyunca erkeklerden atama yapılmış, bayanlar yalnızca eşlerinin yanında gittikleri yerde bölgenin hatun tebaası ile ilgilenip eşlerine danışarak onların suallerine cevap vermiş, onlara okuma yazma, temel matematik bilgisi ve Kuran-ı Kerim öğretmiş, ayrıca dinî bilgiler vermişlerdir. Ama bir müftü, kadı veya şeyhülislam hüviyetinde değil sadece bölgede görev alan memurun eşi olarak…

İlmiye sınıfı mensupları arasında şeyhülislam, Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilatının veziriazamdan sonra en yetkili devlet adamı idi. Padişah tarafından manevi anlamda birinci dereceden gerektiğinde kanun hükmünde fetva yayınlamak ile yükümlü makam idi ve fetvalar Hanefi mezhebine göre verilirdi. Veziriazam ise devlet işlerinde dünyevi yani genel manada siyasi yönden sorumlu idi. Şeyhülislamlar yapılan işlerde hem dünyevi hem de manevi yönden sorumlu idiler çünkü Osmanlı devlet adamları yedi asra yakın zaman boyunca bir işi icra ederken katiyen fetvasız bir adım dahi atmazlardı.

Osmanlı Devleti’nde ilk şeyhülislamlık makamının çıkışı, II. Murat’ın saltanatı zamanında 1425’te ulema arasında ön plana çıkan ve kendine hiyerarşide öncelik tanınan Molla Şemseddin Fenari’nin tayini ile bir fetva makamı olarak ortaya çıkmıştır.

Müftü ve kadı olmak için medrese eğitimini tamamlayanlar payelerine uygun sancak ve kazalarda müftü ve kadı olarak görev yaparlar, buralarda halka öğretmenlik ve yol göstericilik görevini de üstlenirlerdi. İftâ (müftü) yolunu seçenler de başkent müftüsü şeyhülislamın idaresinde sancak ve kazalarda müftülük görevini yürütürlerdi ve gittiği sancak eyalet ve kazalarda tecrübe edinirler, insanların itimat ettiği şahsiyetler konumuna gelirilerdi. Yani geleceğin şeyhülislamları çok iyi derecede güven kazanmış olarak ve tam manası ile İslam dininin şeri hükümler dediğimiz bilgilerini öğrenerek kendilerini geliştirirlerdi. Kadılar da zamanla büyükşehir kadısı olduktan sonra şeyhülislamlığa geçebilirdi. Kadılar da kültürel hükümlere şeri kanunlara hâkimdi.

Osmanlı Devleti’nde ilk şeyhülislamlık makamının çıkışı, II. Murat’ın saltanatı zamanında 1425’te ulema arasında ön plana çıkan ve kendine hiyerarşide öncelik tanınan Molla Şemseddin Fenari’nin tayini ile bir fetva makamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihten önce Osmanlı Devleti’nde şeyhülislamlık makamı oluşmamıştı. Bunun yerine kadılar ve müftüler görev yapıyordu veya dönemin ileri gelen âlim veya şeyhleri görev alırdı.

İlk Osmanlı kadısı Dursun Fakih’tir. Moğolların önünden kaçıp gelen birçok insan olmuştu. Anadolu’ya gelenler arasında olan Karamanlı Dursun Fakih de Osmanlı Devleti ailesine katılmıştır. 15. yüzyılda mütevazı bir makam olarak ortaya çıkan Osmanlının ilmiye sınıfı mensubu şeyhülislamlığın mertebesi, zamanla devletin ihtişam kazanmasıyla eş zamanlı olarak yükselmiştir. 16. yüzyılda Zembilli Ali Efendi, İbni Kemal Paşa ve Ebu’s-Suud Efendi devirlerinde yükselerek şeyhülislamlık makamı oluştuğu günden kaldırılacağı güne kadar geçecek zaman içinde en yüksek mertebeye ulaşmış, halkın ve hakkın savunucusu olmuştur.

Şeyhülislamlık makamının ilk basamağı olan müftülük ve kadılık müessesesi halka sadece dinî eğitimde yardımcı olmamıştır. Halka okuma yazma vb. ilimleri ücretsiz olarak öğretmiştir. Bunun yanında müftülerin hanımları tebaanın hanımlarına ve kız çocuklarına gerekli eğitimi ve bilgiyi vermiş, katiyen fetva verme makamında bulunmamışlardır ve günümüzde uygulamaya konan kadınların fetva makamına getirilmesinin hiçbir İslam devletinde örneği yoktur. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki Osmanlıda kadınlar İslam’dan uzaklaştırılmamış ve gayet yüksek İslami bilgiye sahip olarak yetişmişler, sadece ön planda yani vitrinde olmamışlardır. Bu da İslam’ın kadına verdiği önemi gösterir ki nasıl mücevheri saklar herkese göstermez isek kadın da değerli olduğu için gösterilmemiştir. Tüm bunların yanında günümüz kitaplarında yazan şeyhülislamlığın babadan oğula geçmesi meselesine gelince bu konu kötü yorumlarla halkımızı yanıltıcı konulara dönüşmüştür. Bunun aksine ikinci Murad zamanında ilmi teşvik ve ulemayı taltif için tanınan birtakım imtiyazlar, daha sonraki devirlerde bütün ulema çocuklarına da tanınmıştır. Bütün bunların ötesinde ilmiye sınıfının sahip olduğu en büyük ayrıcalık Osmanlı tebaası içinde sahip oldukları itibar ve güvendir. Ne yazık ki günümüzde okuldaki öğretmenin de din görevlilerimizin de itibarı yok olmaya başlamıştır.

İlmiye mesleğinin babadan oğullara ve torunlara geçmesinin bir gelenek hâlini alması birçok köklü ailenin oluşmasına neden olmuştur. Bu da o devirde basılmış eserin olmaması yani kitaba vesaire ulaşmak zor olduğu için insanların işini kolaylaştırıp bu ilim ailelerinin evlerinde kütüphaneler oluşmasını sağlamıştır ki bu sistem kötü değil ancak zamanla yorulduğu da bir gerçektir. Osmanlı Devleti eğitim sisteminin yüzyıllarca çok canlı bir şekilde yaşamasını sağlamış ve gelecek asırları etkilemesini sağlamıştır. İlmiye mesleğinin bu şekilde babadan oğula intikali ve ailelerin teşekkülü, ilmiye sınıfına adım atacak kişinin çocukluğundan itibaren ilim ortamında gelişmesine, dönemim koşulları itibari ile zor ulaşılan kitap ve kütüphane gibi birtakım mesleki kaynaklara ulaşabilmesine fayda sağlamıştı. Ancak Osmanlı Devleti’ninson dönemlerinde ise zamanla hak etmeyenlerin paye almasına da sebep olmuştur.2

Medreseden mezun olan talebe müderrislik veya kadılık görevlerine atanabilmek için Anadolu’da görev yapmak istiyorsa Anadolu kazaskerinin, Rumeli’de görev almak istiyorsa Rumeli kazaskerinin belirli günlerdeki meclisine devam ederdi. İsmini matlab adı verilen rûznâmeye (mülazemet defteri) kaydettirirdi. Adını kaydettirenlere mülazım, mülazımların mesleki staj ve bekleme sürelerine de mülazemet adı verilirdi. Kaydolan mülazımlar mesleki staj ve bekleme sürelerine yani görev alıncaya kadar geçen süreye de nevbet denirdi. Bu sistem Kanuni devrinde sultanın emri ile Ebu’s-Suud Efendi tarafından belirli düzene koyulmuştur. Nedeni medrese mezunun sayısının artmasıdır ve bu düzenlemeyle ilmiye sınıfına ait görevlerin her biri için belirli kontenjanlar belirlemiş yani günümüzdeki gibi binlerce kişi üniversite mezunu olup işsiz kalmamış ve yedi senede bir mülazemet usulü kanun haline gelmiştir. Böylece şeyhülislam, büyükşehir kadılıkları ve büyükşehir müftülükleri belirli sayıda öğrenciyi mülazım yaparlardı. Bu öğrenciler zamanla yükselerek şeyhülislam olurlardı. Tabi ki şeyhülislamlık makamına ise atamayı padişah yapardı. Bu makamdakilerin gerçekten ehliyet sahibi âlim kimseler olması tercih edilirdi.1574’ten itibaren şeyhülislamlar ilmiye sınıfının başkanı oldular ve bütün kadılar, müftüler ve medrese yani günümüz üniversite hocaları dahi şeyhülislamların emrine verildi. Müftülükte ve kadılıkta yeteri kadar tecrübe ve liyakat kazanarak şeyhülislam olan şahsı saraydan on beş kadar görevli gelip sadrazama götürür ve sadrazam ise şeyhülislamı padişahın huzuruna çıkarır ve sultan dine ve ilme duyduğu saygıdan dolayı ayakta karşılardı. Şeyhülislamı ve feribeyda denilen beyaz çuha kaplı erkân samur kürkü giydirmek sureti ile tayin işlemi gerçekleştirilirdi.

Osmanlı’da veziriazam olmak için tahsil aranmazdı fakat şeyhülislam olmak hatta bunun ilk basamağı olan kadılık, müftülük ve müderrislik için bile medreselerin en yükseğini bitirmiş olmak gerekirdi.

Osmanlıda görev almış şeyhülislamların bir kısmı verdiği fetvaları kitap hâline getirmiş, bir kısım da getirmemiş ancak arşiv belgesi hâlinde hâlen birçoğu Süleymaniye olmak üzere muhafaza edilmektedir. Osmanlı şeyhülislamlarında ve onların en alt tabakası kadılar ve müftüler dahil olmak üzere haraç ve yolsuzluk olaylarına çok az rastlanmıştır. Bu tür olaylara okyanusta yağmur tanesi diyebileceğimiz kadar az rastlanmış, bu da bize buralarda görev alanların gerçekten halktan aldıkları itimadın kanıtı olmuştur. Bunun yanında işinin ehli kişilerin atandığını göstermiş, davalar kısa sürede çözüme bağlanmış ve ülke içinde fetvalarda çift başlılık olmamış hatta İslam âlemi bu durumdan olumlu etkilenmiştir. İslam birliği kurulmuş, harici tehditler bu birlik sayesinde bertaraf edilmiştir. Kısaca bu makam Hz Ömer’in adaletini ve peygamberin sünnetini ve Rabb’imizin kitabındaki emirleri kadına veya erkeğe göre değil rabbimiz ne diayorsa ona göre uygulayan çok ulvi bir makam olmuştur.

Dinî fetva ve eğitim makamı şeyhülislamlık cumhuriyetin ilanı ile ilga edilmiş ve günümüzde yaşanan sıkıntıların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Çareyi kendimizde aramak yerine el âlemde aramak, gene başımıza dert açmış; yıllar süren davalar, çift başlı fetvalar; torpil uleması insanların doğmasına neden olmuştur.

  1. Kılıç, Ümit:Osmanlı Teşkilat tarihi, s.304,Ankara 2012.
  2. Kılıç, Ümit:Osmanlı Teşkilat Tarihi, s.305,Ankara 2012

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz