Ana Sayfa Milli Şuur 52. Sayı ÖZEL OKUL GERÇEĞİ

ÖZEL OKUL GERÇEĞİ

171
0

Konforlu yaşam hayallerinin gelecek kaygısıyla süpürüldüğü ülke gerçeğinin tam ortasında bulunmanın zaruriyetini yaşıyoruz.
Özel okul, yaklaşık on beş yıl öncesine kadar paralı sınıfın kendi yaşam tarzına uygun kişilerin kulüp edasıyla bir araya gelmesi ile oluşturdukları kurumlardı. Bunların, parasal gücün verdiği imkânlar ile devlet okullarının veremediği imkânlara kavuşmayı amaçladıklarını zannederdik.Aralarında, disiplin sağlamaya çalışan hocalara “Senin maaşını benim babam veriyor!” diyebilecek kadar hadsiz öğrencileri de görünce durumun fiziksel kalite kadar, şuur kalitesini de içinde barındırması gerçeği ile karşı karşıya kaldık.
Öğrencilerin tamamını kastetmiyoruz, elbette aralarında zenginliğin hakkını veren bir aileye mensup, çok kaliteli eğitim görmüş ve görmeye de devam eden gençlerimiz de var çok şükür.
Özel okul uygulamalarının “eğitimde fırsat eşitliği”ni tam ortasından parçalıyor olması bir yana, toplumdaki ortalama eğitim başarısının üzerinde özel bir başarı gösterememesi olayın daha derin boyutlarda gözden geçirilmesi gerektiği inancı doğurmaktadır. Çok uzatmadan varılması gereken sonucu -en azından benim açımdan- hemen belirtmeliyim ki, okulların fiziksel imkânları ne kadar en son model teknoloji ile donatılmış olursa olsun, öğretmen ve öğrenci ruhundaki şuur donanım kalitesi kendini sürekli yenileyen bir enerji hâlini almadan ülkenin katma değerine bir emek sunamaz.
Burada karşımıza manevi ve kültürel anlamda iki sorun çıkıyor: Kültür ve şuur faktörleri.
Kültür ve şuurun insan duruşundaki adını “nitelik” olarak tanımlarsak eğer, karşımıza nitelik yönüyle hiç de yeterli olmadığı her alanda belli olan bir nesil ile karşı karşıya kaldığımızı fark ederiz. Gerek MEB gerek MEB’e bağlı özel eğitimkurumlarının hepsinin amacı nitelikli insan yetiştirmek.
Cumhuriyet tarihimizle birlikte Osmanlının devamı olarak süregelen nitelikli insan yetiştirme amacımız MEB için siyasi slogan, Özel Okullar için reklam afişi olmaktan öteye geçemeyince sahneye “öz güven” adına şımarık bir eğitim çocuğunu çıkartmış oldular. Küstahlığın, ağzına geleni söylemenin, büyüklerine karşı fütursuzca hareket etmenin adına “özgüven” denince, insanı üretim için harekete geçiren “edep” sahipsiz, öksüz, yetim kaldı. Her şey yaklaşık on beş yıl önce özgüvenin sahne alması ile başladı.
Hatta iş o hâle geldi ki özel okullardaki reklam uygulamaları, çocuğunu özel okula gönderemeyen velilerde de bir özenti hâlini alarak ithal edilmiş ama deneysel gözlemi yapılmamış birçok bilgi, gerçek ve sosyal kimliğimizin bir parçasıymış gibi anne babalara yerleştirilmeye başlandı. Bu tuzağa maalesef şuurlu olarak gördüğümüz birçok rehber ve psikolog olarak çalışanlar da dâhil oldu.
Durumu hemen bir örnek ile açıklamaya çalışalım: İlkokul birinci sınıf çocuklarında çocuğun okul ödevlerine ve okuma yazma programına uyum sağlaması için annenin babanın bütün işlerini bırakıp akşam olunca çocukla beraber çalışması ya da çocuk ders çalışıyorsa ebeveynlerinde kitap okuyarak çocuklarla birlikte ders çalışıyor havasına girmesi, tavsiye ediliyor. En kısa ifade ile anlatırsam eğer çocuğun öğrenci kimliği oluşturması dış etmenlere bağlı kalırken ebeveynin çocuğun varlığına bağlı kalması ergenliğin ilk yıllarından yetişkinlik hayatını da içine alacak şekilde dayanıksızlık, terk edilme, güvensizlik veya suiistimal şemalarının tetiklenmesine veya doğmasına sebep olacaktır.
Tanıdık bir diğer örnek “Çocuklarınızla arkadaş olun.” önerisi. Birkaç yıl bu öneri birilerinin sosyal deneyi olarak toplumda gözlendi. Ortaya anne baba rol karmaşası arasında, kim olduğuna dair tanım yapmakta zorlanan, kimlik arayışında bir gençlik çıktı.
Bu türden örnekler gösteriyor ki eğitim alanında kendi Millî Görüş projelerimizi hayata geçiremezsek başka kültürlere ait eğitim disiplinlerinin sosyal deney sahası hâline geliveriyoruz. Oysa gerek hadis kaynaklarımızda gerekse Hz. Ali’den (ra) rivayet edilen insan fıtratına dolayısıyla psikolojik kodlarına en uygun tavsiye hazinelerimiz var. Her biri mucizevi bilgi değeri taşıyan “Çocuklarınızla 7 yaşına kadar oynayın; 15 yaşına kadar onlarla arkadaş olun, 15 yaşından sonra ise istişare edin.” sözünü Hz. Ali (ra) bize miras bırakırken çerçeveli duvar süsü olarak kullanalım diye bırakmadığını eminim her Müslüman bilir.
Verilen bu örneklerin ışığında basit bir siyasi slogandan, janjanlı bir reklam uygulamasının ardından toplumsal olarak gençliğin şuurunda nasıl bir infial meydana geldiğini tasavvur etmenizi öneririm.
Kültür ve şuur anlamındaki bir diğer erozyon Müslüman bir ülke olarak İslam şuurumuzda gerçekleşmektedir. Artık Cuma namazına giden gençliğimizin sayısında bir artış olduğunu kabul edebiliriz. Bu artışla birlikte kadınların giydikleri pantolondan giymiş, kulağı küpeli, saçları tokalı geleceğin “androjen toplum” neslinin temellerini oluşturan genç sayısının da artması gözlerden kaçmıyor.
Bu duruma, derdi sadece sınav kazandırmak ve para kazanmak olan özel okulların da katkısının olabileceğini kabul etmek gerekir. Yakından bildiğim birçok özel okul öğrencileri ile birlikte Cuma namazı kılmasına rağmen namazın insan ruhuna kattığı şuur inceliğini anlatan faaliyetlerinin olmaması gerçek anlamda başarı kaygısından doğan gafletten başka bir gerekçe ile açıklanamaz. Gençlerin (delikanlıların) kulağına taktıkları küpeye yorum ve açıklık getirmekten çekinen özel okul din dersleri öğretmenlerini tanımış olmak, dinî hassasiyetlerimizin sosyal önceliği konusunda çok da iç açıcı bir görüntü vermiyor.
Mekkeli müşriklerin içinde de bir kısmının namaz kılması gibi-“Onların Kâbe yanındaki namazları da ıslık çalmadan ve el çırpmadan başka bir şey değildi.” (Enfal, 8/35) ayeti ile sabit olduğu üzere- ıslık ve el çırpmadan başka bir şey değilken bizi bekleyen tehlike gelecek zamanlarda camilerimizde kılınacak namazında bize nebevi sünnetten miras kalan şeklinden bağımsız yeni bir tarif almasıdır. Şuur ve eksen kaymasında “özel” veya “devlet” eğitiminin katkıları konulu bir panel ve inceleme yapmanın tamda zamanıdır.
Eğitimin çalışma sahası insanın yaşam alanıdır, hedefi insandır; insandaki bedensel, zihinsel, kalbi, ruhi ve akli mekanizmaları potansiyeline uygun geliştirmektir. Önceki yazılarımdan itibaren hep belirtmeye çalıştığım gerçek ise biz, dünyada esen kapitalizmin emperyal fırtınasında çocuklarımızı sadece zihin ve beden anlamında geliştirirken onların insan olmasına vesile olan kalp, ruh ve akıl mekanizmalarının varlığını bile unuttuk, belki de kasıtlı olarak unutturulduk. Ayrıca uygulanan eğitim sisteminin de zihinsel anlamda yeteneklerimizi ne kadar geliştirdiği tartışılır.
Bu durum karşısında özel okula parasını veren bir ebeveynin, karşılığında test başarısını görmek istemesi doğal görülürken çocuğun et ve kemikten bir robot hâline geldiği belki de artık hiç fark edilmeyecektir. Çünkü toplumun önceliği kalp şuurlanması yerine zihinsel etkinlerle sınav soru çözen öğrenciye sahip olmak.
Böylesine bir girdabın içinde olduğumuza işaret eden zihinsel uyarımı, kalbi uyanışı, ruhsal paylaşımı sağlayan kanaat önderlerimiz yok artık. Ya birçoğunu kaybettik – Yeri gelmişken bu önderlerimizden biri olarak kabul ettiğim Mehmet Şevki Eygi Hocamızı rahmet ve minnetle anıyorum.- ya da hayatta olanlar sokağa çıkamayacak kadar sokağın arsızlığından saklanır hâle gelmişler. Öz güven(!) sahibi bir toplum olarak bu türden kişilere çok kolay bir şekilde “Sana ne?” diyebiliyoruz. Sözüm ona “birey” olmuş oluyoruz.

Çok yazık! Soru çözen neslimiz bir derece oluştu ama “sorun çözen” neslin son damlalarını da kıymetlerini bilmeden kurutuyoruz. Neslimiz soru çözüyor ama sorun çözemiyor artık.
Biz; toplumsal şuur ve kültüre, eğitimin katkısını anlamaya ve özel okulların bu oluşumun içindeki yerini incelemeye çalışırken ebeveyn, öğrenci ev ve okuldan daha önemli olanı öğretmenlerimizi unutmayalım. Meseleye sadece özel okul açısından yaklaştığım için devlet okulundaki “147 hattı” ile sessizlik hipnozuna girmiş kardeşlerimden bahsetmeyeceğim. Şuurlu bir nesil ancak şuurlu öğretmenler ve şuurlu ebeveynler tarafından yetiştirilir. KPSS sınavını kazanamadığı için özel okullarda devlet maaşından çok az bir maaşla çalıştırılmaya mahkum bırakılan (geneli için durum böyle), sınavı kazanmış olsa bile kadrolu değil sözleşmeli olarak çalışmak zorunda olan bir öğretmen grubunun özel okula mecbur kalarak çalışması düşük motivasyon sebebidir.
Okulun ve ebeveynin yüksek beklentilerinin, motivasyonu düşük öğretmenler tarafından karşılanmaya çalışılması ise büyük bir çelişkidir. Gelirden kastımız kendi evlerine, konforlu arabalara sahip olacak bir maddi kazanç tabii ki değil. Okulun dışında ek iş yapmak zorunda kalmaları toplumun özel ders ihtiyaç talebinin varlığını gösteriyor. Kapatılan dershanelerin yeri, özel ders talebi ile farklı şekilde dolmaya devam ediyor. Öğretmenlerimiz ise bu açıktan meydana gelen talebi ek iş fırsatı olarak değerlendiriyor. Çünkü kazancı bir ev geçimine yetmiyor.
Kaygısı dünyalık başarı olan veli ve okul grubunun bir araya gelmesi ile birlikte zihinlerde gerçek anlamda, öncelikle iş garantisi, yüksek gelir, kariyer, makam, otoriter güç gibi tamamen neslin geçim kaygısı üzerine kurgulanmış savaş zihinlerde başlamıştır artık, hem de barışı ve geri dönüşü olmayacak bir kararlılıkla.
Çünkü her yıl üniversite sınavına giren 2 milyon 600 bin öğrenciden ilk 25 bini neredeyse beklemeden iş bulma garantisi olacak olan bölümlere, sonraki 150 bine kadar olan dilim ise sıralama puanına göre kalan bölümlere yerleşiyor. Anne babalar mevcut ülke şartları içinde çocuklarının hangi şartta olursa olsun, gerek girişim gerek zanaat gerekse tarım ve hayvancılık dâhil olmak üzere pek çok dalda iş kurma veya bulma imkanlarının olduğuna inanmıyor. İşte bu gerçeğin yüklemiş olduğu panik tetiklemeler ebeveynlerin elinde imkan olmasa bile maalesef eğitim kredisi kullanarak çocuklarını özel okullara göndermelerine sebep oluyor. Artık okullarda “Senin maaşını benim babam veriyor hoca!” diyen hadsiz öğrenci modelinden “Bana özel ders verir misin?” diyen öğrenci modeline geçmiş bulunmaktayız.
Eğitim faaliyetlerimiz “devr-i âlem” modunda bu şekilde devam eder gider, ta ki kendi Millî Görüş Eğitim Modelimizin projesini ortaya koyuncaya kadar.