Ana Sayfa Milli Şuur 52. Sayı ÖZGÜRLÜK GERÇEKTEN ÖZGÜRLÜK MÜ?

ÖZGÜRLÜK GERÇEKTEN ÖZGÜRLÜK MÜ?

231
0

Günümüzde özgürlük; medyanın diziler, reklamlar ve TV programları aracılığıyla insanlara mutlu bir hayatın yolunu açan; model alınacak, özenilecek, adeta bütün sıkıntılardan kurtaracak bir iksir gibi sunduğu ve sorgulamaksızın benimsetmek gayesiyle yücelttiği bir kavramdır. Özellikle yaşadığımız şu son çeyrek yüzyıla baktığımızda bu konuda da büyük mesafeler kat ettiklerine üzülerek şahit olmaktayız. Bu tesirle gençlerimizde ve kadınlarımızda bir özgürlük sevdası aldı başını gidiyor.
Irkçı emperyalizmin hemen hemen tüm dünyada her alanda hâkim kıldığı neo-liberal politikalar; daima kazanmak, zengin olmak, ön planda olmak ve amaca ulaşmak için her yolu meşrû kabul etme” anlayışını zihinlere yerleştirmiştir. Bunu başarabilmek için kullandığı en etkili vasıta ise medya gücünü kullanmaktır. Medyanın kullandığı en etkili silah ise garabet bir “özgürlük” kavramı olmuştur. Bu garabet özgürlük anlayışını yerleştirmenin önündeki en büyük engel ise ahlaki ve manevi değerlerdir. Öyleyse ahlâki ve insanî yoldan sapmasına rağmen hep kazananın “iyi” insan olarak tanımlanması gerekir ki bu engel yıkılabilsin. Daima kazanmak ve zengin olmak da ancak tüketim aracılığıyla ulaşılabilecek bir durumdur. O halde insanlık bir tüketim toplumuna dönüştürülmelidir.
Tüketim toplumlarında insana ve insan hayatına dair her değer bir meta olarak pazara sürülebilir. İnsanlara daha fazla tükettirebilmek için hangi değerlerden, nasıl yararlanılması gerektiği, büyük şirketlerin bütçelerinden ayrılan korkunç miktarlarda paraların desteğinde önemli bir çalışma konusu olmuştur. Çünkü tüketiciler birçok marka ve ürünü satın almaya onların somut işlevlerinin ötesinde, psikolojik yönlendirmelerle ikna edilebilmektedir.
Irkçı emperyalizmin medya yoluyla sunduğu -içerisinde şöhret olmuş markalara ve kapitallere esareti barındıran- garabet özgürlük anlayışını en kolayca kabul ettirebileceğini gözüne kestirdiği kitle ise kadınlar ve gençlerdir.
Sahi günümüz gençlerinin ve kadınlarının özgürlük adına istedikleri şey nedir? Hiçbir otoritenin düşünce ve davranışlarını kısıtlamaması, ya da emir veya yasaklamada bulunmaması değil mi? Kadın özgür ve para kazanan güçlü bir fert olmalı ki, istediği marka ve ürünü dilediği gibi satın alabilsin, herkesten farklı olduğunu ele âleme özgürce gösterebilsin. İstediği tatile istediği gibi gitsin ki herkesin yapmaya cesaret edemediğini özgürce nasıl yapabildiğini cümle âlem görsün. Gençler özgür olmalı ki ebeveynlerinin kendilerinden uymasını istedikleri inanç değerleri ve gelenekler yıkılsın. Çünkü olanla idare etmeyi, şükretmeyi, kanaat etmeyi, başkasında olana göz dikmemeyi telkin eden iman ve gelenekler tüketimin, dolayısıyla sömürünün önündeki en büyük engeli teşkil etmektedir.
Hâlbuki Kur’an bize asıl özgürlüğün Allah’a kullukta olduğunu İmrân’ın karısının (Hz. Meryem’in annesi) lisanından aktarıyor. “İmran’ın karısı: “Rabbim! Karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur.Şüphesiz sen işitensin, bilensin.” demişti.” (Âl-i İmran; 35)
İşte görüldüğü gibi ırkçı emperyalizmin günümüzde medya yoluyla telkin ettiği özgürlük tezgâhı Allah’a kulluk gibi bir özgürlükten uzaklaştırıp insanları kendine köle yapma gayesinden başka bir şey değildir.
Yıkılan bu geleneğin enkazı altında kalmış kadınlarımız ve gençlerimiz aslında nasıl bir esarete mahkûm edildiklerinin farkında bile değiller. Kocasının durumundan dolayı kızına; “Kızım sana başka koca mı yok? Şu sümsüğün kahrını ne diye çekip duruyorsun?” diye kendince akıl öğreten annenin özgürlük anlayışı bu hakikatten ne kadar uzak!
Ya kendisinden habersiz telefonunu kurcalayan kocasına “Benim özelime karışamazsın.” diye çıkışan kadının özgürlük anlayışı… Evlendikten sonra anne-babasıyla beraber yaşamak istemeyen, daha ilk evlilik teklifinde bulunurken müstakbel eşinin önünde yere diz çöküp “Benimle evlenir misin?” diyen kocaların özgürlükten anladıkları gerçekten özgürlük müdür?
Türk Dil Kurumu’nun özgürlük tarifi ise, bizi bir başka boyuttan özgürlüğe bakmaya yöneltiyor. TDK özgürlüğü şu cümlelerle tarif ediyor: “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet…” Türk Dil Kurumu özgürlüğü tarif etmesine böyle tarif ediyor da “Her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi iradesine kendi düşüncesine dayanarak karar verebilen” kim var diye düşünüyorum da bu tarife uygun “özgür” ilk ferdin iblis olduğunu görüyorum. İblisi Rabbine secde etmekten alıkoyan hiçbir dış etki yoktu. Herhangi bir varlık veya başka bir şeytan gelip ona iğvâ verip yoldan çıkarmamıştı. Rabbi onu Âdem’e secde etmeme hatasından vazgeçirmek için defalarca ikaz etmesine rağmen hiçbir tesir altında kalmaksızın “özgürce” kararını vermiş, uygulamış ve artık o bir şeytan olmuştu. Onun için artık düşünce ve fiillerini sınırlayacak hiçbir ölçü, hiçbir kural, hiçbir yasaklama olmayacaktı. Hatta kıyamete kadar ömrüne de bir sınırlama olmayacağına dair yaşama garantisi de almıştı. Başka bir ifadeyle şeytan “Herhangi bir şarta bağlı olmadan, dış etkilerden bağımsız” kalarak aldığı secde etmeme kararında diretince, Rabbi şeytanı artık özgür bıraktı ama bu özgürlüğün bedeli olarak onu lanetledi.
Oysaki Allah insanları ve cinleri kendisine kulluk etsinler diye yaratmış, onların fıtratına “kul olmayı” bir mizaç olarak yerleştirmişti. Şeytan bu kalıba, bu ölçüye uymayı reddetti. Ancak Âdem (A.S) babamız da rabbinin kendisine koyduğu sınırı, verdiği ölçüyü, getirdiği kısıtlamayı dışardan bir şeytanın kandırmasıyla unutmuş, bir defaya mahsus olmak üzere kul olmanın şartını ihlal etmişti. Ancak fark şu ki, Âdem (a.s.) babamız özgürlüğün felakete götürdüğünü idrak etmiş, kul olma şuuruna sahip çıkmanın yegâne kurtuluş yolu olduğunu şeytanın uğradığı akıbetten tam manasıyla anlamıştı. Haddi zatında kendisini kandırıp bu hataya düşmesine sebep olan şeytan olmasına rağmen, o asla şeytanı suçlamadı bile… Kendi nefisini ayıpladı ve “Rabbimiz biz nefislerimize zulmettik. Sen bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen elbette biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’raf, 23) diye kendini ayıplayıp suçladı. Günlerce, aylarca ağladı, rabbi kendilerini affedinceye kadar gözyaşları döktü.
Kulluk sınırı içinde kalanlar hata ederse şefkat tokadıyla ikaz etmesi Rabbimizin âdettullahıdır. Bu yüzden Âdem’i (a.s.) kulluğun bedeli olarak, hak edip kazanarak girmek üzere cennetinden geçici olarak çıkardı ve yeryüzüne indirdi. O da bir daha hataya yeniden düşmeden, kul olmanın bütün gereklerini yaparak rabbinin cennetine yeniden avdet eyledi.
Kulluğun sınırını aşmak isteyenleri özgürleştirip, tabiri caizse; ipini salıvermesi de sünnetullahtandır. Böyle salıverilenler de özgürlüğün tadını(!) çıkarıp şımarır. Bu şımarıklığıyla kendisiyle beraber nicelerini peşinden sürükleyerek, varıp toslayacağı cehenneme kadar gider… Gider ama düştüğünde artık onun elinden tutup kaldıracak kimsesi olmaz…
Allah bizi insan olarak yarattı ve özgür olmayalım diye kul yaptı. En çok sevdiği insana da “kulum” dedi. O (s.a.v.) ve bütün peygamberler kulluğu o kadar sevdi ki, Rabbi onun hayatında ne varsa; söylediği sözden aldığı nefese kadar ölçü veriyor, kısıtlamalar getiriyordu ama O’nun sınırları dâhilinde olmak O’na tarifi imkânsız haz ve mutluluk veriyordu.
Velhasıl-ı kelam, bir karar vermek zorundayız; özgürleşip (Neûzü billah) lanetlenelim mi, kul olup gerçek özgürlüğe-hürriyete, kurtuluşa vuslat mı bulalım?