Yeni bir hayat başlayacak. İnsanlar evlerinden dışarı çıkmayacak.” diye bir söz duymadık Mart ayının sonlarına kadar. Şaka gibi başladık pandemi sürecine. Pandemiden daha hızlı, pandemi korkusunu tetikleyen korunma, kaçınma ve kapanma duygusu bütün dünyada çok hızlı yayıldı.
Öğretmenler ilk kez duygusal etkileşimden mekanik etkileşime geçerek robot ruhunda eğitim vermeye başladılar. Öğrenci ve öğretmen etkileşimi bu mekanik etkileşimi anlamlandırmaya çalışırken ürettikleri stresin farkına bile varmadılar. Bu durumun geçici yada kalıcı olduğu konusunda zihinler henüz net değil. Uzaktan, içindeki duyguları ekran süzgecine takılan, ders anlatımlarına mecbur kaldık.

Öğretmenler, salgından önce tükenmişlik sendromunda olmaları muhtemel olduğu için, salgınla birlikte artan; strese, kaygıya, tükenmişliğe ek bir duygu yaşamadılar. Sadece aynı duyguları, aynı hedef için farklı bir araçla yaşamanın şaşkınlığını yaşadılar. Okul çalışma şartlarının, öğrenci egosunu kışkırtma üzerine kurulduğu için, liderlik vasıflarını ortaya koyamamasının verdiği bir yorgunluk vardı. Artık bu yorgunluk yerini sessiz kapanmaya ve bekleyişe bıraktı.
Öğrencilerden sınava hazırlananlar dışında umutsuzluğa kapılan olmadı. Sadece egolarını yarıştırdıkları sosyal ortamlardan mahrum kalınca, kendilerinin kendilerine bir anlam ifade etmediğinin farkına vardılar. Aslında bu durum üzerine bir panel ve konuşma bile hazırlanabilir. Çünkü maalesef çocuklarımızın kendilerine yetebilmelerini sağlayacak, iç motivasyonu tetikleyecek olgunlaşmış değerler ve inanç sistemi yok. Önceki yazılarda hemen her yazarın belirttiği; gençlerdeki manevi çöküntü ve doyumsuzluk davranışları belki de ilk kez kendileri tarafından fark edilmeye başlandı.

İtalya’da başlayan boş Roma meydanında verilen opera konserinin Anadolu versiyonu hali ile sokak aralarında müzikli arabalar gezdiren belediyelerin katkısı görmezden gelinemez. Büyük iş başardılar.

Çocuklar artık başarı konusunda zihinsel bir boşluk yaşıyorlar. Muhtemelen karne verilmeyecek. LGS, YKS sınavlarınında ilk dönemden sorumlu tutularak yapılması kararı alındı. Önümüzdeki yıl yeni okullara gitme hayali kuran öğrenciler, başarılı olsalar bile, hak ettikleri okullarda mı, yoksa evde uzaktan eğitimle mi devam edecekleri sorusunu net cevaplayamıyorlar. Çünkü pandeminin doğal seyri resmi ağızlardan da net açıklamalar çıkmasını engelliyor. Bu durumda her Müslümanın sığınacak duaya ihtiyacı var ama insanlar maalesef dua, tazarru ve niyaz ile değil; resmi yönlendirmelerinde etkisiyle alkışlarla, anlık balkon serenatlarıyla rahatlamayı tercih ettiler. Bu durumun oluşmasında, İtalya’da başlayan boş Roma meydanında verilen opera konserinin Anadolu versiyonu hali ile sokak aralarında müzikli arabalar gezdiren belediyelerin katkısı görmezden gelinemez. Büyük iş başardılar. Tebrik ediyorum kendilerini. Bir kez daha batı taklitçisi olduklarını gösterdiler.
Oysa eğitimin hedefleri vardı, öğrencinin hayalleri vardı, ailelerin çocuklarına eğitim adına yaptıkları yatırımları vardı. Bu emeklerin hepsinin içinde egosal inanç, duygu, emek vardı. Alkışlarla, serenatlarla buharlaşmasını izliyoruz her bir emeğin, hayalin, yatırımın… Egosal inanç yerine, manevi ideallerle değerler sistemine sahip inanç, duygu ve emek görmeyi de çok arzu ederdik ancak sayıları oldukça az gibi görünüyor.

Sadece bireysel değerler üzerinden değil, sistem zaafından da söz etmek gerekiyor. Örgütsel eğitim yapılanmamızın da kendine ait değerler sistemi bir anda değer kaybetti. Çünkü idealist ruhla çalışan, savaşçı, kararlı, olumlu duygulara sahip öğretmenlerin çok az olduğu veya olmadığı da bu süreçte anlaşıldı. Maalesef öğretmenlerin ve diğer memurların “Yandaş-Sen”de var olmaları sistem tarafından yeterli görülüyor olmalı. Çocuklarımızın, öğretmenlerimizin, ebeveynlerimizin; bu süreçte duygu yönetimini gerçekleştirecek örgütsel bir yapısının olmaması nasıl da kendini açık etti. Sayın Bakan Ziya Selçuk Bey’in kişisel, samimi ve pozitif enerji veren gayretleri örgütsel yapının bir parçası olmayınca, sosyal medyada paylaşım malzemesinden bir adım öteye geçemedi.

Çocukların ve ebeveynlerinin kaygıları, korkuları, yaşama dair negatif tutumları artmaya devam etti. Yaptığı işin sıradanlığını bozma ve daha özel hale getirme gayretinde olan ve azınlıkta kalan öğretmenler ise her şeye rağmen pozitif enerji vermeye, eldeki imkanları en verimli şekilde kullanmaya özen gösterdiler. Sadece eğitim vererek değil, özel zamanlarda arayıp havadan sudan sohbetlerle boyuta yeni bir hava katma arayışı içinde de oldular. Bu süreçte çocuğunu okula göndermeye alışmış ebeveynler ki, özellikle anneler, çocuklarını gönderecekleri bir okul olmayınca suçluluk duygusu ile karışık tanımsız bir kaygı bozukluğu yaşamaya başladılar. Kendilerini rahatlatmak için anlamsız bir şekilde evde çocuklarına “ders çalış!” baskısı uygulamaya başladılar. İmdatlarına yetişen eba ders uygulaması ise sadece gönül almadan öteye geçemedi. Sınav öğrencileri, parasız eğitim ülkesinde yine para vererek, sınav hazırlık paketi alarak çalışmaya devam ettiler, sınav kaygısına ek olarak pandemi stresini de yükleyerek.

Düşünsel boyutta oluşturulan her korkudan doğan stres, kaygı ancak güven tazeleme ile dengelenir.

Düşünsel boyutta oluşturulan her korkudan doğan stres, kaygı ancak güven tazeleme ile dengelenir. Duygusal zekâ araştırmalarını takip edenler bilir; çocuklar, gençler, yetişkinler her zihinsel kodu duygusal kimyalarıyla bağlarlar. Böylesine bir ortamda çocuklarımızın sınav ve okul çalışmalarında başarının düşmesinin sebebi, kontrolsüz yüksek kaygılardır. Yüksek kaygıları kontrol edecek okul kültürünün yanında ciddi bir örgütsel donanıma gerek duyulduğu anlaşılır oldu sanıyorum.

Aynı havayı değil ama aynı sorunu paylaşıyoruz tüm dünya ile. İnsan olmanın en güzel yanı olan paylaşmayı, hem duygusal hem maddi anlamda yaşamanın tam zamanıdır. Çocuklarımızın duygularına rehberlik edecek ev ve öğrenim ortamları oluşturulmalıdır. Nasıl olacak?
Tabii ki balkon alkışları ile değil. Sosyal medyada ev etkinlikleri, TV’lerde aile içi iletişim sohbetleri, youtube’da bulvar yayına ait abartılı başlıklı videolar… Bunların ebeveynlerde ve gençlerde stres giderici hiçbir etkisinin olmadığı gibi, itibar kaybettiğini bile kabul edebiliriz. Balkon alkışlarının ve gecelik serenatların altında ölüm korkusundan sinsi bir kaçış olduğunu kabul etmemiz gerekir. Manevi krizden çok daha önce, dünyayı kaybetme telaşında zihinsel bir devinim var duygularımızda. İlk kez toplu ölümle burun buruna geldik. Oysa ne de çok önemli işlerimiz(!) vardı.

İşte tüm bu korkular nedeniyle birbirimize stres yükledik. Öğrenciler olumsuz duygularla öğrenme ve anlama becerilerinde zaafa uğradılar. Öğrencinin öğrenme, öğretmenin etkili olabilme yetenekleri zayıfladı. Anlık sevinç tatminleri arayışı ile içinde bulunduğumuz girdaptan çıkmaya çalıştık. Oysa bir gerçek vardı: ölüm… Çaresi ise Kur’an-ı Kerim… Ölümle barışık olmadığımızın toplumsal haykırışı idi görünen. Oysa asıl anlatılmak istenen, en zor zamanlarımızda balkon alkışlarına katılma bilincimiz kadar, sığınacak bir Rabbimiz olduğunu akla getirmiyor oluşumuz.

Eğitim çalışanları ve öğrencileri et ve kemikten ibaret nesne makamından; zihinsel, bedensel, kalp, ruh ve akıldan oluşan beş boyutlu insan makamına hak ettiği şekilde yüceltmeyi başaramazsak, atacağımız her adımın bir sonraki hali robotik kodlamayla gerçekleşecektir.

Bir diğer akıllarda sorgulanan kaygılarımız ise; geleceğe dair net bir resmi, tasavvur edemeyişimizdir. Özellikle öğretmen ve öğrencilerin “Okullara yeniden dönmeye ne kadar hazırlar?” sorusu üzerine resmi bir çalışmanın olduğuna dair veri henüz yok. Her fırsatta dile getirdiğim bir düşünceyi yeniden tekrar edeceğim: Eğitim çalışanları ve öğrencileri et ve kemikten ibaret nesne makamından; zihinsel, bedensel, kalp, ruh ve akıldan oluşan beş boyutlu insan makamına hak ettiği şekilde yüceltmeyi başaramazsak, atacağımız her adımın bir sonraki hali robotik kodlamayla gerçekleşecektir.

Daha açık ifade ile: öğretmenlerin okulda veya uzaktan eğitim verirken daha güçlü duygulara sahip olması, öğrenmenin gerçekleşmesi için gerekli olan yapıcı duygusal etkileşimin pozitif olmasını sağlayacaktır. Öğretmen, öğrenci ve ebeveynin daha pozitif anlaşılır duygulara sahip olması için atılması gereken adımlar henüz atılabilmiş değil. Bu durum yazımın başında da belirttiğim gibi örgütsel iklim ile ilgili bir durum. Pandemi ile birlikte bu durumda ciddi bir eksiklik olduğunu görmemiz endişelendirici… Sayın Bakanımız Ziya Selçuk Bey’in kişisel olarak durumun farkında olduğunu gösteren mesajları ise umut verici olarak kabul edilebilir. Halen dünyanın diğer toplumlarında olduğu gibi, ülkemizde de duygular inişli çıkışlı olmaya devam ediyor.

Toplumsal birliği sağlamak için, sürü duygusallığı halinde verilen alkış telkini de çok işe yaramış görünmüyor. Toplumsal güven duygumuz yükseldiğinde iletişimin kendiliğinden doğacağını ümit ediyorum. Ancak görünen o ki; toplumsal kutuplaşma, kutupların iddialaşmasında taraf olmaktan bir adım öteye taşımıyor bizi. Bedelini, eğitim ve toplumsal değerlerimizin yozlaşmasındaki çaresizliğimizle ödüyoruz. Toplumsal değerlerimiz adına biriktirdiğimiz ne varsa onunla imtihana tabi oluyoruz. Ne dersiniz,sizce hayattaki en önemli şeyin ne olduğunu anlamak için, ihtiyaç duyduğunuz mutlak doğruyu nerede ararsınız?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz