Pandemi süreci tüm dünyayı toplumsal, psikolojik ve ekonomik yönden oldukça derinden etkiledi. Sürecin nasıl ilerleyeceği, ilaç ve aşı geliştirilip geliştirilemeyeceği, virüsün mutasyona uğrayıp uğramayacağı, eğitim sürecinin nasıl ilerleyeceği, sağlık kuruluşlarının yeterliliği gibi çok bilinmeyenli bir denklemin içinde bulduk kendimizi. Sağlık otoritelerinin net bilgi veremiyor olması, günlük vaka sayıları, vefat eden insanların giderek çoğalması, yurtdışına çıkma yasakları, şehirlerarası yolculuğun sınırlandırılması; karamsarlık ve kaygımızın artmasına, umudumuzun da azalmasına sebebiyet verdi. Oluşturulan dehşet senaryoları da (aşı ile kısırlaştırma, çip takma ve insanları robotlaştırma, insanların iradelerinde hakimiyet kurma gibi) sürecin bilinmezliğine ve zorluğuna tuz biber ekledi. Hayatımıza “sosyal mesafe” gibi toplumsal olarak bize oldukça uzak olan ve bizi epeyce zorlayan yeni kavramlar girdi. Bize monoton gelen faaliyetlerimize hasret kaldık. Çay bahçesinde oturup çay içmek, piknik yapmak, tiyatro/sinema gibi sanatsal etkinliklere katılmak, doğa yürüyüşü yapmak gibi faaliyetlerimiz ciddi oranda sınırlandırıldı. Haftasonlarını çoğunlukla dışarı çıkma yasaklarıyla geçirdik. Sürecin insanları her anlamda sınırlandırması, günlük faaliyetlerimizi yapamayacak duruma gelmemiz; bizi haber kaynaklarına yöneltip süreci kafamızda netleştirmemiz ve pandemiye bir sınır çizme ihtiyacımızı arttırdı.

Yaradılışımız gereği kendimizi güvende hissetmek, hayatta kalabilmek adına tehdit oluşturacak her şeyi kontrol altına almak isteriz. Bir tehdit durumuyla karşılaştığımızda ya donup kalır ne yapacağını bilemez hale gelir ya o tehdit oluşturan şeyle savaşır ya da tehdit nesnesi veya durumundan kaçmayı tercih ederiz. Bu süreçte de belki her birini belirli periyotlarla yaşadık. Virüs ilk çıktığında şoke olduk, ne yapacağımızı bilemedik. Birilerinin yeme alışkanlıklarını (yarasa yiyen Çin vatandaşları) eleştirdik, suçladık. Sonrasında hayatta kalmak için maske, sosyal mesafe ve hijyen kurallarına dikkat etmek ve kalabalık ortamlardan kaçınmak gibi önlemler aldık. Kimimiz pandemi sürecini reddetti; gerçekte pandemi diye bir şey olmadığını, dünya üzerindeki küresel güçlerin oynadığı bir oyun olduğunu iddia edip pandemiyle yüzleşmekten kaçındı. Pandemi sürecini anlamlandırıp kontrol altına alınabilirliğini teyit, bilinmezliği bilinir kılmak adına; gazete haberlerine, TV programlarına, açık oturumlara, sosyal medyaya, konuyla alakalı olabilecek bilimsel okumalara olan ilgimiz arttı ve bazılarımız için iş iyice çıkmaza girdi.

Sürecin sınırlarını çizmek ve kendimizi ona göre hazırlamak elbette çok mühimdir ama hiçbir otorite sürecin sınırlarını net bir şekilde çizemiyorken bizim bunu yapmamız imkan dahilinde değildir. Bize düşen görev üzerimize düşeni yaptıktan sonra tevekkül etmektir. Bilinmezlik; korkutur, kaygı uyandırır, uyku kaçırır, iştah kapatır, sürekli tetikte olmamıza ve hayatımızın kalitesinin düşmesine sebep olur. Velhasıl her anlamda zorlar bizi bilinmezlik ve belirsizlik. Acaba bilinmezlik bu kadar kötü müdür? Hz.Musa’nın adamın biriyle olan kıssası bilinmezliği ne kadar da güzel anlatır.

Adamın biri Musa Aleyhisselâm’a:
-Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur-u Sina’ya gittiğin zaman Allah’tan iste de benim duamı kabul etsin, diyordu.

Musa Peygamber:
-Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.

Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur’a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm’a:
“-Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz.” buyurmuştu.

Musa Aleyhisselâm, Tur-u Sina’dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu.

Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı, öküz:
-Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi; bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar ama sense akşama kadar rahat gezeceksin, diyordu.

Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu:
-Bunlar hep senin ahmaklığından… Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.

Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.

Sabah oldu, adam ahıra girdi ki öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı. Adam:

Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü.

Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:

-Öküz kardeş, sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bugün tarlada beni gören köylüler sordular. O da: “zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim.” dedi. Eğer yarın da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyin çifte gitmekten kurtuldu.

Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak, diyordu.

Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu. Horoz:
-Yarın efendinin öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak senin için, diyordu.

Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.
Gün oldu, köpek horoza:

Niye yalan söyledin, hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu, dediğinde, bu sefer horoz:

Hiç merak etme! Öküzü sattı ama yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter, dedi.

Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı. Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza:

-Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı. Horoz:
-Ben yalan söylemem. Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama yarın kendisi ölecek. İşte o zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.

Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa’nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:

-Hakikaten ben yarın ölecek miyim, bunun bir çaresi yok mu? diye yalvarmaya başladı. Musa Aleyhisselâm:
-Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye… Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı.

Pandemi sürecinin belirsizliğini bu pencereden değerlendirdiğimizde; üzerimize düşen ve şartların gereği neyse onu yapıp neticeyi Allah’a bıraktığımızda hissettiğimiz baskı azalacaktır. Ayrıca sürecin uzun ve yorucu olmasıyla birlikte açığa çıkan öfke, lanet okumalar da bizi olumsuz etkiler. Her zorlukla birlikte mutlaka bir kolaylık da vardır. Süreç hakkında kendimizce negatif çıkarımlar yapıp acele karar vermemeliyiz.

İnsanların aceleci davrandıklarına dair anlatılan güzel bir kıssa vardır.
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.

“Bu at, bir at değil benim için; bir dost… İnsan dostunu satar mı?” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın.” demişler.

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece ‘at kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu… Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç…Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.

“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu… Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç… Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz, kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden geri zekalı” diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler.

“Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.

“O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu… Ötesi sizin verdiğiniz karar ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, yine ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun ortaya çıktı.” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Biz de erken karar verme hastalığına kapılmamalı ve kendimizi kontrol altına almaya çalışmalıyız.

Evet, pandemi süreci bizi epeyce zorladı ve zorlamaya devam ediyor. Oldukça fazla kayıp verdik. Bizim bildiğimiz yalnızca bu… Sürecin devamının bize neler getireceğini, karanlıktan sonraki aydınlığı, zorluktan sonraki kolaylığı bilemiyoruz. Aydınlığa uyandığımız günlerin tez zamanda gelmesi dua ve temennisi ile…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz