Zorlu bir pandemi sürecinde beylik lafların havada dilek balonları halinde uçuştuğu bir zamanı yaşıyoruz. Kafamız karışık, bedensel ritimlerimiz uyumunu kaybetmiş durumda. Artık her gördüğümüz dostumuza el uzatamıyoruz. Yüzlerimiz maskeli, gerçek yüzlerimiz zaten hep mimiklerimizin ardında saklı idi, şimdi aslımıza dönmüş gibiyiz. Yüzümüzdeki maske, mimiklerimizi maske olarak kullandığımızın bir itirafı gibi yapıştı yüzümüze.

Minicik bedenler maskeli yüzlerle konuşup, tanışarak büyümeye başladı. Yüzlerdeki sevgi, şefkat, alay, kızgınlık, sinsilik, kandırma, ciddiyet, vakar, kibir ve benzeri ifadelerin tecrübesini yaşamadan büyümek zorunda kalıyorlar ve bir süre daha gerçek insan yüzüyle iletişim kurmadan büyüyecekler. Konuşma seslerine duyarlı ve anlam yükleyerek, gözlere ise genelde soru işaretleri ile bakacaklar. (Tabi bu tespitin bir analizi ve “çocuk gelişiminde uyumsal iletişim” başlığı altında tv programları yapılabilir.) Biz yetişkinler için maske zaten gerçek yüzümüzü saklamak için kullandığımız mimiksel bir hareketti. Yani bizde sorun yok, rahatız o bakımdan. Her açığımıza, gururumuza, eksiğimize, öfkemize, nefretimize ayrı ayrı maske üretmek zorunda olmaktan kurtulduk. Hepsini adına maske denen, yüzümüzdeki yamanın ardına kolayca atıverdik.

Sosyal bir canlı olarak temel ihtiyaçlarımızdan ödün vermeden yaşam savaşı vermeye devam ediyoruz. Kamu sektörü dışında diğer emek üreten firmalar ve bu firmalarda görevli kişiler pandemiye meydan okurcasına işini kaybetme korkusu ile iş hayatına dört elle sarılmış vaziyetteler. Sanayi, eğitim, sağlık ve diğer özel sektörler rızık ve sağlık çelişkisi arasında kalırken, özel okulların bunun yanında ayakta kalma ve gelecek kaygısını yaşadıklarını gözlemliyoruz.

Özel okulların öğrenci kayıtlarında ilk kez sınav sonucuna göre öğrenci kaydı yanında, “Edepli öğrenciye de burs veya özel indirim yapıyorum.” ifadelerini kullanmaya başlamaları içine düştükleri çaresizliğin diline dolanan ilahi bir zikri gibi geliyor kulaklara. Oysa lise giriş sınavlarında edebin hiç çarpan katsayısı olmadığı gibi, edebin oturduğu din bilgisi dersinin bile katsayısı diğer kariyer getiren derslerden daha düşüktü. Kim bilir belki de MEB ani bir karar ile LGS sonuçlarına bir edep katsayı çarpanı ekleyiverir.

Özel okullar sektörel anlamda büyük zarar yaşama tehlikesi ile karşı karşıya. Geçtiğimiz öğretim yılı başlarında farklı bir sebeple haberlerde haftalarca devam eden bir özel okul kapanma trajedisi ile karşılaştık. Gerek MEB’in, gerekse maliye ve finansal destekleme anlamında diğer kurumların resmi tavır konusunda somut adımlar atmadıklarını veya atamadıklarını gördük.

Ülkemizde ve dünyamızda eğitim anlamında gerçek bir eksiklik yaşamaya başladık. Bu eksikliği kapatmak için üretilen uzaktan eğitim uygulamalarında kârlı çıkan tek uygulama ise “zoom” programı oldu. Belki de on yıllık satış hedefini üç ayda gerçekleştirdiler. Okullar arasındaki nitelikli – niteliksiz farkı covid 19 ile sıfırlandı. Birçoğumuzun ve benim için de eleştiri konusu olan bu uygulama askıya alınmış oldu. Niteliksiz mahalle mektebi ile nitelikli başarı mektebi arasındaki farkı ancak ve ancak eve kapatan bir salgın hastalık kapatabilirdi, o dahi oldu. Böylece gençlerimiz geçici bir süre için de olsa olumsuz etiketlenmenin şerrinden, ebeveynlerimiz ise çocuklarının niteliksiz okullara gittiğini söylerken hissettiği (bazısı için geçerli olmak üzere) utanç duygusundan geçici bir süre de olsa kurtulmuş oldular.

Okul kayıtlarında LGS sonuçları ölçüt olarak kullanılırken, özel okul kayıtlarındaki ciddi düşüş; bilen öğrenci yanında edepli öğrencilerin de tercih(!) edilebileceğini akıllara getirmiş olmalı ki bazı özel okullardan gelen kayıt mesajlarında “Çocuğunuzun göstermiş olduğu örnek davranışlar sonucu kaydınıza yüzde yirmi beşlik indirim bursu tanımladık” gibi hiç alışık olmadığımız türden mesajlar gelmeye başladı. Başlarına taş düşse kırılacak sistemde, başlarına Covid-19 düşünce edebin genel geçer bir karakter olması gerektiği nasıl da hatırlanıvermişti. Yine de hedefte edep üzerinden para kazanma kaygısı veya bir başka ifadeyle kurumsal geleceğini kurtarma kaygısı olmasaydı, ölümün uyku beşiği olan edep dillere dolanmayacaktı. Gençler ilk kez başarısızlığın bedensel yerinin zihni mücadele, edebin mücadele yerini kalp olarak algılayacaklardı. Ne var ki edep parasal kaygılara malzeme olunca, indirim için maske olarak kullanılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış oldu.

“Eğitim ile ulaşacağımız bir ahiret azabından, eğitim ile kurtardığımız bir ahiret yurduna hicret için gerekli önlemleri almak zorundayız”

Aslında ilk kez Anadolu olarak, kibir yaylası olarak kullandığımız sınav başarısından, dünya ve ahiret yaylası olan ebeden tevazu ve bilim alanına hicret etme fırsatımız doğmuştu. Kibir, dış motivasyonlu sosyal koşullanmanın sonucudur. Tevazu, iç motivasyonlu gerçek bir nefs, kalp, zihin, ruh teşkilatının örgütsel mücadelesinin sonucudur. Tevazunun edeplenmiş hali ile kişi özgür ve kendi temel isteklerini becerilerine göre değerlendirip gelecek tercihi yapar. Maalesef sosyal kibirsel koşullanmanın adına verdiğimiz “başarı” manipülasyonu, gençlerimizin sınav sonuç tercihlerini, yaparken ve yaşarken mutlu olabilecekleri bölümleri değil, başarılı olduklarını belgelemek zorunda hissettikleri puan olarak hak ettiği ama yaşam keyfi olarak kendini feda ettiği bölüm kayıtlarına da sebep olabilmektedir. Gençlerimizin yüksek yüzdelik dilimli öğrenci alan yerlere kayıtlarında özel veya devlet okulları da başrol oynamaktadır, en başarılı olma kaygısı adına. Mesela başarı sıralaması ilk üç binlerde olan bir öğrencinin yaşam keyfi yüz on binlerde ise okul rehberlik (!) sistemi devreye girerek, hak edilen dilime uygun tercih yaptırarak; “Ben kazandırdım, benim okulum işte böyle başarılı” mesajını kapitalist hadsizlikle değiştirebiliyor. Bir başka yönüyle de komşu ve akrabaya hava atma isteği, yaşamdan gerçek anlamda ne istediğimizin önüne geçerek, bize toplumsal kudret helvasının malzemesi olma tuzağını kuruveriyor.

Farkında mısınız “en başarılı olma” etiketi ile kaybedilen, unutulan, ötelenen bir edep ve edebin tartılan yurdu, ahiret var. “Ey gençlik hicretin nereye? Başarıya, paraya, kariyere, makama…” Hepsi de insan nefsinin tevazu terbiyesi olmadan taşımasının zor olduğu birer yük. Öyle bir yük ki ölümü, erdemi, hayayı, diğergâmlığı, paylaşmayı yani mütevaziliğin vakarını ezebileceği için ahireti tehlikeye atabilir. Maalesef ölümü hatırlatmayan yaşamsal alışkanlıklarımız var. Attığımız her adımın, aldığımız her kararın ardında ölüm sonrasında hesap vereceğimiz bir mahşerin olduğunu unuttuk. Yetki sahibi olup hükmetmekten keyif alan bir nefsi Efendimiz Aleyhissalatu Vessalam şu hadisiyle ne güzel uyarıyor: “On kişiye âmirlik eden kıyamette, elleri bağlı olarak getirilir. Âdilse kurtulur, değilse zulmü yüzünden helak olur.” [Taberani] Ki bu hadis, bu konuyla ilgili onlarca hadisi şeriften sadece bir tanesi.

Geleceğimiz ve kabrimiz tehdit altında. Kim bu tehdidin farkında? Bedenlerimizi canlı canlı kabrin sıcaktan kavrulmuşçasına yanan toprağına koyar gibi, geleceğimizi yatırıyoruz kızgın çakıllar arasına. Makam, para, kariyer için aldığımız eğitimle yaklaşıyoruz cehennemin sıcak vadilerine. İçinde erdemi olmayan eğitimin hikmeti İslam olmadıkça “Eyvah, helak!” sesleri hadisten masallar olarak çınlayacak kulaklarda. Oysa bir hadis-i şerifte; “Kıyamet günü; ömrünü nerede harcadığından, hangi amelleri işlediğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorgulanmadıkça, kul Rabbinin huzurundan ayrılamaz.” Tirmizi (kıyamet 1 2417) buyruluyor. Efendimiz (sav)’in Medine’ye hicreti gibi, bir avuç Müslümanın güvenli Kral Necaşi’nin toprakları olan Habeşistan’a hicreti gibi, iman etmiş bir kalbin şirk ve tağuttan Rabbi Zülcelala hicreti gibi hicret zihinlerimizde kalp çiçekleri gibi açmadıkça; bilginin güç, kuvvet, kudret verdiğini zannederek yaşamak, kalbimize yerleşen sinsi bir şirkten öteye geçmeyecektir. Oysa güç, kuvvet ve kudretin tek sahibi Allah Azze ve Celle Hazretleridir.

Ölüm için hazırlık yapmayı unuttuk. Her nefsin ölümün tadına bakacağı bilincinde olabilmek ve ölüme varılacak en gerçek ve hakkaniyetli yere hicret için hazırlanmayı ve azık biriktirmek gerektiğini unuttuk.

Salgın sürecinin aralarına saklanmış manevi mesajları da fark etmek gerekiyor. Yirmi birinci yüzyıl esaretinden Covid-19 istirahatına çekilince panikleyen bir insanoğlu ile karşı karşıya kaldık. Modern esaret altında olduğumuzu ölüm korkusu ile kapandığımız evlerimizde fark ettik. Evlerimiz neredeyse iki ay boyunca kabir hayatının bir sembolü olmuştu sanki. Evinde mutlu olanlar genişleyen ferah bir kabir yaşamını sembolize ederken, evinde kapalı olmak zorunda olmanın yanında huzursuz olanlar kabir azabının temsili bir senaryosunu yaşadılar. Evinin mutluluğu için yatırım yapan insanlar, eve kapanmanın mutluluğunu yaşarken; evi yerine sürekli iş, kariyer veya kanaatsizlik ve isyana yatırım yapanlar evlerinde mutsuz bir dönem yaşadılar.

Eğitim ile ulaşacağımız bir ahiret azabından, eğitim ile kurtardığımız bir ahiret yurduna hicret için gerekli önlemleri almak zorundayız. Pandeminin maskesi, Covid-19’un sosyal mesafesi, ellerimizdeki mikrobun temizliğinde görmeliyiz. Yaşam aralarımıza sinsice yerleşmiş, bizi ahiret bilincinden uzaklaştıran hırs kokan alışkanlıklarımızı; kabir hayatımızın entübe bir süreci olabileceğini fark etmeliyiz ve fark ettirmeliyiz.

Hicretimiz, eğitimimiz, geleceğimiz Allah Azze ve Celle için olduğu sürece salgın sürecinden alacağımız manevi ibretlere yaşanabilir bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Adil bir dünya için mücadele etmeye daha odaklı, daha kararlı, daha heyecanlı bir şekilde hazır olacağız demektir inşallah.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz