Hayatın enerjisi aşktır, aşkın muhatabı ruhtur.

Madde âleminde yaşıyoruz. Burada her şey bir sebebe bağlı. Yüce Yaratan, olanların sebebini maddenin arkasına gizlemiş bu âlemde. Bizden de eşyanın hakikatini, maddenin taşıdığı ruhu bulmamızı, görmemizi istemiş. Maddenin arkasındaki manayı, şeklin arkasındaki muhtevayı, amelin arkasındaki niyeti, lafzın arkasındaki ruhu görebilmek, idrak edebilmek insanın bu âlemdeki imtihanı.
Ölüm gerçeğinde olduğu gibi… Allah (cc.) Dünya’dan toprak getirme görevini yerine getiren Azrail’e (as.) can alma görevini de verdi. Bunun zor olacağı endişesini ifade edince, Allah (cc.): “Sen merak etme, ben araya sebepler koyacağım, insanlar ölümlerini senden bilmeyecekler, sebeplere bağlayacaklar.” buyurdu.

Ayetlerin nüzul sebebi de bu bağlamda ifade edilen hakikatin anlaşılması açısından önemlidir. Hukukta bir ilke vardır: “Kanunların ifade ettiği anlam hiçbir zaman yeterli değildir. Adil olabilmek için kanunların lafzından çok ruhunu uygulamak gerekir.” denilir.

İçtihat etmeden, analitik değerlendirme yapmadan, derin düşünmeden, inisiyatif almadan, gaybi âlemi hesaba katmadan, verdiğin hükmü canından ve ruhundan öte görmeden hakikate ulaşılamaz.

2006 yılı idi sanırım. Ankara Hamamönü’nde AGD ilçe başkanları toplantısında Erbakan Hocamız, “Burada imanlı, inançlı, değerlerine bağlı 600 kişi bir aradasınız. Şimdi ben size desem ki Ulus’ta bir grup insan Kur’an’ın yapraklarını yırtmış, ayaklar altına almış, çiğniyor. Ne yaparsınız? Gözünüz bir şeyi görmez, gider canhıraş o insanlara mukavemet gösterir, onlara engel olursunuz. Peki Kur’an’ın hükümleri bu ülkede 80 yıldan beri çiğneniyor, nasıl yerinizde durabiliyorsunuz?” demişti.

“Herkesin Erbakan Hocası”nın taşıdığı bu kaygıyı bu ülkede taşıyan kaç Müslüman var? Demek ki Millî Görüş davası şekil davası değildir çünkü dinimiz şekil dini değildir. Metaforlar üzerinden dine hüviyet kazandırmak, şekiller üzerinden dini savunmaya çalışmak, Kur’an’da bir defa olsun zikredilmeyen bazı semboller üzerinden kendimize bir “dava” inşa etmek Hz. Ömer’in anlattığı helvadan yapılmış putlara ne kadar da benziyor.

Batı’nın ürettiği ve bize sunduğu pozitivist bilim, emperyalist politika, kapitalist ticaret, pragmatist hayat tarzının bir ruhu var: “toplumları daha kolay sömürebilecek kıvama getirmek.” Bizim, Batı’nın bu değerlerini kabullendikten sonra onun karşısına ruh taşıyan başka değerlerle çıkmamız tabiatın kanununa aykırıdır, hak-batıl mücadelesinin ruhuna aykırıdır.

Bu bağlamda, bu çağda bir insan Batı’nın değerlerini reddetmeden Müslüman’ım diyemez, “Bana ne Amerika’dan” demeden bağımsızım diyemez. İslam dininin ruhu müstakil bir “dava” oluşundadır. İslam kendi içerisinde kendi değerlerinden başka hiçbir değeri kabul etmeyecek şekilde bir bütündür ve hiçbir ideolojiye ve sisteme ihtiyaç duymayacak kadar mükemmel bir sistemdir.

Batı’nın yaşam felsefesiyle hayat sürüp kendi değerlerimizden vazgeçmediğimizi iddia etmek İslam davasından vazgeçtiğimizin bahanesi olarak ortaya şimdi içinde bulunduğumuz ideolojik kimliklerimizi çıkardı. Buna bağlı olarak her ideolojinin kendi karakteri içerisinde sembolleri ve sloganları oluştu.

1914 yılında I. Dünya Savaşı’nda İngilizler Irak’ı işgal edip işgal kadrosu karargâha yerleştikten sonra Bağdat’ın her yerinden bir anda sesler yükselir. İşgal komutanı birden ürpererek ayağa fırlar. Acaba Iraklılar işgale karşı, hiç ihtimalde olmayan “cihad-ı ekber” mi ilan ediyorlar diye endişelenir.

Kısa bir zaman sonra gerçeği öğrenir: Bağdat’ta öğle ezanları okunuyor. Bu ses Müslümanları işgale karşı çıkmaya değil, camide sadece ibadet etmeye çağırıyor. Korktuklarından emin olmanın rahatlığıyla halka ilan ettirir: “İngilizler burada olduğu sürece bu ülkede beş vakit ezan dinmeyecektir.”

Günümüz İşgal Şekli

Günümüzde ülkeler fiilî ya da askerî işgallerle sömürülmüyor. Demokratik koşullarda “bağımsızlığın ruhu” yok ediliyor ve yerine büyük bir ihtişamla “vatan, millet, bayrak” sembolleri yerleştiriliyor.

Nitekim Osmanlı devleti, Tanzimat yasaları ile Batı’nın değerlerini kabul etmeye mecbur bırakıldığı dönemde toplum, bağımsızlığının elden gittiği için ar duyacağı yerde “vatan, millet, bayrak” kavramları ile naralar atıyor, âdeta öz güven patlaması yaşıyordu. Tanzimat yasalarını da kutsallaştırmak suretiyle bu hegemonyayı büyük bir zafer telakki ediyorlardı.

Eğer, “Vatan, hakkın ve adaletin hâkim olduğu yerdir; bayrak, bağımsızlığın sembolüdür ve bağımsız olduğumuz sürece kutsaldır; ezan, bir memlekette Allah’ın hükümlerinin uygulandığının ilanıdır.” demeden “Ezan dinmez, bayrak inmez.” diye slogan atıyorsak kutsal değerlerimizin ruhu kaybolmuş, artık şekli hâkim olmuş demektir.

İnsan kendi vatanında yaşarken, bayrağı göklerde dalgalanırken, camilerinde ezanlar okunurken de ülkesi fevkalade sömürülebilir.

Bir sembol, taşıdığı değerin önüne geçerse artık o putlaştırılmıştır. Şekil ile mana arasında bir denge kurmadan, manayı maddenin önünde tutmadan inancımıza şirk karışır, dinimize ideolojiler karışır, niyetimize menfaat karışır, amelimize benlik karışır.

Bu âlemde İslam’ın ruhunu anlamadan, Kur’an’ın muhteviyatını idrak etmeden edinilen kutsal değerler her zaman putsal değerlere dönüşmeye mahkûmdur. Bu yüzden siyasi ve ideolojik arenada at koşturanların acıktıkları anda putlarını yediklerine şahit olmak bizi hayal kırıklığına uğratmasın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz