Ana Sayfa Milli Şuur 53. Sayı RECAİ KUTAN ile SÜLEYMAN ARİF EMRE’Yİ KONUŞTUK

RECAİ KUTAN ile SÜLEYMAN ARİF EMRE’Yİ KONUŞTUK

228
0

MİLLÎ ŞUUR: Sayın Recai KUTAN öncelikle bize kendinizden bahseder misiniz?
Malatya benim ölçülerime göre Cenabı Hakk’ın lütuflarını en bol şekilde yaydığı şehirlerden bir tanesi. Coğrafi şartlar itibarıyla, yer altı yer üstü servetleri itibarıyla, insanları sebebiyle böyle bir şehirde doğmuş olmak benim için hakikaten, fevkalade önemli rahmettir.

Babam Malatya’nın en eski okullarından bir ilkokulun müdürü idi. 1929’dan 1957’ye, vefat edene, kadar okulun 28 yıl kesintisiz “başöğretmen”liğini yapmış. Kendisi muallim mektebini bitirdikten sonra Kafkas Cephesi başlamış. Özellikle Enver Paşa’nın bazı akılsızca kararları sebebiyle Kafkas cephesinde neredeyse yüz binlere varan askerimiz donarak ölmüş. Rahmetli babam da orada donmak üzereyken birisi tarafından kurtarılmış. Kimin kurtardığı çok enteresan burada. Malatya’da vaktiyle cellatlık yaptığı için kimsenin konuşmadığı bir er. O er, babamı donmak üzereyken sırtına almış, bir köyün ahırına götürmüş orada kurtarmış. Ayakları büyük ölçüde donduğu için normal ayakkabı giyemezdi rahmetli babam. Malatya’nın en enteresan mahallelerinden bir tanesi Sancaktar Mahallesi’nde oturuyorduk. Rahmetli babam o mahallede herkesin derdini anlattığı, yardım istediği isimlerden bir tanesiydi.

Rahmetli annemin babası subaymış. Önce I. Dünya Savaşı sırasında babası Galiçya Cephesi’ne gidiyor, sonra Yemen’e gidiyor. Yemen’de sekiz yıl kalıyor. Annem çocukken giden babası, geldiğinde annemi artık gelinlik bir kız olarak görüyor.
Ben ilkokulu rahmetli babamın okulunda bitirdim. Biz 3 kardeşiz, ben ailenin en küçüğü idim. Hem babamın öğretmen oluşu hem de önümde abilerimin oluş sebebi ile çok erken yaşta okuma yazmaya başladım ve dolayısıyla altı yaşında ilkokula erken başlamış oldum, on bir yaşında da ortaokula başladım.

MİLLÎ ŞUUR: Sizinle konuşulacak, tarihe ışık tutulacak çok konu var ama Rahmetli Süleyman Arif Emre’yi analım istedik. Süleyman Arif Emre ile tanışmanız nasıl oldu?

Ben Süleyman Arif Emre Bey’i daha ortaokula gelmeden önce tanıdım. Süleyman Arif Emre Bey’in babası Adıyaman’ın Besni ilçesinde memur idi. O dönemde Adıyaman il değildi ve Malatya’nın ilçesiydi. Dolayısıyla Adıyaman ve ilçelerindeki memurlar ile merkezdekiler arasında yakınlık kurulurdu. Adıyaman’da lise olmadığı için ortaokulu bitirdikten sonra babası Süleyman Arif Emre Bey’i getirip babama teslim etmişti.

Dolayısıyla ortaokul ve lisede Süleyman Arif Emre Bey’in velisi rahmetli babamdı. Benim rahmetli büyük abim onunla ortaokul ve lisenin bir bölümünde aynı sınıfta ve yakın arkadaş idiler. Evimizin arkasında üç dönümlük bir meyve bahçemiz vardı, Süleyman Arif Emre özellikle imtihan dönemlerinde gelir orada abimle birlikte ders çalışırlardı, ben de onları merakla takip ederdim. Ondan sonra fazla bir irtibatımız olmadı, okulu bitirdikten sonra Ankara Hukuk Fakültesine girmek üzere ayrıldı.

Malatya’da ortaokul ve lise bir aradaydı, sonra ben orada okulu bitirdim. Ben ortaokul iken bir lise müdürümüz vardı, tam o dönemin laikçilerinden Vasfi Mahir Kocatürk. Zamanın şairlerinden birisiydi, o ayrıldı gitti. Onun ardından bir süre sonra rahmetli Arif Nihat Asya hem ortaokul müdürü hem lise müdürü olarak geldi. Bu bahsettiğim dönem 1940’lı yıllar yani İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olduğu dönem. O dönemde Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel idi.

Hasan Ali Yücel bir gün Maarif Vekili olarak Malatya’yı ziyarete geldi. Babam da öğretmen olduğundan onlar camia olarak bir akşam yemeği veriyorlar. Ertesi gün rahmetli babam bize biraz da tebessümle akşam olanları anlattı. Toplantıda Bakan, Arif Nihat Asya’ya “Bu ne biçim lise, tımarhaneye benziyor.” diyor. O da diyor ki: “Sayın vekilim, eğer kabul ederseniz ben de bundan sonra sizinle tımarhane müdürü sıfatı ile konuşacağım.” diyor. Zaten ondan sonraki temaslarında hep birbirleriyle çatışır durumda oldular.

Maarif Vekili önce liseye geldi, bizleri lisenin avlusunda topladılar. Lise eski bir binaydı, sonra yangın çıktı ve yandı. Üst katta, bütün sınıfların önünde bir balkon vardı. Hasan Ali Yücel’in oradan bize bir hitabı oldu. Orada bazı sözleri aşağıda toplanan gençler tarafından biraz tebessüm ile karşılanmıştı.

Arif Nihat Asya ile Hasan Ali Yücel yıldızları pek barışan birileri değillerdi, tamamen farklı fikrî yapıda idiler. Bakan döndükten sonra Arif Nihat Asya’yı lise müdürlüğünden aldı, edebiyat öğretmeni olarak atadı. Tabii biz talebeler çok memnun kaldık, bizim öğretmenimiz olacak diye. Çünkü müdür olduğu dönemde dahi şiirlerini hep ezbere bilirdik. O dönemde Türkiye’de en yaygın şiiri “Bayrak” şiiri idi, nerdeyse bütün çocuklar ezbere bilirdi. Onun dışında özellikle bu haksızlıklar karşısında duran dörtlükleri vardı, uzun şiirleri vardı.

Onun bazı kitaplarında çok enteresan şeyler var. Sadece şiirleri değil, böyle vecize bir şekilde birkaç cümlelik sözler var. Şiirlerinin önemli bir kısmında haksızlıklara, kibre vesaire karşı gelen şiirleri var. Bir yerde diyor ki: “Büyük adamlara konuşmasını bilmiyor demişsin, doğru bu benim suçum ama kendini büyük adam zannetmek bu da senin suçun.” Böyle hikmetli sözleri var.

Velhasıl-ı kelam, özellikle ortaokulda, sonra lise çağlarında yetişme şartlarımız itibarıyla fen derslerine daha çok ilgili duyan öğrenciler arasındaydık. Ancak merhum Süleyman Arif Emre Bey’in olumlu etkisiyle Malatya lisesinden hem fen bilimlerinde hem edebiyat, sanat konularında daha iyi yetişmiş olarak ayrıldık ve sonra da İstanbul Teknik Üniversitesine gittik. Teknik üniversitede -onun hikâyesi uzun- çok dolu dolu faaliyetler içerisinde geçen bir talebelik dönemimiz oldu.

MİLLÎ ŞUUR: Süleyman Arif Emre’yi kişilik olarak nasıl bilirdiniz?

Süleyman Arif Emre son derece iyi yetişmiş, sade edebiyat alanı değil -belki kabiliyeti ortaya çıkmaz- kendisi icracı olarak musiki alanında da iyiydi. Adıyaman Türk musikisi bakımından bir hayli ileri olan illerimizden birisidir, o yönüyle de kendisiyle çok rahat müzakere yapabildiğimiz abilerimizden bir tanesi idi.

Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonraki yıllarda yeni bir siyasi dönem başladı ve yeni partiler oluşmaya başladı. Türkiye Partisi’nin başkanı Ekrem Alican Olgun, bugünkü siyasilerin bile kendisini örnek alabileceği siyasetçilerden biridir. O vakit Süleyman Arif Emre Bey’in de ona yakın ilgi duyduğunu hatırlıyorum. Ondan sonra tabii çok fazla ilişkimiz olmadı. Çünkü bir müddet sonra bu yeni partiler kapatıldı.

Malatya’da çalışmaya başladık. O zaman Demokrat Parti iktidarda ve Malatya’da önemli bir olay cereyan etti. Malatya’da gençlerden birisi Ahmet Emin Yalman’ı tabancasıyla vurdu. O dönemde özellikle Celal Bayar’ın da etkisiyle Malatya’da tabir caizse tam bir devlet terörü estirilmeye başlandı. Osman Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek ve diğer bazı kişiler elleri kelepçeli olarak Malatya’ya getirildiler, yazılarınızla suikasti azmettirdiniz diye suçlanıyorlar. Çok sayıda İslami tavır içinde olan gençler de toplandı, götürüldü mahkemelere. Bizler hep onları takip ederdik.Arif Abi’nin sonradan bize anlattığı o mahkemelerle ilgili olayların bir kısmına “12 Eylül” adlı kitabımda yer verirken orada kullandığım bir söz var: “Anadolu’da meşhur bir söz vardır, derler ki bir insanı yakından tanımak istiyorsanız ya birlikte yola gideceksiniz ya alışveriş yapacaksınız. Buna ilaveten ben de diyorum ki Allah vermesin ya da birlikte hapishaneye gideceksiniz.”

Hapishaneler insanların ayarını net olarak ortaya çıkarmak bakımından fevkalade önemli kuruluşlardır. Arif Abi ile 10 buçuk ayın 24 saatinde bir arada olduk. Arif Abi’yi eskiden de yakından da ve siyasi hayatını da tanıyordum. Ama böylece o dönemde çok daha yakından tanımış oldum.

Fevkalade olgun, sabırlı, iyi düşünen bizim içimizde de en kıdemli olan -Erbakan Hoca da dâhil en kıdemlimiz- Arif Ağabey idi. Efendim Millî Nizam Partisi’nin kuruluşunda en etkili olan isimlerden bir tanesiydi. Çünkü Ankara’da görev yaptığı ve özellikle İslami camianın çok yakından takip ettiği Necip Fazıl ve Osman Yüksel Serdengeçti ile ilgili davalar sebebi ile daha çok tanınan Süleyman Arif Emre’nin geniş çevresi var idi. Dolayısıyla Millî Nizam Partisi kurulduğunda Müslüman entelektüelin büyük bir bölümü bu Parti’nin kuruluşunda rol aldılar.

Elbette Erbakan Hoca, o dönemde Odalar Birliğinden aday gösterilen ve geniş çevresi olanlar birisi idi. Bunun yanı sıra da Süleyman Arif Emre Abi ile de Millî Nizam Partisi kuruluşunda birlikte hareket etti. Erbakan Hocamızın 1969’da Konya’da Bağımsızlar Hareketi olarak çıkışında o dönemde Arif Abi de etkili olan isimlerden birisiydi. Türkiye’nin her tarafından Erbakan’ın seçim çalışmaları için iştirak edenler vardı.

Mesela Malatya’dan herkes biliyordu ki Demokrat Partiyi tuttuğu için Yassıada’ya götürülmüş olan, sonradan Malatya’da bir suikastla katledilen Belediye Başkanı maruf ismi ile Hamido (Hamdi Bey) 15 gün süreyle Konya’ya gitti. Erbakan Hoca’nın seçilmesi için ilk çalışma yapanlardan birisiydi. Erbakan Hoca o dönemde tanınıyor ama bilinmiyordu. Bir sandalyenin üzerine çıktı, sanki birkaç bin kişiye hitap ediyormuş gibi ciddiyet ile yarım saat onlara karşı bir konuşma yaptı. Orada sakallı sarıklı insanlar vardı ve ardından onları partiye davet etti. Sakallı bir zat vardı, o döndü ve “Bakın,” dedi “Bu Efendi’nin konuştukların hepsi Kuran’dan ve hadislerden idi.” dedi.

MİLLÎ ŞUUR: O çalışmaları yaparken Erbakan Hoca’nın en yakınındaki isim Süleyman Arif Emre Bey mi idi?

Zaten Erbakan Hoca talebelik döneminde dahi liderlik vasfı olan bir insandı. Ben teknik üniversitede son sınıftaydım. O vesileyle tanıştık, sonra bir baktık ki belli bir süre sonra tekkede buluştuk. Beni oraya Hocamız götürmüş değil, başka bir dernek vasıtasıyla gitmiştim. Fatih’te Gümüşhaneli Ahmet Ziyaeddin Efendi Tekkesinde küçük mescit vardı. Oranın meşhur imamı Abdülaziz Bekkine idi, o dönemin diyebilirim ki İstanbul’un en büyük âlimlerinden birisi. Onların her akşam olmasa bile iki akşamda bir sohbetleri olurdu. Caminin yanındaki Hocaefendi’nin evinin altı sohbet yeri… Oraya bir gittiğimizde -ilk gözüme çarpan, önceden tanıştığım isimlerden birisi- Erbakan Hoca oradaydı. Nurettin Topçu da oradaydı.

Ondan sonra Abdülaziz Bekkine (rahmetullahi aleyh) 1952’de vefat ettikten sonra bu sefer İskenderpaşa maruf olan Muhammed Zahid Kotku (rahmetullah aleyh) ona bağlılığım devam etti. Ama Erbakan Hoca’nın bu tekkeye bağlılığı Abdülaziz Bekkine’den de önce idi, Hacı Hasip Senezi Rumeli’den gelmiş çok büyük âlim, bağlılığı ondan başlıyor. Ondan sonra Abdülaziz Bekkine, ondan sonra Muhammed Zahit Kotku. Bu temaslar sırasında Arif Abi ile de çok yakın ilişki içerisindeler.

Ondan sonra MSP’nin kurulması söz konusu oldu. Erbakan Hoca genel başkan olarak Süleyman Arif Emre Abimizi işaret etti. Anadolu’dan insanlar -o kadar benimsemişler ki bu kadar kısa zamanda bu büyük davayı- gelmişler, Arif Abiye bağlılık gösteriyorlar, sahip çıkıyorlar: Partimiz kapatıldı ne olacak, diyorlar. O kendine has bilge tavrıyla gayet yumuşak: “Arkadaş, abdestin bozulunca ne yapıyorsun, gidip yeniden abdest alıyorsun. Bizim de abdestimiz bozuldu, yeniden abdest alıp partimizi hemen kuracağız.” diyor.

Şimdi bu aslında fevkalade önemli bir şey. Ne olursa olsun, bir sebeple kapatıldı mı yenisi kurulur, düşüncesi ve onun psikolojisi anlaşılmış oldu. Nitekim arından da Millî Nizam kapanmış; Millî Selamet, Refah, Fazilet kapatılmış. Bu adamlar hiç yılmamışlar, Süleyman Arif Abi de Erbakan Hoca da. Biz demirci örsünde dövülen çeliğe benzeriz dövüldükçe daha güçleniriz ve diğer en önemli husus Millî Nizam Partisi’nin programıyla Saadet Partisi programı arasında hiç fark yok. Bunun manası şudur: Ne yaparsanız yapın, bu insanları ezemezsiniz, eğemezsiniz, davasından vazgeçiremezsiniz mesajıdır bu.

Hamdolsun, çok faydalı hizmetler yapıldı ancak biz de hiçbir dönemde 11 buçuk aydan fazla hükümete kalamadık. Bütün bu söylediğim hizmetler hep 11 buçuk ayda yapıldı. Mesela tutuklu olduğumuz dönemde Selamet Koğuşu diye bir koğuş vardı, o koğuşta bir tarafta Süleyman Arif Emre Abim, hemen onun yanında Yasin Hatipoğlu, biraz ilerisinde Şevket Kazan, biraz ilerisinde Şener Battal biraz ilerisinde Lütfi Doğan, aşağıda da 12 kişilik yer. Herkes yatağın üstünde, başka oturacak yer yok!

Ne güzel espriler yapılır, bir de Yasin (Hatipoğlu) ile şiirli atışma yaparlardı. Şunu ifade edeyim ki mevcut siyasi partiler içerisinde edebiyat seviyesi bakımından bizim Millî Görüş’ten daha iyisi yoktu. Malum, şiirde önce aruz vezni ile şiirler yazılırd.ı onun ardından hece vezniyle yazılmaya başlandı ve serbest vezinle. İşte o devirde Türkiye’de aruz vezni ile şiir yazan üç tane isim vardı. Bunlardan önemli bir tanesi Süleyman Arif Emre Ağabeyimiz, birisi de Yasin Hatipoğlu idi.

MİLLÎ ŞUUR: Arif Emre ile unutulmaz hatırlarınız vardır. Bir örnekle tamamlayalım dilerseniz?

Arif Abi çiğ köfteden hiç vazgeçemiyordu. Hapishanede belli bir süre sonra askerler, evlerden bozulacak yiyecek gelmeyecek dediler. Efendim işte kuru pastaydı, börekti… onlar gelir ama içinde et olan hiçbir şey gelmeyecek, dediler. Arif Abi dedi ki “Ya ben alışmışım çiğ köfte yemeye, ne yapacağız şimdi?” Fehim Adak dedi ki “Ya Abi hiç merak etme” dedi, “Biz etsiz çiğ köfte de yaparız sana.” Hanımefendi rahmetli her ziyaretlerinde bulguruydu, baharatlarıydı, soğanı, maydanozu, eti… hazır paket ile getirirdi. O da Fehim Bey’in önüne koyardı. Fehim bey bir leğende çiğ köfte yapar, tüm arkadaşlara dağıtılırdı. Fevkalade de güzel olurdu. Arif Abi çok mutlu oldu bundan.

Hapishanede iş bölümü vardı. İki tane genç arkadaşımız, birisi Temel Karamollaoğlu öbürü Avukat Şener Battal. Bunlar hizmetler yaparlardı. Orada protokol olmasa da bizim protokol hiç bozulmadı. Erbakan’ın bir tarafında Lütfü Doğan olacak, onun yanında Süleyman Arif Emre. Ondan sonra yaş sırasına göre… En sonda da o iki genç arkadaşım (Temel Karamollaoğlu, Şener Battal). Yani düzen hiç bozulmadı ve tabii bu insana o kadar mutluluk veriyor ki “Ya ben kimlerle beraberim!” diye… Ve bizden hiç şikâyetçi olan da olmadı orada. Çünkü bunların hepsi Erbakan Hocamızın ve diğer arkadaşlarımızın da sahip olduğu nefis terbiyesi, nefis terbiyesi, nefis terbiyesi…

Şimdi şunu özellikle ifade etmek isterim: Erbakan Hoca ile böyle bir çalışma düzenine girdiğimizde başlangıçta görevimiz yoktu. Akşamları çay sohbetlerinde bir araya geliniyordu. “Ne olacak Türkiye’nin bu hâli?” “Ne yapmamız lazım?” ve “Bir şeyler yapılması lazım!” deniliyordu zaman içerisinde. Tabii bu sohbetlerin önemli bir kısmı da İskenderpaşa’da yapılmaktaydı. Erbakan Hoca gerek siyasi çalışmalarımızda gerek sanayi çalışmalarında hep önde olan ve istikamet gösteren oldu. İşte böyle başladı ve şartlar içerisinde daha da gelişti. İşte o alınan nefis terbiyesi siyasi çalışmalarda da ön plana gelmeye başladı.

MİLLÎ ŞUUR: Çok teşekkür ederiz bize vakit ayırdığınız için.

Estağfurullah, ben teşekkür ederim. Bu anılar “Kirazlıdere Tutukevi Penceresinden 12 Eylül” adlı kitabımda daha geniş şekliyle ve bazı ilaveler ile yer almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz