Ölüm haktır ancak ruhların ölümsüzlüğü ilk insandan bugüne savunulan bir gerçektir. Çünkü ruh Allah’ın kendi ruhundan bedenimize üflenmiştir ve O’ndan bir parçadır. Ruhun varlığı ve ölümsüzlüğü antikçağ filozofları tarafından da ayrıntılı bir şekilde ele alınır. Özellikle felsefenin babası sayılan Sokrates, bu konuyu Platon’un kaleme aldığı “Sokrates’in Savunması” ve “Phaidon” diyaloğunda çok teferruatlı bir şekilde ele alır. Şöyle der Sokrates: “Ölümden korkmuyorum, çünkü ölümden sonra yaşamın olduğuna inanıyorum.” (Platon, Phaidon, Çevren Furkan Akderin, Say Yayınları, sh. 51) Sokrates, esas olanın ruh olduğunu, çoğu zaman bedenin insanın hakikati bulmasına engel olduğunu ileri sürer. Bu konuda da şöyle der: “Ruh, kendisinde duyma, görme, acı, haz ve benzeri şeyler olmadığı zaman daha iyi düşünür. Böyle olunca kendi kendine döner ve bedenden uzaklaşır. Bedenden uzak durdukça hakikati anlamaya çalışır…” (Platon, age, sh. 54) Sokrates her şeyin hakikatine gerçek manada ancak öldüğümüzde ulaşabildiğimizi söyler ve idamı kendisi için bir mükafat olarak görür. Sokrates ruhlarımızın biz doğmadan önce de var olduğunu, ruhun tanrısal olana benzediğini, ölümsüz olduğunu akli yollarla uzun uzun anlatır (Platon, age, sh.b72-78).

Ruh, kendisinde duyma, görme, acı, haz ve benzeri şeyler olmadığı zaman daha iyi düşünür. Böyle olunca kendi kendine döner ve bedenden uzaklaşır. Bedenden uzak durdukça hakikati anlamaya çalışır…

Platon

Modern felsefenin kurucularından Descartes da bu konu üzerinde özellikle durmuş ve insan ruhunun bedenden gerçekten farklı olduğunu, bununla birlikte ruhun onunla tek vücut (aynı şey) olacak denli sıkı biçimde bedene bağlı ve onunla birleşmiş olduğunu, Tanrı ve ruhun bilgisinin insan zihninin sahip olacağı en kesin ve açık bilgiler olduğunu belirtir. (R. Descartes, Meditasyonlar, sh. 41) Descartes bununla birlikte düşüncemizden gelen bilginin bedenden edindiğimiz bilgiden önce geldiğini ve ondan karşılaştırılmayacak ölçüde daha açık olduğunu ve beden olmasa bile ruhun var olmaya devam edeceğini belirtir. (R. Descartes, Felsefenin İlkeleri, Çev. Mesut Akın, Say Yay. sh.74) Ancak ruhumuz ya da düşüncelerimiz ön yargılardan özgür kılınsaydı bu gerçeklere inanmakta insanların zorluk çekmeyeceklerini belirtir. (Descartes, age, sh. 78)

Atomculuğu 16. yüzyıl Avrupa’sında canlandıran ve materyalizmin doğmasına kapı aralayan Pierre Gassendi bile Descartes’in Meditasyonlar adlı kitabını eleştirirken, “… zira amacımız ruhunuzun varlığını ya da onun varlığının bedeninkinden daha açık seçik olduğunu kanıtlamak değildi, çünkü onun varlığından zaten kimsenin kuşku duymadığı bellidir.” der. (Descartes, Meditasyonlar – Gassendi’nin Meditasyonlara İtirazı ve Descartes’in Bu İtirazlara Yanıtı, Çev. İsmet Berkan, BilgeSu Yay. sh. 104, 105)

Semavi dinler ve birçok filozof nezdinde bedenin ölmesi bir son değildir. Geçiş dönemidir. Dünya ve ahiret hayatı birbirlerinin devamı ve tamamlayıcısıdır. Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadis-i şeriflerinde “Benimle dünyanın hali ancak bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip de bırakıp giden bir yolcu gibidir.” buyurmuşlardır. (Mesned-i Ahmed, Tirmizi, İbni Mace) Yani ruhlar aleminden dünyaya geldik, gölgelendik, bu arada azığımızı yüklendik, ahirete gidiyoruz. Bunun için Yunus Emre de “Geldi geçti ömrüm benim/ Şol yel esip geçmiş gibi/ Hele bana öyle gelir/ Bir göz açıp yummuş gibi”der.

Kaç yaşında olursak olalım geriye baktığımızda sanki onlarca yılı bir çırpıda yaşamışız gibi gelir. Yine Efendimiz (SAV) “Dünya mü’minin zindanıdır…” buyurmuşlardır. (Müslim Zühd 1, Tirmizi Zühd 16, ibni Mace Zühd 3) Nitekim kendisi hep ahireti tercih etmiştir. Bunun için Allahu Teala “Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Pek yakında Rabbin sana (nimetlerini) verecek de hoşnut olacaksın.” (93/Duha 4, 5) buyurmuş ancak görevini yerine getirinceye kadar dünyada kalmasını dilemiş, ona bu yolda nimetlerini vermiş ve sonra, “… Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım…” buyurmuştur. (5/Maide 3) Böylece Efendimiz görevinin sona geldiğini anladı ve o mübarek başı Hz. Aişe anamızın kucağındayken işaret parmağını kaldırarak “İla refik-i âlâ” (yüce dosta) sözlerini tekrarlaya tekrarlaya adeta mutluluk içinde özlemle kavuşmayı arzu ettiği habibine kavuştu. Onun için üstad Necip Fazıl ölümü anlatırken, “Ölüm güzel şey budur perde ardından haber/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber” der. Yine bunun için Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri ölümü yok olmak değil de Efendimiz gibi Allah’a kavuşmak olarak nitelendirmiş ve müritlerine öleceği gecenin “şeb-i arus” (düğün gecesi) olarak anılmasını vasiyet etmiştir. Bu nedenle Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Rabbine kavuştuğu 17 Aralık gecesi müritleri ve onu sevenlerce yüz yıllar boyu kutlanmış ve halen günümüzde “Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Töreni” olarak kutlanmaya devam etmektedir. Allah aşkıyla yanan, O’na bir an önce kavuşmayı talep eden Yunus Emre de şöyle der: “Aşkın pazarında canlar satılır/ Satarım canımı alan bulunmaz/ Yunus öldü deyu sela verirler/ Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez.”

Sokrates de idam edilirken arkadaşlarının zehri içmeyi geciktirme talebine ve yalvarmalarına karşın bir an önce zehiri içmeyi istiyordu ve arkadaşlarına “Gömdüğünüz sadece bedenimdir, ölümün en büyük iyilik olmadığını kim söyleyebilir?” diyerek alelacele görevliden zehiri istedi ve onu dibine kadar içti. (Platon, Phaidon, Çevren Furkan Akderin, Say Yayınları, sh. 127, 128)
Bir mü’min için dünya hayatı ne kadar düşük olsa da hiçbir mü’min miskin bir şekilde ölümü isteyemez. Allahu Teala dünya hayatını ahirete nazaran oyalanma ve geçici olduğunu belirtse de ahirette mutluluğun yolu dünyada insanlığın ve kainatın faydası için mücadele etmekten, iyi işler (salih amel) yapmaktan geçiyor. Bu iyi mücadele ve faydalı işler Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimizin yaşamında açıkça gösteriliyor. “İnsan kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanıyor.” (75/Kıyame 36) ve “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar.” (29/Ankebut 2) Miskinlik bir Müslüman için düşünülmesi imkansız bir durumdur. Mü’min sürekli müsbet yönde hareket halindedir. Öyle ki bir günü bir sonraki güne eşit bile olmayacak kadar hareketli. Çünkü Cennet ve Allah’ın rızasını kazanmak ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

Dünyadan ahiret yurduna geçiş İsrafil meleğin sura üflemesiyle başlayacak. İlk üflemede Allah’ın diledikleri dışında göklerdeki (belki diğer gezegen ve alemlerdeki) ve yerdeki (dünyadaki) herkes ölecek, ikinci üflemeyle ölenlerin hepsi kalkacak (kıyam edecek). Kıyamet kelimesi de kalkış anlamına gelmektedir. Kıyamet günü kalkış, başka bir deyişle diriliş günüdür.
“Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” (39/Zümer 68) Kıyametten (dirilişten) önceki ilk sura üflenen o dehşet anı onlarca ayette çok farklı şekillerde anlatılır, tasvir edilir.

“Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” (39/Zümer 68)

Allahu Teala Kur’an-ı Azimuşşan’ın pek çok ayetinde insanları akıl yürütmeye davet ediyor, adeta yarattığı kullarının akılsızlıklarına şaşırıyor. Şaşılacak olaylardan biri olarak ahiretin varlığına, insanların tekrar diriltileceklerine ve haşredileceklerine (tekrar bir araya getirileceklerine) inanmalarını gösteriyor ve sizi yaratan Allah, siz ölüp çürümüş kemikleriniz toprağa karıştığında tekrar sizi neden bir araya getiremesin? Hiç yokken yaratıldığnıza inanıyorsunuz da çürümüş kemiklerinizi bir araya getirip sizi tekrar yaratabileceğine nasıl inanmıyorusunuz? Hangisi daha kolaydır, hiç yoktan yaratılış mı yoksa kimyasal değişikliğe uğramış bedenlerinizi tekrar bir araya getirmesi mi? Böyle akılsızlık olabilir mi?

Sokrates de ahireti karşıtlıkların var olma zorunluluğundan yola çıkarak izah eder. Ayrılma-birleşme, soğuma-ısınma, uyuma-uyanık olma gibi birçok karşıtların birbirlerinden zorunlu olarak var olduklarını, yaşam ve ölümün de birbirlerinin karşıtı olduklarını ve birbirlerinden doğduklarını, o halde iki doğuşun var olmasının elzem olduğunu belirtir. Şöyle der Sokrates: “Dolayısıyla ölü ruhların bir yerde olduklarını ve yeniden hayata dönmek için beklediklerini de kabul etmeliyiz… Ayrıca iyi ruhları mutlu, kötü ruhları da üzüntülü bir son bekliyor.” (Platon, Phaidon, Çevren Furkan Akderin, Say Yayınları, sh. 62, 63)

İnsanı, doğayı, galaksileri yaratan Allah güç, kuvvet, ilim, hayat sahibidir. O Mubdi (yoktan var eden, yoktan yaratan) olduğu gibi aynı zamanda Muid’dir de (tekrar yaratan).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz