Selçuklu ve Osmanlı devletleri, eşsiz İslam medeniyetinin temel esasları üzerine kurulu devletlerdi. Bu sebeple vahyi merkezine alan Rasulullah (S.A.V) efendimizin eğitimdeki metotlarını eğitim sistemi olarak benimseyen bir anlayışa sahiptiler. İslam tarihinin başından bu yana, temelleri Hz. Peygamber (S.A.V)’le atılan ve Selçukluların eğitim modeli olarak geliştirdiği günümüz üniversiteleri mesabesindeki medreseleri hediye etmesi ile -kalitesine bu gün taklit edilen Batının asla ulaşamadığı ve ulaşamayacağı- bir modeli ortaya koymuştur.

İslam tarihinde ilk kurulan eğitim merkezi Ashab-ı suffa olmuştur. Aslında hem okulun temeli, hem şehrin, hayatın ve ilmin merkezi her zaman camiler olmuştur. Selçuklunun ilk dönemlerinde cami merkez olmak kaydıyla Sıbyan Mektepleri veya Küttap dediğimiz düzenli ve disiplinli eğitim kurumları şeklinde eğitim kurumsallaşmaya başlamıştır. Sıbyan mektepleri iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısım mektep veya Küttaplardır. İkinci kısım ise yoksul yetim öksüz çocuklar için açılan -yazı öğretilen yer anlamında- Mekteb-i sebil veya Küttab-ı sebil dediğimiz okullardır. Bu kurumlarda önceleri sadece okuma yazma öğretilirken daha sonraları temel İslami bilgiler verilmeye başlamıştır. Bu okullar her mahallenin zengini veya hayırsever kişileri tarafından kurulur, bunlar yoksa halk el birliği ile yaptırırdı. Genel itibari ile vakıf sistemi uygulanırdı. Yani okulun, öğrencinin ve öğretmenin ihtiyacı ya halk tarafından ya da o kuruma vakfedilmiş yerler vasıtası ile karşılanırdı.

Küttab veya mekteplerdeki öğretmenlere muallim denilirdi. Muallimler genel itibari ile kurumun bulunduğu caminin imamı da olurlardı. İmamın eşleri de kız öğrencilere eğitim verirdi. Günümüzdeki bazı tarih kitaplarının yazmış olduğu Selçuklu’da ve Osmanlı’da sadece erkeklerin eğitim hayatında var olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır.

Genelde bir odalı yapılar olan mektepler okula ait halı, kilim, hasır vb. yastık üzerine diz çökerek rahleler üzerinde Kur’an ve dua kitapları ile eğitime başlarlardı. Daha sonra yazı öğrenme eğitimi, şiir ve atasözleri üzerinde durulurdu. Küttablarda bu derslere ek olarak aritmetik, hikâye ve ibadet şekilleri öğretiliyordu. On yaşına kadar Kur’an’ı hatmeden çocuklar daha sonra hitabet, dilbilgisi, edebiyat, tarih gibi ek alanlar üzerinde üç yıl kadar daha çalışabilirlerdi. Hafta sonu tatili Perşembe öğleden sonra ve Cuma günleriydi. Mektebi bitiren talebe eğer ilim tahsil edecek olursa medreseye devam eder, ilim tahsil etmeyecek veya ilim tahsiline kabiliyeti yoksa kendisine bir meslek seçer veyahut asker olarak orduda eğitim alır, görev yapardı.

Günümüzde olduğu gibi zorunlu eğitim anlayışı diye bir kavram yoktu ancak gerekli eğitim anlayışı dediğimiz anlayış vardı. Her müminin bilmesi icap eden temel bilgi ve davranışlar bu kurumlarda kız ve erkek talebelere verilirdi. Şu an üniversitelerde uygulanan ders geçme sistemi tıpkısı olmasa da Küttablarda uygulanırdı.

Fatih Sultan Mehmed devrinde dersler kahvaltıdan sonra başlar ve öğlen namazına kadar sürerdi.

Buralardan sonra ilimde daha ileri mesafeler kat etmek isteyenler tıpkı Ali Kuşçu misali, gerekirse dağ tepe çamur demeden inanç tekeden süt çıkartır anlayışıyla Şam, Bağdat, Kahire, Türkistan vb. ilim merkezlerini gezer, buralarda ilimde terakki ederlerdi. Osmanlı medreseleri tamamen serbest ve sivil nitelikte hayat bulmuşlardır. Osmanlı medreselerinde Selçuklular ve diğer İslam devletlerinin aksine her medresenin kendine has kuralları vardır.

İslam’ın terakkici ve mükemmeliyetçi bir din olduğu gerçeğinden hareketle Selçuklu ve Osmanlı medreseleri İlim ve devlet adamlarını yetiştirirken, modern pedagojinin kabul ettiği, Dalton Planı ve Vinetka Sistemi adıyla uygulamaya koyduğu ferdî kabiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plan ve programları benimseyen bir metot geliştirmiş, bütün medreselerde bu metot tatbik edilmiştir. Bu metoda göre medreseler, bugün modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda dersten geçme yolunu seçmiş, mezuniyeti yıllara değil, kabiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi hoca ve talebenin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı.

Medreselerde umumi derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin sık sık tekrarlarla ve karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkânını sağlayarak en iyi şekilde öğrenmeye imkân hazırlardı.
Eğitimin somut göstergesi; ders ve ders dışı yaşantıyı ortak amaç ve ilkelerde bütünleştirerek müderris ve öğrenci arasında birebir etkileşim fırsatları sağlayacak olan yatılı eğitim modelidir.

Medreseler, kendine has, milli kültüre bağlı mimari tarzı olan, açık bir avlu etrafında ve kare şeklinde dizilen küçük kubbeli odalardan oluşan; zarif ve ağır başlı ve huzur veren, öğrenciyi tabiri caizse sürükleyen yapıya sahip eserlerdi. Bu binalar bir cami etrafında sıralanınca bunlara kütüphane gibi yardımcı tesisler de ekleniyor, bu da mahallede bir lise, bir yüksekokul ve hatta bir üniversite kampüsüne benzer bir ortamın meydana gelmesini sağlıyordu. Ayrıca suhte (öğrenci), danişmend (asistan veya doçent) ve müderrisler (profesörler) bu mahalleye renk ve karakter veren başlıca simalar oluyorlardı.

Medreselerdeki öğrenciler cer usulü ve huzur usulü denen usullerle halka açılıyordu. Buna bir anlamda staj demek daha doğru olur. Cer usulüyle öğrenciler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında köylere dağılır, namaz kıldırırlar, vaaz verirler. Burada öğrencilerin ihtiyaçlarını halk giderir. Böylece öğrenciler halkla kaynaşırlar ve günümüzdeki sözüm ona modern batıcı gelişmiş eğitim modeli gibi sadece kitap ve öğrenci öğretmen arası mukabeleden ibaret kalmazdı. Huzur usulüyle hocalar bir anlamda talim yapıp fikir alışverişinde bulunurlardı. Ramazan ayında padişah hocaları saraya davet eder, dini metinler üzerinde yorum yapıp tartışırlar ve burada âlimler meliklerin yanında ilmi kitabına uydurmazlar, gerçek ne ise onu söylerlerdi. Bu uygulama günümüz idarecilerine eğitime ve âlimlere nasıl değer verileceğini gösteren muhteşem bir örnektir.

Fatih Sultan Mehmed devrinde dersler kahvaltıdan sonra başlar ve öğlen namazına kadar sürerdi. Öğleden sonra öğrenci kütüphane veya camide mütalaada bulunurdu. Günde beş saat, haftada dört gün ders yapılırdı. Sınıftaki öğrenci sayısı yirmi civarında olurdu ancak bu medresenin büyüklüğüne göre de değişebilirdi.

Hocalar öğrencileri usandırmamak ve onları daima ilme teşvik etmek için Salı ve Cuma günlerini tatil etmişlerdi. Öğrencileri her yıl değişen sınavlarla bunaltmazlardı. Bu iki günde öğrenciler bazı malzemelerini hazırlarlar, yaz günlerinde ise mesire yerlerine giderler. Orada da yine boş durmayıp hisab (aritmetik), hendese (geometri) ilmi, usturlâb (astronumi), rub’ (kıble tayini), misaha (miktar belirleme), Hind, Kıbt ve Zenc hisabı, parmak hisabı, ağırlıkları kaldırma ilmi (mekanik) ve bunlar gibi müstakilen derse ihtiyaç duyulmayan ilimleri müzakere ederlerdi.

Kevakib-i Seb’a’ya (1) Göre Osmanlı Medreseleri Müfredat Programı

Medreseye gidecek bir talebe, 5-6 yaşında sıbyan mekteplerine alınır. Öğrenciye önce, anlayışı kadar iman esasları telkin edilir. Ergenlik çağına girmiş ise, üzerine namaz farz olduğundan, kendisine Fatiha ve birkaç kısa süre öğretilir. Sabi ise, her şeyden önce besmele ile “Rabbi yessir” duası yapıldıktan ve elifba cüzü öğretildikten sonra heceye geçilerek Amme cüzüne başlanır. Bir tecvid hocasından Kur’an öğrenilerek hatmedilir; daha sonra sabi, Arap ise Arapça, Türk ise Türkçe muhtasar bir tecvid kitabı okurdu. Bunu Birgili Mehmet Efendi’nin Türkçe “Akaid Risalesi”nin okutulması takip eder, bu arada hafızlık yeteneği olanlara hafızlık talim ettirilirdi.

Bir büyük mecliste hafızlar ve kurra huzurunda Kur’an’ı başından sonuna altı ya da yedi-sekiz saatte dinletir, Şükürnamesi için büyük bir ziyafet verilir ve ziyafettekilere hediyeler takdim edilirdi.

Hıfzını altı saatte dinleten hafıza “hafız-ı seri” derler. Bu sırada sabi 8-9 yaşlarındadır. Arapça kelimelere alışması için İbn-i Ferişteh gibi beş-on varaktan ibaret manzum bir sözlük okutulur aynı zamanda günümüzde temel matematik dediğimiz “âmâl-i erbaa” denilen dört işlem problemleri öğretilirdi. Kur’an-ı Kerim’i tecvid ile öğrenmek iktisar, hafız olmak istisad, kıraatıyla almak istiksa rütbesidir. Başka bir görüşe göre, hafız olmak iktisar rütbesi, kıraatleri bilmek iktisad, gerisi istiksa rütbesidir.

Bir büyük mecliste hafızlar ve kurra huzurunda Kur’an’ı başından sonuna altı ya da yedi-sekiz saatte dinletir, Şükürnamesi için büyük bir ziyafet verilir ve ziyafettekilere hediyeler takdim edilirdi.

İcazet, bugünkü tabir ile bir medrese talebesinin tedris hayatına atılabileceğini gösteren diploma demektir. İcazet-nameyi veren müderris icazet-nameye kendi ismini yazdıktan sonra kendisi o dersi kimden okuduğunu yani hocasının kim olduğunu zincir halinde yukarıya doğru kaydederek bunu İslam âleminin en büyük âlimine kadar çıkarıp bağlardı.

Talebe kendini geliştirmesine bağlı olarak rütbece sınırlanmaz, ilme de bir sınır konmazdı. Binaenaleyh, Selçuklu ve Osmanlı’da ilim adamı demek; bugünkü gibi üniversite bitirmiş iki kelam edemeyen değil, asırlar geçmesine rağmen eserleri, günümüze kadar ilerici dediğimiz, örnek aldığımız batıda ders kitabı olarak okutulan insan demekti.

1– Bu risale Fransa’nın (1741) İstanbul’daki elçisinden Türklerin ilimleri ile ilgili bilgi talep etmesi üzerine zamanın Reisül Küttabı (Osmanlı’da Dışişleri Bakanı) Musa efendi tarafından yazdırılarak elçiye teslim edilmiş 1742 Fransa kraliyet kütüphanesine konmuştur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz