Ana Sayfa Milli Şuur 51. Sayı SEN APOCU MUSUN? BİR ÖĞRETMEN GÖREVE BAŞLIYOR

SEN APOCU MUSUN? BİR ÖĞRETMEN GÖREVE BAŞLIYOR

196
0

M. Siracuddin ÖZTOPRAK
Yıl 1993. Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nde çalışırken Bursa’ya görev nakli istedim. Tayinim gerçekleşti ve Fethiye İlköğretim Okulu’na Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak atandım. Okula gidişimin ikinci gününde öğretmenler odasında oturuyorum. Bir bayan öğretmen içeri giriverdi. Beni ilk defa gördüğü için: “Hocam! Nereden geldiniz?” diye sordu. Ben, “Diyarbakır’dan buraya naklen geldim.” deyince ikinci cümlesi “Sen Apocu musun?’’ oldu. Doğrusu bu benim halime münasip bir ifade değildi. Tam ben onun cevabını vermeyi düşünüyorken, bir gün öce tanıştığımız, Ergin isminde, uzun boylu bir müdür yardımcısı kardeşimiz söze girdi ve “Hoca, müsaade eder misin? Ben bir iki cümle söyleyeceğim öğretmen hanıma.” dedi. Ben de buyurun dedim. Aslında zamana da ihtiyacım vardı. Biraz düşünmek istiyordum. Bu patavatsız soruya güzel bir cevap vereyim diye. Ergin Bey söze başladı. Dedi ki: “Hoca Hanım, ben öğretmen okulunu bitirdim ve tayinim Mardin’in Silopi ilçesinin bir köyüne çıkıverdi.” Devam etti: “Uzun yıllar geçti aradan. O zaman tabi Silopi ilçesi Mardin’e bağlıydı. Sonradan Şırnak il olunca oraya bağlandı. Ben görevimin çıktığı yere gitmek istiyorum ama ailem engel oluyordu. Gidemezsin diyorlardı. Çünkü ailenin tek erkek evladı ben idim. Aile olarak maddi durumumuz da iyi değildi. Bu yüzden biran önce maaş almak istiyorum. Ayrıca bunun için okudum yıllarca ama ailem engel, annem babam bırakmıyorlar. Fakat ben evde huzur bırakmadım. Israrıma devam ettim. İlle de gitmek istiyorum diye. Uzun bir uğraştan sonra önce annemi ikna ettim. Annem de babamı ikna etti. Otobüsle yolculuk yapacağım. Uğurlama esnasında iki göz iki çeşme ağladıklarını biliyorum, hatırlıyorum. Ellerindeki mendiller ıslanmıştı gözyaşlarından. Bir daha çocuğumuzu sağ görebilir miyiz, o kuyruklu Kürtler arasından sağ döner mi evladımız diye endişeleri vardı.”
Ergin Hoca o yılları yeniden hatırlamanın verdiği içerleyişle devam etti: “Hoca Hanım! Direk Mardin’e araba yoktu o zaman. Diyarbakır’a kadar otobüs vardı. Ben de Diyarbakır otobüsüne bindim. Diyarbakır’a vardım. İlk gördüğüm otel Dağkapısı’nda Yalova Oteli adında bir oteldi. Altında da Yalova Kahvesi diye bir çay ocağı tarzında bir mekan vardı. İlk gördüğüm otel olduğu için Yalova Oteli’ne yerleşmeye karar verdim.
Bavulum, tahta idi. Bıraktım ve aşağıya indim. Bir çay içeyim diye otelin altındaki çayhaneye indim. Bir de cam kenarında oturdum ki gelip geçen kuyruklulardan birisini göreyim diye. Oturdum. Çay isteyecektim ama kahve geldi önüme. Garson kahve getirdiğinde, ben de korkudan çay içmek istiyorum diyemedim. Çünkü iyi intibalarla bulunmuyordum orada. Kahveyi yudumlayacağım esnada, karşı masada oturmuş yaşlı bir zat. Birkaç gencin arasından ‘Evladım o kahve sizin’ dedi, eliyle de işaret ederek. ‘O kahve sizin içiniz’ diye tekrarladı. Anladım ki kahveyi o yaşlı adam ısmarlamıştı. Kahvemi bitirdiğimde o yaşlı zat eliyle işaret etti. ‘Genç! Gel aramızda otur’ dedi. Gittim ama pek de isteyerek değildi. Çünkü korkuyordum. Acaba ne diyecekler, ne yapacaklar diye. Yalnız gel deyişine de itiraz edecek halim yoktu. Gittim oturdum. Alçak iskemleleri vardı. İskemlelerde oturuyoruz. Birkaç çay da beraber içtik. Çay içiyorken sordu: “Genç! Ben sizi yeni görüyorum Diyarbakır’da. Yabancıya benziyorsun. Nereden yolunuz düştü buraya.” İstanbul’dan geldiğimi, Mardin’in Silopi ilçesinde bir köye öğretmen olarak atandığımı, oraya direk araba olmadığı için burada geceleyeceğimi, yarın da Mardin’e geçeceğimi söyledim. Amca: ‘Evladım! Senin kimin kimsen var mı burada?’ diye sordu. Olmadığını söyledim. ‘O zaman bu akşam bizde misafirsin!’ dedi. İtiraz ettim, yok dedim. Otelde yer ayırttığımı ve ücretini de ödediğimi söyledim ama ne kadar itiraz ettiysem de kar etmedi. Kahvesini içtiğim amca beni evinde misafir etmekte kararlıydı. Birkaç bardak daha çay içtik. Onunla beraber oturan gençlerden birisi meğer onun çocuğuymuş. ‘Evladım!’ diye seslendi oğluna: ‘Kalk misafirimizle beraber git. Oteldeki resepsiyondan parasını da alacaksın. Bavulunu da al aşağıya in. Otel görevlisi itiraz ederse diyeceksin ki, bu bizim misafirimiz. Ev adresini bilmediği için buraya gelmiş. Şimdi görüştük. Misafirimizi eve götüreceğiz diyeceksin. Ücretini de geri al!’ dedi.
Hoca Hanım! O genç babasının dediklerini aynen yaptı. Yukarı çıktık. Resepsiyondaki görevliden ücretimi aldı. Yaz olduğu için üzerimde ceket yoktu. Parayı gömleğimin şu cebine bıraktı’’ dedi. İşaret ederek. Paramı geri aldı, cebime bıraktı. Bavulumu aldı, aşağı indik. Sonra hep birlikte evine doğru gidiyoruz.”
Anlatmaya devam ederken bana döndü; “Hocam! Sizin Diyarbakır’ın sokakları daracıktı. O daracık sokaklarda peşlerinden gidiyorum ama ayakları birbirine dolanıyor. Asmaya mı kesmeye mi götürüyorlar? Doğrusu endişeliyim. İtiraz edecek pek halim yok doğrusu.” Bu arada ben de söze karıştım: “Evet sokaklarımız daracıktır ama gönüllerimiz bayağı geniştir. Hele ki misafirler konusunda” diye ifade ettim. Ergin Hoca devam etti: “Nihayet o zatın evine gittik. Misafir odasına geçtik. Akşam yemeğimizi yedik, çayımızı içtik, sohbetimizi yaptık. Gece geç vakit olunca ‘Öğretmen Bey! Bu oda sizin’ diyerek yatacağım yeri gösterdiler. Yatak serildi. Yün yataktı ve döşeğim yerden yüksekti. Çok güzel, rahat uyunabilir bir yatak idi. Tuvalet kastedilerek ‘Ayakyolu da şuradadır.’ dedi amca, ‘Gece lazım olursa bilesiniz diye. Haydi, Allah rahatlık versin. Sabah kahvaltıda buluşuruz İnşallah.’ Ben yalnız kaldım odada. Yatağa girdim. Sabah oldu, kahvaltı az sonra gelecek. Amca ‘Öğretmen Bey! İnşallah rahat uyudunuz?’ dedi. Hoca Hanım! Sabaha kadar korkudan hiç uyuyamamıştım. Çünkü ha biraz sonra asmaya gelecekler ya da soymaya gelecekler diye endişelerim var. Fakat amcanın sorusuna ‘Gayet rahat uyudum.’ diye karşılık verdim. Kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra oğluna: ‘Evladım, misafirimiz bilmez, Mardin kapısında arabaların nereden kalkacağını. Sen misafirimizle Mardin kapıya kadar git!’ dedi. Diyarbakır etrafı surlarla çevrilidir bilindiği üzere. Surun hangi şehre açılan kapısı varsa o kapıya o şehrin adı verilmiş ve o adla anılıyor. Mardin’e açılan kapıya Mardin Kapı, Urfa’ya açılan kapıya Urfa Kapı, Elazığ’a açılan kapıya Elazığ kapısı deniliyor. Elazığ’a açılan kapıya Dağkapı da deniliyor. Genç, beni Mardin Kapısına götürdü. Mardin’e gidecek olan vasıtanın şoförüyle de konuştu: ‘Bu misafirimiz yabancıdır. Onun için yanına oturt! Silopi’ye gidecek olan arabaların orda indireceksin misafirimizi!” dedi. Yol ücretini bile benim ödememe müsaade etmedi. Mardin vardık. Gencin dediği yerde beni indirdi. Silopi’ye gidecek sıradaki arabaya bindim. Silopi’ye de vardık. Tayinimin çıktığı köye gidecek arabayı beklemeye başladım. Köye tek araba çalışıyor. Ona da binip köye vardım nihayet.
Köy okulu evlerinin uzağında biraz, köyün üç yüz, dört yüz metre dışında yapılmış bir okul. Okulda benden başka öğretmen yok. Okulun öğretmeni de başöğretmeni de benim. Hatta benden başka çalışan yok. Hademesi de benim okulun, müdürü de. Bir tek sınıf var. Bir de ufacık bir oda. Oraya bir yatak serilmiş. Öğretmen orada yatıp kalkıyormuş meğer. Bir tek sınıf olduğu için de 1. sınıftan 5. sınıfa kadar tüm öğrenciler aynı sınıfta ders görüyor. Toplu dersler veriliyor. Böyle bir mahrumiyet içerisinde okula başladım.
Kısa zamanda köylülerle çok samimi oldum. Çok sıcakkanlı insanlar idiler. Çok misafirperver, hamiyetperver insanlar idiler. Çoğu geceler köylülere misafirim ama çoğunlukla da ağanın evine misafir oluyordum. Ağanın evini tercih eden benim. Çünkü maddi anlamda bir sıkıntısı yoktu. Diğer köylülere yük olmaktansa ağanın evini tercih ediyordum. Ayrıca yemekleri de daha lezzetli ve etleri bol oluyordu. Diğer köylülerin de gönülleri oldukça zengindi. Misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için gayret gösteriyorlardı.
Hiç unutmam pazarı pazartesiye bağlayan bir geceydi. Ağanın evindeyim. Çoğu zaman gece orda kalıyordum. Yemeğimizi yedik, çaylarımızı içtik, sohbetimizi yaptık. Gece geç vakit, kalkmaya niyetlendim. Okula geçeceğim diye müsaade istedim. Ağa dedi ki: ‘Öğretmen Bey! Bayağı geç oldu istersen burada yat. Yarın gidersin.’ Ağanın evinde daha önce defalarca yatmıştım ama o gece okula dönme konusunda ısrar ettim. Kalktım ayakkabılarımı giyecekken oğluna seslendi: ‘Evladım geç vakit oldu. Öğretmen Bey yalnız gitmesin dedi. Sen de onunla git.’ Oğlu itiraz etmeden kalktı. Birlikte kapıdan çıkıyorken oğluna tekrar seslendi: ‘Oğlum bana kalırsa sen de eve dönme. Bu gece orda kal yarın dönersin.’ dedi.
Ergin Bey olayı anlatırken, ağanın neden böyle davrandığının gerekçesini de söylüyordu: “Hoca Hanım! Ağanın niye böyle söylediğini anladınız mı? Giderken benim, dönüşte de oğlunun güvenliğini düşündü. Ağa çocuğu olduğu için güvenlik sorunu olabilir düşüncesiyle evladının da sabah dönmesini arzu etti. Derken yola çıktık. Gecenin karanlığında yürüyoruz, ışık yok gibi. Köy evleri bitti bitecek, derken silah sesleri duyuldu birden. Silahlar art arda patlayınca ağanın oğlu göğsümden tuttu ve hemen arkasına attı. Yani kendini bana siper yaptı. Hızlıca konuşuyor: ‘Öğretmen Bey! Arkama geç ve yere yat!’ dedi. Bayağı korkmuştum. Yere yatıverdim. Silah sesleri devam ediyor. Delikanlının da yanında tabancası var. Silahını çekti ve silah seslerinin geldiği yöne doğru birkaç el ateş etti. Ben yere yatmışım. Hüngür hüngür ağlıyorum korkudan. Uzunca bir çatışmadan sonra silah sesleri kesildi. Kim öldü kim kaldı bilmiyorum. Birkaç dakika geçti. O birkaç dakika bana birkaç ay kadar gibi geldi. Derken ağanın oğlu yanaştı: ‘Kalk, kalk Öğretmen Bey! Tehlike uzaklaştı, kalk!’ dedi. Kalkacak halim kalmamıştı. Kendime geliverdim gözyaşlarımı sildim ve okula gittik.”
‘Öğretmen Bey! Benim artık kalmam mümkün değil, dönmem lazım.’ ‘Gecedir bu karanlıkta dönme!’ dedim ama ikna edemedim. ‘Köyde silah sesleri duyuldu köye mutlaka dönmem lazım ’ diyerek çıktı.
Ağanın genç oğlu, sabahleyin çocukların gelişinden çok önce geldi ve dedi ki: ‘Öğretmen Bey! Geceki hadiseyi öğrendik.’ Gülerek anlatıyor bu defa: ‘Olay tahmin ettiğimiz gibi değil. Yukardaki köylüler Suriye’den kaçak mal getirmişler.’ Kaçak mal o zaman sigara, tütün, çay ve ipek elbiseler oluyordu bazen radyo da olurdu. ‘Ufak tefek ev eşyaları ticaret maksadıyla getirmişler. Gece yarısı, simalar görünmüyor zaten. Ben sizinle gece yarısı Türkçe konuşunca, kim olduğumuz bilinmediği için kaçakçılar bizim jandarma olduğumuz kanaatine varmışlar. Kendi can güvenliklerini ve eşyalarını kurtarmak için ateş etmişler. Olay bundan ibaret.’ dedi. Ben de daha rahatlamıştım artık.”
Ergin Hoca bu olayı anlattıktan sonra bana döndü ve “Hocam! Öğretmen hanıma bir cevabınız varsa buyurun söz sizin.” dedi. Kendisine döndüm: “Hoca hanıma verilmesi gereken cevap verildi. Teşekkür ederim. Benim söyleyecek sözüm kalmadı.” dedim.
Özür diledi; “Hocam sizi bilmiyordum.” dedi. Bana “Sen apocu musun?” diye hitap ettiğine üzülmüştü. Ben de ona dedim ki: “Hoca Hanım adınız yanlış duymadıysam Kazibe değil mi?” “Evet Kazibe” dedi. Yaygın bir isim olmadığından bir daha tekrar ettim:” “Hoca Hanım Kazibe ne demektir, bilir misiniz?” dedim. “Hayır bilmiyorum. Annem babam öyle demiş.” dedi. “Kazibe, yalan söyleyen kadın demektir.” “Gelin adınızı değiştirelim. Kazibe güzel bir isim değil sizin için.” dedim. “Yok, annem babam öyle bırakmış ismimi.” diye itiraz eder gibi oldu. Ben de: “Bakın size güzel bir isim söyleyeyim. Adınız Sadıka olsun bundan sonra. ‘Doğru söyleyen kadın’ anlamında olsun.” dedim.
Irkçılık mikrobu birilerine bulaştıysa onun olaylara ve insanlara objektif bakma ihtimali sıfırlanır. Hiç mümkün değil. Artık o mikrobun gözüyle bakmaya başlar ve dolayısıyla objektif değerlendirme de yapamaz. İnsanlarla olan iletişimleri de objektif olamaz.