Ana Sayfa Milli Şuur 58. Sayı ŞİMDİ FİLİSTİN’DE OLMAK

ŞİMDİ FİLİSTİN’DE OLMAK

401 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesine rağmen Osmanlı kokusunu genlerinde taşıyan Filistin’in neden Türkiye hasreti çektiğini daha iyi anlıyorum.

30
0

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Toplamışım çocukları etrafıma, çay kaşık çatal sesleri arasında, ağzımızın kenarından gülerken dökülen peynir taneleri ile kahvaltı yapmak vardı. Hatta “-meli”“-malı” türünden beylik laflar ediyormuşum “Çocukları sevin, onlar cennet çiçekleridir.” diye falan.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Akrabamı zorunlu sevmem gibi değil, din kardeşlerimi gönülden bağrıma basıp ter kokularını ciğerlerime çekmek ve “Oh be… Rabbimin bu günleri de varmış, elhamdülillah.” diyebilmek gibi.
Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Mescid-i Aksa’da toplanmışız. Bir cemaat namazının ucuna yetişiyoruz. Top oynamaktan nerdeyse cemaat sevabını kaçırıyormuşuz.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Vermişim sırtımı bir Filistinli avlu duvarına, uzatmışım ayaklarımı siyonist kabirlerine doğru. Huzurum tavan yapmış, korkularım taban… Tevekkül hâlim hiç bozulmamıştı zaten, sıkıntım biraz itikattan…

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Siyonistin ağlama duvarlarına dönmüşüm, sesimde hıçkırıklara karışmış, kahkahanın hırçın acısı var. “Değdi mi ulan, değdi mi?” diye isyan etmek geçiyor içimden. Efendimiz Aleyhissalatuvesselam’ın sünnetine uyuyorum aniden. Üzerimde bir vakar. Bizim savaş zaferimizde bile tevazuun verdiği asalet çöküyor üzerime. Bir ayet çınlıyor kulaklarımda: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” ve susuyorum.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Kudüs sokaklarını geziyorum. Doğusundan batısına İslam coğrafyalarının başkenti KUDÜS. Doğusu ile batısı ile bizim olan Kudüs. Ayak basmışım tanımadığım İsrail devletçiğinin tanınmamış başbakanın “İsrail’in ve Yahudi milletinin başkenti Kudüs’e hoşgeldiniz.” dediği yerdeyim. Ne bu lafı hazmeden başbakan ürkekliği var içimde, ne bu lafı eden soytarının yüzsüzlüğüne duyduğum kızgınlığım. Çünkü çocuklar özgür ya artık, gerisini onlara bıraktık.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Çocuklar sokaklarda şehit cenazesi, yaralı taşıma ya da siyoniste saldırı oyunları oynuyorlar. “Evcilik oynayın.” diyorum. Siyoniste duyulan nefret ile bakıyorlar yüzüme ve haykırıyorlar: “Kendine gel hoca, Müslümanın romantiği olmaz, mücahidi olur. Bugün gevşersek yarın başımıza neler gelir? Bunu dün öğrendik. Dün öğrendiğimizi bugün unutacak oyunlar öğretme bize. İslam’ın Ümmet dini olduğunu unutturacak bir eğitimi de al cebine koy. Münafıklara ümit verme yeniden.” Çanakkale’ye ihanet suçluluğu çöküyor üzerime.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Masum olmadığımı itiraf ederek ilerliyorum Telaviv’de. Türk sihaları yerle bir etmiş melun ticaret merkezini. Tozunda külünde dağılıp bulut olmak istiyorum. Yağmur olup tekrar tekrar Filistin üzerine yağmak istiyorum. Beddua olup dillerde, bir siyonistin beynine çivileme çakılmak istiyorum.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Önceden şehit kanları ile sulanmış meydanlarda, hikâyeyi yeniden yazmak üzere vermişim duygularımı. Acı bir tebessümün izi kaldı yanaklarımda. Bir Filistinli gencin kolunu bacağını bağırta bağırta kırdıkları yerdeyim. Kök hücre nasihatleri, “sabret”; doğum kaderleri, metanet; cihat emirleri dirayet idi. Sabrettiler, metanet gösterdiler, dirayetli bir duruş gösterdiler ve tüm bu olanları tüm dünya Müslümanları sıcak kanepe koltuklarında hüzünle izlerken bir dizi film heyecanı ile unutuverdiler.
Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. İzzettin el Kassam Tugayları sarmış şehrin dört bir yanını. Hamas şükür namazları kılarken İran’dan sayısız ve süresiz füze, roket, silah desteği gelmeye devam ediyor. Yetmiyor. Gözler Türkiye’yi arıyor. Selçuk Bayraktar’ın sihalarını da.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Çaresizlik benim adım, ben ahir zaman başladığından beri yalnızım. Ben Müslüman’ım, Cuma namazında saf tutarken araya boşluk bırakan. Filistin deyince en önde nutuk ve sosyal medya paylaşımları “Ne mücahit adam.!” riyasında yüzen. Filistin ne kıymetli bir komasın sen. Senin ne ölmeni isteyen var, ne dirilişe geçmeni. Senin bu hâlin üzerinde seçim kazanır satılmış İslam toprağı politikacıları.

Sahi neden geç kaldınız, dahi gelmediniz?”

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Şehit gibi yaşayıp şehit olarak ölenlerin ülkesinde olmak vardı. Hani bizde Çanakkale savaşında on beş yaşında gencecik delikanlılarımız vardı ya işte onun gibi bir şeyden daha fazla bir şey. Yaşlanmaya fırsat bulamadan can verenlerin ülkesindeyim. En yaşlısı elli küsur, en genci ana rahminde olan şehitlerin ülkesindeyim. Okulları sığınak, diplomaları bedenlerinden fışkıran kan, mesleği cihat olan Filistin ülkesindeyim.
Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Zaferin verdiği vakar var üzerlerinde. Bir şehit cenazesi izliyorlar filmden. Vasiyeti “Üzerime Türk Bayrağı örtün.!” olduğu için Türk bayrağına sarılmış şekilde götürüyorlar kabir mekanına. Ne çok beklemişler Türkiye’yi. Soruyorlar bana “Sahi neden geç kaldınız, dahi gelmediniz?” Yutkunuyorum. Hıçkırıklarım ciğerlerimi parçalıyor kan kusuyorum, susuyorum.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Yavuz Sultan’dan miras kalan Mercidâbık zaferinin izlerini arıyorum. Kanuni Sultan Süleyman’ın fetih mührünü arıyorum. 1918’de İngilizlerin Osmanlı izlerini sildiğinin acısını içimde hissettikçe nefret doluyorum. Dile kolay, 401 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesine rağmen Osmanlı kokusunu genlerinde taşıyan Filistin’in neden Türkiye hasreti çektiğini daha iyi anlıyorum. Bir Yavuz, bir Süleyman gelmedi ama hasreti hep içimizdeydi zaten. Çizgi resimlerde Filistinli çocuk taşıyan çakma liderlerle bu Filistin özgür olmadı zaten.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Tekerlekli iskemlesinden bile korkulan Şeyh Ahmet Yasin’in parçalanarak şehit edildiği yerdeyim. Bir ses çınlıyor kulaklarımda “Allah’ım, ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum.!” sağır olmak istiyorum. Bu sesin vicdanıma yüklediği zindan ağırlığından kaçmak istiyorum. Sonra kendime geliyorum. Geç de olsa geldik Filistin’e. Koparıp almanın siyonist katillerinden rahatlığı çöküyor üzerime. Gelmemiş olsaydık eğer her bir Müslüman bu mazlumun şikâyeti ile belki bir salgın hastalık, belki bir kıtlık, belki bir düşman istilasına uğrayacaktık.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Bir hadis-i şerif titretiyor bedenimi: “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”
Elhamdülillah, ümmetin İslam şuuru yükseldi. Ahir âlemde Şeyh Ahmet Yasinde şikâyetini geri çekmiştir. Bir ümmetin Ümmet olma bayramı yaşanıyor Filistin sokaklarında.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın. Doğu Kudüs Silvan mahallesindeyim. On iki kişinin doksan metrekare evlerde yaşamak zorunda kaldığı ona rağmen yıkıldığı viraneler arasındayım. Türk müteahhitleri gelmiş. En küçüğü yüz elli metrekare olan evler yapıyorlar. İnşaattan gelen çak çuk sesleri ile çocuklar silahçılık oynamaya devam ediyorlar.

Şimdi Filistin’de olmak vardı canına yandığımın.
Bir top sesi ile uyanıyorum. İrkilerek başımı yastıktan kaldırıyorum. Karşımda kocaman ekranlı televizyon. İçinde bir iftar sofrası. Bir ramazan topu patlamış, karşılıklı oturan artistler oruç açma reklamı çekiyorlar. “Allah kabul etsin.” sesinin altına Filistin kanıyla doldurulmuş Coca Cola şişesi koyuyorlar. Uyanıyorum. Yeniden ve hep yeniden çaresizliğimle baş başa kalıyorum. Utanıyorum…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz