Halil İbrahim KABAK / Eğitimci – Yazar

İslam’a davet ve tebliğde sadece Hakk’ın, doğruların insanlara bildirilip duyurulması hedef alınır. Davet ve tebliğin sonucundan asla hiçbir menfaat ve fayda beklenmez, muhataplarına psikolojik ve fiziki herhangi bir baskı da kesinlikle caiz değildir. Misyonerlik ise sadece Hristiyan inancının ifade edilip duyurulmasını amaçlayan sıradan bir tebliğ olayı değil Pavlus’un da vurguladığı gibi “ne yapıp edip insanların Hıristiyanlık’a kazandırılması” faaliyetidir. Bu sebeple misyonerliğin asla masum bir dini tebliğ hareketi ve daveti olmadığını kesinlikle bilmemiz gerektiğini vurgulayarak konumuza başlamak istiyorum.

Misyonerliğin metotlarının belirlenmesindeki temel ilke Pavlus’un “ne yapıp edip insanların Hıristiyanlığa kazandırılması” sözüdür. Bu bağlamda günümüz misyonerlerinin kullandığı en sinsi ve etkili metot “kültüre uyarlama” yöntemidir. Bu metot Hıristiyanlık’ın bütün dünyada yerel gelenek ve adetlere uyarlanması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Bu yöntemde Hıristiyan öğretileri, ibadet şekilleri ve Hristiyan yaşam tarzı mümkün olduğu ölçüde yerel geleneklere uyarlanıp halka sunulur. Yani başka bir ifadeyle misyonerler artık bir tek kelime Hıristiyanlıktan söz etmeden misyonerlik yapmaktadır. Böylece Hıristiyanlığa karşı duyulan ön yargıların ortadan kaldırılması, Hristiyanlık’ın özü ve temel dogmaları değişmeksizin farklı kültürlere uyarlanmış biçimleri dünya geneline hâkim olması hedeflenmektedir.

Emperyalizm, Türkçe ifadesiyle yayılmacılık hırsı ve işgal siyaseti; başka devlet veya milletleri kendi çıkarları doğrultusunda siyasi, iktisadi, dinî ve kültürel bakımdan etkisi altına alma faaliyetidir. Kültür emperyalizmi ise bu etkileme faaliyetinin kültür yoluyla yapıldığı emperyalizm türüdür. Ekonomik, siyasi, askerî ve teknolojik gücü ellerinde tutan Batılıların diğer kültürleri, özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesi olarak da tanımlanabilen kültür emperyalizmi, sömürgeciliği kolaylaştırmaktadır. Bu tanımlamaları dikkate alarak baktığımızda aslında misyonerliğin kültür emperyalizminin Yahudi-Hristiyan ittifakıyla yürütülen dinî ayağı olduğunu görürüz.

Kültür emperyalizmi ve misyonerliğin ortak ve öncelikli gayesi sosyal-toplumsal sapmayı gerçekleştirmektir. Toplumda genel kabul görmüş dinî, ahlaki, gelenek ve kültürel değer hükümlerinden uzaklaşmayı sosyal sapma veya toplumsal sapma olarak ifade edebiliriz. Misyonerlik çalışmalarıyla doğrudan Hristiyanlık anlatıldığında peşinen şiddetle reddedeceği şeyleri insanlar kültürel özentiyle sorgusuz sualsiz kabul etmektedir. Bu amaçla emperyalist misyonerlerin Müslüman Ortadoğu ülkelerinde orta sınıftaki kesimler üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Çünkü ülkeleri ayakta tutan dinî ve millî geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan orta sınıf insanlardır. Orta sınıf yıpratılıp düşürüldüğü zaman, Hristiyanlaştırmaya karşı direnci kırılan toplum ekonomik bakımdan açık bir pazar, siyasi bakımdan da istenilenin yaptırılabildiği bağımlı bir kuklaya dönüşecektir. Bu yönüyle kültür emperyalizmi, diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlayan tamamlayıcı bir rol oynamaktadır.

Dünya genelinde pek çok misyoner yapıları mevcuttur. Ancak bunlar içerisinde çok iyi yapılanmış en güçlü misyonerlik ağına sahip olan kitle şüphesiz ki Evangelistlerdir. ABD’de 19. yy. başlarından itibaren yükselen Evangelist Protestanlık günümüze kadar Amerikan toplumu içerisinde başkanlık seçimlerinin sonuçlarını dahi belirleyebilecek şekilde gücünü artırmayı başarmıştır. Tutucu bir Hristiyan ekolü olan Evangelistler inanç yapısı itibariyle Yahudilerle son derece içli dışlı, adeta siyam ikizi gibidirler. Onların Yahudileri bu kadar kollamalarının sebebini her iki tarafın inanç ve ideallerine bakarak anlamamız mümkündür. Evangelistler Eski ve Yeni Ahit arasında hiçbir ayrım yapmazlar. Her iki kitaba da “Tanrı kelamı” olarak saygı gösterirler. Dolayısıyla Eski Ahit’teki, Yahudilerin “üstün ırk” olduğu tezini de kabul ederler. Yahudilerin üstün ırk olduklarını kabul ettikleri için de onların korunması gerektiği inancındadırlar. Bu sebeple özellikle 1880’li yıllarda ABD’de Siyonist kongrelerin düzenlenmesini gerçekleştiren ve Filistin’de İsrail devletinin kurulması için büyük gayretler sarf eden de Evangelistlerdir.

Siyonist Yahudilerin Ortadoğu’da gerçekleşeceğine inandıkları “arzımevud’’ hayalinden dolayı Yahudilerin Ortadoğu’ya yerleştirilmesi sebebiyle ortaya çıkacak kaos ve kargaşa, “Bütün dünyanın evangelizasyonu” gibi bir ideale sahip olan Evanjelik Hristiyanların çok fazla gelişme imkanı bulamadığı ve büyük ölçüde Müslümanların hakim olduğu bu coğrafyada İslam’ın ve Müslümanların gelişmesine ve kendilerine engel olmalarına mani olacaktır. Yani Yahudilerin arzımevudu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz ki yine Yahudilerdir. Misyoner-Siyonist işbirliğini ve dünya siyasetinin dahi bu işbirliği üzerine kurulmuş olduğu artık aşikâr olan bir gerçektir. Bu akımlar özellikle sosyal ve siyasal değişim sürecine sokulan ABD ve AB’nin askerî ve kültürel etkisini yoğun bir şekilde üzerinde hisseden ülkelerde örgütlenmekte ve misyonerlik faaliyetlerini yoğunlaştırmaktadırlar.

Emperyalist misyonerler günümüzdeki faaliyetlerini masumlaştırmak ve meşru göstermek adına daha çok AB, BM vs. gibi uluslararası kuruluşları kalkan olarak kullanmaktadırlar. AB uyum yasaları, Kopenhag kriterleri gibi ülkemizin önüne konulan; “Kadına karşı şiddeti önleme yasası” adı altında eşcinselliğin serbest bırakılmasına, domuzun kasaplık hayvan kapsamına alınmasına, eğitim müfredatının Darwin’ci-Evrimci ve Dinler arası diyalog ekseni üzerine hazırlanmasına, “İkiz Yasalar” adıyla çıkartılan yasada “Halklara kendi kaderini belirleme hakkı” tanınmasına biraz basiretle, biraz da ferasetle baktığımızda bize dayatılan düzenlemelerin altında yatan misyon gayelerini görmemiz mümkün olacaktır. BM ve UNESCO’nun dünya’ya ilan ettiği 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 21 Mart Uluslararası Nevruz Günü, 9 Ağustos Uluslararası Dünya Yerli Halklar Günü,12 Ağustos Uluslararası Gençlik Günü, 21 Eylül Uluslararası Barış Günü vs. daha örneklerini çoğaltabileceğimiz günler vardır. Bu, gün ve kutlamaların ana gayesi emperyalizmin Pazar stratejisi ile birlikte kültüre uyarlama formülüne biraz meşruiyet, biraz masumiyet sosu katarak sunmak, böylece toplumlara etkiyi daha kolay hale getirmektir.

Misyonerlik faaliyetleri kapsamında papazlar, hahamlar ve Müslüman temsilcilerle ortaklaşa düzenlenen iftarlar, ortak mabed açılışları vb. sosyal etkinliklerin önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Misyonerlerce işletilen kültür evleri, yetenek geliştirme ve dil kursları, bazı turizm ve danışmanlık büroları gibi kuruluşlar, onların hedef seçtikleri çevreyi tanımaları ve mahalli halkla dostluk ilişkileri geliştirmeleri açısından ideal ortamlar olarak görülür. Bu kapsamda yürütülen önemli faaliyetlerden birisi de emperyalist misyonerlerin bu ülkelerdeki kadın problemine el atmış olmalarıdır. Özellikle ülkemizde; Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimizde kız çocuklarının okutulmaması, çocuk denilecek yaşta ve rızasız evlilikler vs. gibi kadınların ezilmişliği konusu pek çok film, dizi, roman, hikâye, konferans gibi araçlarla ele almalarıdır. Bununla karı-koca, baba-evlat arasında bir çatışma ortamı meydana getirilerek sosyal bünye hırpalanmakta ve yıpratılmaktadır.

Bizzat emperyalist misyonerler tarafından oluşturulan sahte İslami cemaatler, sahte tasavvuf ekolleri, hatta sahih bir tasavvuf ekolünü kontrol altına almak için yetiştirilen müteşeyyıhlar (gerçekte şeyh, mürşid makamında olmadıkları halde şeyhlik taslayan şarlatanlar), itikadi ve ameli yapıyı bozacak sahte hocalar Müslümanlar arasındaki manevi-dînî kirlenmeyi hızlandırmaktır. Böylece herkesin birbirine şüpheyle baktığı bir güvensizlik ortamının meydana gelmesi de kaçırılmaz bir fırsat olarak değerlendirilmektedir.

Hukuk ve edebiyatta, sinema, tiyatro vb. sanatın bütün dallarında Batı kültürüne ait, unsurların benimsenmeye başlanmasıyla hız kazanan kendi kültürümüzden vazgeçme anlayışı neticesinde Müslümanların yaşadıkları coğrafyada özellikle moda düşkünlüğünün büyük bir ivme kazanması, Noel ve yılbaşı kutlamalarına iştirakte artık pek fazla bir beis görülmemesi, Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, doğum günü kutlamalarının vazgeçilmez hâle gelmiş olması, çizgi film karakterlerinin resimleriyle piyasaya sunulan ürünlerin kapış kapış satılır hale gelmiş olması vs. sosyal yaşantımızın bütün dilimlerine baktığımızda maalesef toplum hayatımızda neredeyse kendimize ait. “millî” diyebileceğimiz pek bir şeyin kalmadığını görmekteyiz.

“Batılılar Güney Afrika’ya geldikleri zaman ellerinde sadece İncil vardı. Güney Afrikalıların ise ellerinde zengin altın rezervleri bulunmaktaydı. Yıllar birbirini takip ettikten sonra bu durum tamamen değişti. Gelinen noktada ise Afrikalıların eline İncil, Batılı emperyalistlerin eline ise kıymetli madenler geçti.” diye Güney Afrikalılar arasında sık sık anlatılan bu meşhur hikâyedeki korkunç sonuca varmadan (maazallah), düşmanı iyi tanımalı kendimize gelmeli, uyanık olmalı, inancımıza, kültürümüze ve medeniyetimize sahip çıkmalıyız.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz