Bulunduğumuz an itibarıyla mezheplerin karıştığı bir dönemde yaşıyoruz. Kimin eli kimin cebinde, kimin kuşağı kimin belinde, kimin yükü kimin sırtında anlamak şöyle dursun, kendi varlığımızı ve kimliğimizi koruyup koruyamadığımızdan bile emin olamadığımız bir vaziyet içerisindeyiz.

Artık günümüzde temel olarak üreten ve tüm insanlığın talebine arz eden nüfusun çok önemli stratejik bir güç olduğu Çin örneğiyle anlaşılmıştır. Düşünebiliyor musunuz, geceleri uykularını kaçıran, her türlü fesatlık ve şeytanlıklarının farkında olan ve bir gün mutlaka yaptıkları insanlık düşmanlıklarının hesabını ödetecek Müslüman Türk, Kürt, Laz, Çerkez, İngiliz, Rus, Fransız ve de kim olursa olsun sarsılmaz iman sahibi olan ve inanan ailelerin soyu sopu belli tek, ikiz, üçüz ve daha çok çocuk sahibi olmalarından hoşlanabilirler mi? Elbette ki hayır.

Aziz dostlar, hepimiz bilmeliyiz ki bilgi bilenden bağımsız olarak vardır ve biz bilmediğimiz zaman onu yok ve bilip farkında olduğumuz zaman da onu var edemeyiz. Kâinatı yaratıp ona bir düzen veren mutlak irade ve otorite, var ettiği her nesne ve canlının fiziksel, kimyasal, psikolojik, sosyal, biyolojik ve kültürel yapılarının derinliklerine asla tesadüfe yer olmayan ilke ve yasalar koymuş, eşya ve tabiatın varlığını da işte o ilkeler ve yasalar çerçevesinde yapılandırmıştır.

Kuantum ilkeleri çerçevesinde var oluş ve yaratılış gerçekliği düşünüldüğü zaman, gözlemcinin tüm değişim ve dönüşüm süreçlerine nitel ve nicel olarak etki ettiği ifade edilmektedir. Öyleyse sürekli genişlediği düşünülen evrende bütün varların var edicisi ve mutlak gözlemci olan Yüce Allah’ın neyin ne durumda olduğunun ve neye evrileceğinin değişmez bilgisine sahip olduğu kabul edilmelidir.

O hâlde hiç kimse aşağılık kompleksine düşmemeli ama mutlaka daha fazla gayret gösterip fark etmeye çalışmalı ve hiç kimse de yine kendisinin fark ettiği (fark ettiren de yine O’ dur) ve varlıkların mutlak var edicisinin o varlıkların derinliklerine nakşettiği o mükemmel ilke ve yasalardan sadece o an itibarıyla çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği mutlak doğruya daha yakın değerdeki bilgiden dolayı gurur ve kibre kapılmamalıdır.

Bilime kaynaklık eden İslâm Dünyası ve bilim erbabı bu noktayı çok iyi bildiği için yaptıkları bilimsel keşifleri bir gurur ve kibir meselesi olarak afişe etmemişlerdir. Dolayısıyla devşirenlerin, çalanların ve çırpanların reklamları daha etkili olmuştur.
Genetik mühendisliğinin günümüzde oldukça popüler olduğunu ve bu konuda daha sıcak ve güncel bilgi teknolojilerinin canlı ve cansız varlıkların ve insanların hayatını ifade etmeye çalıştığımız değişim ve dönüşüm sürecinde doğrudan ve dolaylı olarak etkilemeye devam ediyor.

Sağlıklı toplumsal yapıların inşası için her açıdan sağlıklı nesillerin toplumsal miras olan kültürel değerlerle kültürlenerek yetiştirilmesi şüphesiz hayati bir önem taşımaktadır. Elbette ki her evlenip yuva kuran insanımız, evlat sahibi olmak ister.

Doğum anı, doğum öncesi ve doğum sonrası kontrol edilebilir veya edilemez gerekçelere dayalı olarak bazı çiftlerimizin çocuk sahibi olarak soylarının devamını sağlayamadıkları bilinmektedir. Bu noktada kesinlikle İslâmî usul ve esaslar çerçevesinde ve İslâmî ölçülerde çiftlerin çocuk sahibi olma istek ve çabaları şeriata uygun ve doğal karşılanmaktadır.

Çünkü burada devreye girerek inancımıza ve imanımıza bir zarar vermeden böyle bir sorunun giderilmesine zemin hazırlayan sağlık bilimleri ve tıp alanındaki bilimsel veri ve yeterlikler onları fark edenlerden önce Yüce Allah tarafından var edilmiştir. O zaman bu bilginin dinî ölçüler çerçevesinde uygulanması ve sorunun giderilmesi talebi yadırganamaz. Tüp bebek olayını İngilizler ilk olarak fark edip geliştirdikleri dünya genelinde kabul edilmektedir. Halbuki işin aslı böyle değildir. Bunun böyle olmadığını kendi yaşadığım bir tecrübeme dayalı olarak aktarmak ve de kayıtlara geçirmek istiyorum.

Erzurum, Hasankale (Pasinler) Lisesinde 12 Eylül öncesi, ideolojik tartışma ve çatışmaların çok yoğun olduğu dönemlerde ismi Demir ÜNSAL olan bir felsefe ve mantık hocamız vardı. Bir gün bize İngiltere’de (haşa) adam yarattıklarını söyleyerek muhtemelen aklımızı karıştıracağını düşünmüştü. Bu olayın tüp bebek olayı olduğunu ve uygulama yöntemini de sanırım bildiği kadarıyla anlatmıştı. Tabi arkadaşlarım gibi benimde aklım karışmıştı. Bu akıl karışıklığı ile eve gittim ve rahmetli babam durumumu görünce ne oldu diye sordu. Ben de durumu anladığım kadarıyla babama anlattım.

Babam epey düşündükten sonra “Oğlum, onu bizim mahalledeki Rebiye Nene var ya, işte oda yapıyordu. Hatta senin şu arkadaşın Aslan da öyle doğdu.” dedi ve Rebiye Nene’nin bunu nasıl yaptığını anlattı. Rebiye Nene önce kadından bir türlü yumurtaları alıyor ve erkeğinin spermleriyle boş ve uzun süre kaynatılmış steril bir şişede bir araya getirip şişenin ağzını kapatarak koyun dışkısı olan yığılmış fışkı içerisine gömerek bekletiyor ve daha sonra bunu her nasılsa anne rahmine yerleştiriyormuş.

Koyun fışkısı biyoenerji kaynağı olduğundan belki de anne rahmine benzer şekilde döllenmenin gerçekleşmesini sağladığını düşünüyorum. Bu anlattıklarımda noksanlık olabilir ancak öz olarak böyle anlatmıştı.

Ben bu durumu çok daha sonra üniversitede genetikçi öğretim üyesi öğrencilerimle paylaşıp tartıştım. Bana bunun kesinlikle aşılama yöntemi olduğunu söylediler ve adeta şaşırıp kaldılar. Daha sonra o neneyi bulmam için sürekli gelip gittiler. Sanırım vefat etmiş. Asrın buluşu olarak lanse edilen bu bilgiye kesinlikle İngilizlerden çok ama çok önce bu toplumun ulaştığını, bu bilginin sıradan bir bilgi olmadığını ancak bilginin güvence altına alınması ilkesi çalıştırılamadığından dillere koca karı ilacı olarak düştüğünü, belki İngilizlerin derleyip toplayıp laboratuvar ortamında yapılandırdıktan sonra piyasaya asrın buluşu olarak sunduklarını belirtmek durumundayım.

İslâm Dünyasında bilimsel keşiflerin yapılamadığı gibi aslı ve astarı olmayan iddialara cevap verebilmek için bu gerçekliği burada anlattım. Buna ilave olarak daha yüzlercesinden bahsedebiliriz. Fahrettin Razi’nin yaşadığı dönemde ilk olarak “bilimsel yöntem”i ortaya koyduğu, İbni Sina’nın Avrupa Tıp Fakültelerinde 500 yıl temel ders kitabı olarak okutulan ve ilk tıp eğitim programı olan “Kanun ve Şifa” eserini yazdığı ve daha sonra Avrupa’dan (Latinceden) Osmanlıcaya çevirerek alıp medreselerde okutmaya başladığımızı ifade etmek gerekir.

Matematik, cebir, geometri ve sayfalara sığdıramayacağım sayıda disiplin alanında öncü İslâm âlimlerinden bahsetmek mümkündür. Dünyada sekiz milyar insanın kullandığı rakam ve sayı sistemlerini Müslümanlar Endülüs Emevileri döneminde icat etmişlerdir. Batı dünyası İslâm Coğrafyasında rakamlar 850 yılında icat edildikten 250 yıl sonra sıfır rakamını kullanmaya başlamışlardır. O zaman diliminde belki Batı karanlık bir dönem içerisindeyken İslâm coğrafyasında yüksek bir medeniyet inşa edilmiştir.

Endülüs Müslümanları Ekvator’un uzunluğunu şimdikinden sadece 30-40 metre hatalı olarak ölçmüşlerdir. Dünyanın ikinci büyük icadı olan somun ve cıvata da yine İslâm Dünyası tarafından bulunmuştur. İlk uçan adam, Hasan ÇELEBİ’dir. İlk füzeyi deneyen Hazerfen Ahmet ÇELEBİ’dir. 16. yüzyılda füzeye kendisini bağlamış ve kazasız belasız belirlediği yere inmiştir. Oysa Ruslar içerisinde bir maymun olan ilk füzeyi 1960 yılında fırlattı. Rahmetli Erbakan Hoca’nın dediği gibi “Batı bize bunların patentini verse ayaklarında donları kalmaz.”

Batılılar, insan fıtratına uygun olmayan, İslâm inanç ve kültürüne uymayan genetik müdahalelerle 8-10 tane enikleyen kedi köpek yavruları gibi insan soyunu da bereketsizleştirmeyi ve böylece nesepsizleştirmeyi denemek için tüp bebek çalışmalarını başlattılar. Bunu dinî, ahlaki ve kültürel değerlerine bağlı olan toplum ve milletlerde başaramadıkları için şimdi insanları hızla kısırlaştırma yolunu seçeceklerdir.

Allah’ın adaletine bakınız ki onlar diğer toplumlarda bu insan fıtratına aykırı nesepsizleştirmeyi, böylece de sağlıklı toplumsal yapının ana direği olan aile kurumunu bozup çürütmekle meşgul olurken kendi toplumlarında cinsiyet karmaşası yaşayan ve bir türlü kendilerini tanımlayamayan insan modelleri ortaya çıkmış, aile kurumunun temeli ve neslin devamını sağlayacak olan evlilik müessesesinin devre dışı kalmasına belki de farkında olmadan neden olmuşlardır.

Şu anda Batı, soyu sopu belli olmayan nesepsiz çocuklarla dolmuştur.
Yakın zamanda 15 Temmuz darbesini gerçekleştiren kripto istihbarat yapıları, aynı oyunu bu aziz milletin çocuklarını din adına ellerinden alarak ailesiyle olan tüm bağlarını koparıp kendi ailesine, ülkesine ve vatanına ihanet noktasına getirmişlerdir. Bu çocuklar kendilerini ikna edebilecek inandırıcılığa ve güvene sahip yegâne varlıklar olan anne ve babalarından uzaklaştırılmakla tamamen savunmasız bırakılmış, böylelikle kolaylıkla köleleştirilebilmişlerdir.

Şimdide o kripto yapıların ultra gizli uzantıları, çocuklarımız için bilimsel ölçekte hazine değerindeki dede ve neneleri çekirdek aile yapısının dışına iterek çocukları köklerinden kopuk serseri mayınlar gibi ortalığa atmaktadırlar. Yarın bir gün bu çocuklarda kripto terör yapılarının Allah korusun çok kolayca eline düştüklerinde maalesef kendilerini ikna edebilecek, sözlerini dinleyecekleri, kan bağı olan kimseleri olmayacaktır.

Bu toplumsal sancı aman kesicidir, iflah sökücüdür ve ıstırap vericidir. Çünkü zaman çarkının akrebi yelkovanı geçmiştir. “Kim tersine kurdu beni?” demenize bile fırsatınız kalmadan, değişen zamanın ruhuyla beraber yüreksiz ve bedensiz kalırsınız.

Aziz dostlar, çok hızlı bir değişim ve dönüşüm dünyasında yaşıyoruz. Vahim olan, bu değişimin yönünün bir türlü tespit edilememesidir. Çünkü sebeplere bakarak sonuca ulaşamıyoruz. Sebeplerin karmaşıklığı sonucu da bulanık yapıyor.

Dolayısıyla berrak zihinsel faaliyetlerle sebep ve sonuç analizi yapamıyoruz. Bu işin altından belki de bulanık zihinsel faaliyetlerle çıkabiliriz.

Günümüzde küresel ve yerel ölçekte karşı karşıya kaldığımız olay ve olguları sebep ve sonuç bağlamında değerlendirdiğimiz zaman, öncelikli olarak sonuçlardan yola çıkmalıyız. Ancak o zaman her bir sonucu hazırlayan sebepler netleşecek ve o sebepleri yaratarak karşı tarafa koz veren sistem oyuncularının gerçek niyetlerini analiz edebiliriz. Eğer bu toplumsal süreçlere bilim mantığıyla yaklaşılırsa, elde üzerinde işlem yapılabilecek sağlam veriler olması gerekir. O sağlam veriler de yüzleşilen sonuçlar olacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz