Her nimet, beraberinde külfetiyle gelir ve her nimeti kullananlar aynı zamanda bu nimetlerin oluşturduğu problemlere çözüm aramak zorunda kalırlar. Teknoloji ve iletişim çağı olarak bilinen bu asrın da kendine has iki önemli problemi vardır ki, bunlar “yalnızlık” ve “sürü” psikolojisidir. Görünürde birbirinden zıt gibi dursa da, her ikisi bir diğerini tetikleyen yanlış yaşam biçimleridir.
İnsanların ferdi yaşamını öne çıkartan kapitalizm ve beraberindeki liberalizm, toplumun bireylerini yalnızlığa itmiştir. Bireysel çıkarları kutsayan bu anlayış, kendisinden başka herkesi doğal rakip, yani düşman gören bir anlayıştır. Bunun karşısındaki sosyalizm ve faşizm ise insanların özelini bitirmiş ve onları sürü haline sokarak kontrol altına alabilmiştir. (sosyalizm teorikte faşizme karşıdır.) Bu yanlış yaşam anlayışının her ikisi de en az diğeri kadar tehlikelidir.
Yalnızlık, kendilerine toplum içerisinde yer bulamayanların, kendilerini ifade edemeyenlerin psikolojik halleridir. Bu hayatı yalnız yaşamanın sonu ise; bunalım, alkol, uyuşturucu, dağılmış aile hayatı ve intiharlardır. Sanayi toplumunun, kültüründen koparttığı ve yalnızlığa ittiği, daha doğrusu robotlaştırdığı insana son tekmeyi de iletişim araçları vurmuştur. Dünyayı küçük bir köye dönüştürmeyi başaran iletişim araçları, bu köyün sakinlerini asosyal bir hayata sürüklemiştir.
Bu yaşam anlayışı, hayatı sadece kendisinden ibaret gören bencil bir anlayıştır. Toplumun her kesiminden bazı insanların kendi isteklerini önceleyerek yaşadığı bu alemde “empatiye” yer yoktur ve hiç kimse kendisini başkalarının yerine koymaz. Bu düşünce, “insan insanın kurdudur,” “büyük balık küçük balığı yutar” kavramlarının kutsallaştığı düşüncedir.
En az yalnızlık kadar tehlikeli diğer bir problem ise sürü psikolojisidir. İnsanların, kalabalığın bir parçası olarak yaşamaya çalıştığı bu sistemde, yaşam standartları yönetici “elitler” tarafından belirlenir. Bu konuda suçlu sadece sosyalizm ve faşizm değil, en az onlar kadar kapitalizm de pay sahibidir. Kapitalizmin yenidünya düzeninde insana verilen rol, başkalarını taklit ederek yaşamaktır. Ne giyeceğine moda, ne yiyeceğine beslenme uzmanları, nereye oy vereceğine anketörler, nasıl düşüneceğine toplum mühendisleri ve nasıl davranacağına psikologlar karar vermektedir.
Oysa olması gereken ideal toplum, şahsiyet kazanmış bireylerin, kalabalıklar içerisinde kendilerine yaşam alanları bularak sosyalleştiği toplumlumdur. Gerçek eğitimin temel hedefi böyle bir toplum oluşturmak olmalıdır. Geleceğe ümitle bakabilen toplumlarda beden sağlığı kadar ve hatta daha fazla ruh sağlığı da yerinde olan nesiller yetiştirmek, toplumların geleceği için bir nevi sigortadır.
Sosyal Birey Kimdir?
Sosyal birey, kişilik/şahsiyet özelliğini kaybetmeden yani, “özgün” yapısını ve duruşunu koruyarak, toplum içinde diğer insanlarla beraber uyum içinde yaşamayı öğrenebilmiş ve bunu yaşamayı başarabilmiş insanlardır.
Öncelikle Birey Kimdir?
Birey ya da fert, kendi “farkındalığını” fark edebilmiş insandır. Her insanın parmak izlerinin ve kokusunun diğer insanlardan farklı olduğu gibi, karakteri de birbirinden tamamen farklıdır. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada düşüncesi ve zevki aynı olan iki kişiye henüz rastlanmamıştır. İnsanların en değerli ve en özel özelliği, farkına varabildiği farklılığıdır. İnsan bir birey olarak, öncelikle şahsî farklılığını bilmelidir. Bu farklılık duygusu ona bir “kişilik” kazandıracak ve diğer insanları taklidi bırakıp, sadece “kendisi olmayı” öğretecektir. Diğer insanlarda mevcut olmayan nice yeteneklerin sadece kendisinde olduğunu anladığı anda, birey olmaya ilk adımını da atmıştır.
Kişiliğini kazanmış bireyler, başkalarına haset etmezler. Çünkü bütün alemleri ve içindekilerini yaratan Rabbimiz, yarattığı her insanı kendisine özgü güzelliklerle donatmıştır. Sosyal hayatın bir gerçeği olarak hayatın yükünü paylaşan her insanın başarılı ve başarısız yönlerini bilerek kendisini tanıması gerçek başarının ilk kuralıdır. Başkalarını kıskanarak onunla yarışma yerine, kendi “özgün” yönünü öne çıkartabilen bireyler, bu hayat sınavında daha başarılı olacaktır.
Okullar kendisiyle barışık gençler yetiştirmek istiyorlarsa, ilk önce henüz kendisini tanıyamayan gençlere; kendi özelliklerini ve yeteneklerini tanıtarak, onların farklı birer birey olduğu duygusunu vermelidir. Kendisini tanıyan fert, başarılı olacağı alanı seçerek, en kıymetli serveti olan enerjisini boşa harcamadan başarılı bir birey olacaktır. Çünkü en başarılı insanlar, kabiliyetlerine uygun alanlarda çalışan insanlardır.
İkinci konu ise bireylerin sosyal olmasıdır. Sosyal insan, özgün bir birey olarak yaşadığı toplumda, başka özgün bireylerin de olduğunu bilerek hayatı başkalarıyla paylaşabilen; hayatın sadece kendisinden oluşmadığını, diğer insanların da bir dünyasının olduğunu fark edip, kendisi için vazgeçilmez değerlerin olduğu gibi, başkalarının da vazgeçilmezlerinin olduğunu kavrayabilen insandır. Sosyal bireyler, hayat sadece “benden” değil, “bizden” oluşur diyebilenlerdir.
Sosyal birey, “yaşam dansını” başarabilmiş insandır. Pedagog Doğan Cüceloğlu’nun tespitiyle yaşam dansı, kişilerin kendi ferdi istekleriyle, toplumun verdiği görevler arasında dengeyi kurabilmektir. Başarılı insanlar, ne sadece kendi isteklerinin kurbanları olurlar, ne de sadece toplumun verdiği sosyal görevlerle yetinirler; onlar, dengeyi kurabilmiş sosyal bireylerdir.
Günümüzün en ciddi problemlerinden olan aile içi huzursuzlukların da çözümü sosyal birey anlayışındadır. Sosyal birey, kendini özgün bir birey olarak kabul ederken, eşinin de bir birey olduğunu fark ederek; empati yapıp, bazen de hayata onun gözüyle bakabilmektir. Böylece ailenin sadece kendi etrafında değil, iki kişi ve hatta iki aile etrafında kurulduğunu hissedebilmektir. Evlenecek her erkek ve kadının evlendiği kişinin kendisinden farklı bir birey olduğunu bilmesi, eşlerin duyacağı karşılıklı saygı, zamanla karşılıklı anlayış ve sevgiye dönüşecek, daha sağlam ve daha huzurlu aile ortamları meydana getirecektir. Aile, birden çok bireyin ortak paydada buluştuğu yerin adıdır. Aile sadece çocukların doğduğu yer değil, aynı zamanda “ben” anlayışının ölüp, “biz” anlayışının doğduğu yerdir.


Hayat paylaştıkça güzelleşir ve tatlılaşır. Bu dünyada insanlar birbirlerine muhtaç şekilde yaratılmıştır ve “Yalnızlık Allah’a mahsustur” atasözü, insanın yaşam anlayışını özetler. Yine hiyerarşik sosyal düzende insanların bireysel gayretleri göz önüne alınarak başaracağı vazifeler kendisine verilmelidir. “Alçalır elbette haddinden fazla yükselenler” sözü, her bireyin yükseleceği makamın konumunu belirler. Her insanın başarılı olacağı alan, onun bireysel yeteneği kadardır, zorlamaya gerek yok. Eşit başarı yoktur, eşit fırsat vardır.
Medeni toplumlarda eğitimin temel amacı, sosyal bireyler yetiştirmektir. Her öğrenciden her alanda aynı davranışı ve aynı başarılı sonucu beklemek, eğitimi “bonzai” sanatına dönüştürmektir ki, bir toplumun eğitim eliyle intiharıdır. Eğitimde “bonzai eğitim” metodu, en az bonzai uyuşturucusu kadar tehlikelidir. Japonların bonzai sanatı, bitkileri budama yöntemiyle büyümeden bodur bırakmaktır. Doğada yirmi beş metre büyüyecek ağacı, budama yöntemiyle yirmi beş santimetrede tutabilmektir. Oysa eğitimin gerçek amacı, öğrencilerin farklılığını kabul ederek, onların istek ve yeteneklerine göre başarılı olacağı alanda yetiştirmektir. Eğitim, kalabalıklar içinde kaybolmuş bir nesil değil, kendi istek ve kabiliyetinde öne çıkmış bir nesil yetiştirebilmektir.
Sadece evlerde değil, yolların, sokağın ve mahallenin kullanımındaki anlaşmazlıkların çözüm yollarından birisi de sosyalleşmektir. Yani sosyalleşme, toplum içindeki anlaşmazlıklara karşı bir çıkış yolu, bir yangın merdivenidir. Buraların kullanımında kendisi kadar başkalarının da hakkının olduğunu düşünebilmek, yine komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri de sosyal bireylerle normalleşecektir.
Farklı düşüncedeki insanların bir arada ve huzur içerisinde yaşayabilmesi ancak sosyal bireylerin varlığı ile mümkündür. Her fert şunu bilmelidir ki, “herkes benim gibi düşünmek zorunda değildir.” İnsanların duygu ve düşünceleri kendine özgüdür. Her insanın, kendi düşüncesine uygun bir siyasi görüşü tercih etmesi, onun vatan haini olması anlamına gelmez. Farklı düşünmek, farklı çıkış kapısı ve farklı yol aramaktır. Bize göre yanlış olduğunu düşünsek de, her siyasi düşünce; yola çıkarken, iyi niyetle ve “en güzel” hizmeti yapacağına inanarak çıkmıştır. Düşünceleri yanlış olabilir, elindeki kalkınma formülleri ülkeyi batırabilir. Fakat farklı düşünmesi, onun hain olması anlamına gelmez. Sosyal bireylerin hakim olduğu toplumlarda insanlar birbirlerini ihanetle değil, gafletle suçlar. Çünkü aklın yolu bir değil, çoktur.
Dinlerin ve düşüncelerin farklılığı, sosyal yapıya engel olmamalıdır. Dinle ilgili her birey farklı inanç sahibi olabilir. Farklı inançlara sahip olmak, insanların yaşam hakkını elinden almamalıdır. Hak veya batıl bütün inanç sahipleri, kendi dinlerinin gereğini yerine getirebilmeli ve eğitimini sağlayabilmelidir. Müslümana düşen hakkın tebliğidir, ceza ve mükafatı verecek olan Allah’tır. Dinleri insanlara tebliğ eden peygamberler, kendi yaşadıkları toplumda; diğer inanç sahiplerinin inançlarını yaşamaları konusunda kendileri teminat olmuşlardır.
Sürü psikolojisiyle güdülen insanlar ne kadar tehlikeliyse, bireyselleşip de sosyalleşemeyen ve yalnızlığa itilmiş insanlar da en az onlar kadar tehlikelidir. Her ikisi de insan fıtratına terstir. Duygusal nutuklarla insanları “yönlendirmek” mümkündür fakat başarı değildir. Başarı, fertlere bireysel yeteneklerini ispatlama şansı verilerek ve sosyalleştirerek onları barış içerisinde huzurla yaşatabilmektir.
Yeni bir dünya kurma iddiasıyla yola çıkanlar, sosyal barışın sağlandığı, huzurlu bir dünya oluştururken, bütün bunların ancak ve ancak sosyal bireylerin oluşturduğu bir toplumla mümkün olduğunu bilmeleri gerekir.