© Milli Şuur

Şuur, lügat manasıyla; anlama, anlayış, hissetme, duyma anlamına gelir.
Toplumlar, milli ve manevi şuur ile mutlu ve güçlü yaşayabilirler.
Millet, tarihi bir oluştur ve onun teşekkülünde en büyük rolü milli şuur veya milliyet şuuru oynar.Bir milletin teşekkülünü ve devamını sağlayan yegâne unsurun da, üzerinde yaşanan bir vatan parçası olmasıdır. Milleti meydana getiren bütün fertlerin, aynı ruh hali ile hareket etmeleri milli şuurdur. İşte bu ruhladır ki, Türk milleti hiçbir zaman vatansız kalmamıştır.

Bugün sahip olduğumuz bu cennet vatan, kahraman atalarımızın her karışını kanları ile sulayarak bize emanet ettikleri topraklardır. Vatan bir Müslümanın her şeyidir. Çünkü din, namus, şeref ve bağımsızlık gibi kutsal değerler ancak vatan sayesinde korunabilir.

“Andolsun ki Kur’ân’ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; yok mudur öğüt alan?”
Şuurlu Müslüman: Kur’ân ve hadislerin hem Arapçalarını, hem de meal ve tefsirlerini, düşünerek (tedebbür ile) okur. Böylece vermek istedikleri mesajları anlamaya çalışır ve anladıklarını hayatına uygular. Bu bilinçlenme(şuur) onun iki dünyasını da kurtarır.

“Tasavvuf, manevi ve dini eğitimdir. Manevi ve dini eğitimin amacı da insanları cehâletten kurtarıp bilginin aydınlığına ulaştırmaktır. İyiye, güzele, doğru hedeflere yöneltmek için gerekli kaideleri göstermek ve bu hedefleri engelleyen sebepleri ortadan kaldırıp dünya ve âhiret saadetini elde edecek davranışlar kazandırmaktır.

“Tasavvuf tamamiyle edeptir. Kötü huylardan uzaklaşarak, güzel huylar kazanmak ve kimseden incinmemek, kimseyi incitmemek, herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır. Nefse karşı başlatılan ve terkedilmemesi gereken bir savaştır. Tüm tasavvuf ehli bireylerin birbirlerini dost ve kardeş olarak gördüğü bir birliktir..”

“Tasavvuf tamamiyle edeptir. Kötü huylardan uzaklaşarak, güzel huylar kazanmak ve kimseden incinmemek, kimseyi incitmemek, herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır. Nefse karşı başlatılan ve terkedilmemesi gereken bir savaştır. Tüm tasavvuf ehli bireylerin birbirlerini dost ve kardeş olarak gördüğü bir birliktir..”

Allah (c.c.)’ı görüyormuşcasına ibâdet etmek anlamına gelen ‘ihsan’a işaret edilen ilim Tasavvuftur. Bu bilinç ve terbiye ile eğitim alan kişiler, dünyaya rağbet etmeyen, dini yaşantılarında oldukça dikkatli ve zühde önem veren yâni, Hakk’a yönelmek için dünyadan da âhiretten de el etek çekmiş, yaratılanı yaratandan ötürü seven kimselerdir. Başlangıçta ağırlıklı olarak teorik ve uygulamaya dayalı olan Tasavvuf ilmi, daha sonraları fikri ve uygulama alanından, yazılı kaynaklara geçme gereğini hissetmiştir. Bu vesileyle Tasavvuf konusunda meydana getirilen ilk eserler, zühd hayatı ve bu hayatın esas temellerini belirleyen kısa küçük kitaplar (risale) olmuştur. Bu kısa risaleler, Tasavvuf ilminin ana kaynaklarına ilham olmuştur.

Küçük risaleler yerini büyük kitaplara Abbasiler döneminde bırakmıştır. Öncelikle teorik açıdan fikri çerçevesini oluşturarak, kitaplarla sistemini kurmuş olan Tasavvuf ilmi için zamanla, eğitiminin verilebileceği kurumların doğmasına gerek duyulmuştur. Dinin, insanlar arasında, diğer coğrafya ve kültürlerde de yayılmasında küçümsenemeyecek katkıları olan tasavvufi kurumlar, medrese ve camilerde ciddi bir eğitimi ve temel dini öğretimi sağlamıştır.

Hicri 3. (M.9.) yüzyıla gelinceye kadar tasavvuf ilmi, temel esaslarını tespit ederek, kendi kurumlarını oluşturmuş, bağımsız bir disiplin olarak İslâmi ilimler arasındaki yerini almış ve o dönemlerden beri Müslümanların, dini hayatı şuurlu bir şekilde anlayarak, hissederek yaşamalarında önem arzeden eğitim görevini de kesintisiz sürdürmüştür.

Tasavvufun toplum üzerindeki etkileri yanlızca ruhi ve ahlâki boyutta değil, vatan ve millet sevgisini aşılamasıyla da önemli bir yere sahiptir. Bütün ilim çevrelerinde kabul gören görüşe göre; Osmanlı imparatorluğunun kuruluşunu gerçekleştiren ana insan unsurunun tarikat bağları olduğudur. Tasavvufun ve farklı tarz ve mizaçlardan tasavvuf ehlinin, Osmanlı’nın beylik’ten, Devlet’e, oradan da Cihan Devleti’ne geçiş süreçlerinin her aşamasında inkâr edilemeyecek izleri, etkisi ve katkısı vardır. Hattâ Osman Bey’den itibaren devlet tasavvuf ilişkisi sistemik olarak yapılanmıştır. Osmanlı’ya vücud veren yapının “İlmiye” (âlimler), “Seyfiye” (askerler) ve “Kâlemiye” (bürokrasi) yanında dördüncü bir ayağı daha gösterir ki, bu da“İrşadiye” diyebileceğimiz tasavvuf ehlidir. Bu duruma örnek olarak: Osman Bey’in bir tasavvuf şeyhi olan Edebali ile, Orhan Gazi’nin Ahî Hasan, Davud-i Kayseri, Abdal Murad Geyikli Baba ile, Murad Hüdavendigar’ın bir “ahi” olan Sinanüddin Yusuf Paşa ile, yıldırım Bayazid’in, aynı zamanda damadı olan Emir Buhari ile, ve 2.nci Murad’ın Hacı Bayram Veli ile ilişkisi gösterilebilir.

Tasavvufun toplum üzerindeki etkileri yanlızca ruhi ve ahlâki boyutta değil, vatan ve millet sevgisini aşılamasıyla da önemli bir yere sahiptir.

Sâlik(tasavvuf yoluna girmiş talebe), dinde kemâlin zirvesine ermeye can atan kimsedir. Tasavvufta bunun muhtelif yolları vardır. “Velâyetullah” adlı eserinde İmam Şevkâni, velâyete açılan yolun şartlarını şöyle sıralamaktadır: “ a)Sağlam bir inanç ve teslimiyet. b)Farzları yerine getirip yasaklardan sakınmak. Emir ve yasaklar, zâhirî ve bâtıni olmak üzere iki türlüdür. Zâhirî emirler: namaz, oruç, hac, zekât ve benzerleri. Zâhirî yasaklar: içki, kumar, zina. Bâtıni farz ve emirler: İhlâs, sıdk, emanet, tevbe ve sabır. Bâtıni ve manevi yasaklar: riya, sû-i zan, gıybet, nemime( Söz taşıma) türü şeylerdir.”

Farzların edasından sonra nâfilelere devam, kulu Hakk’a yaklaştırır. Nitekim bir kudsi hadiste, Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:  Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:“Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu”: “Kim benim Veli (ihlâs ile bana kulluk eden) kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim (intikamını alırım). Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (ayni veya kifaye) şeyleri  eda etmesidir. Kulum bana nafile (farzlara ilâveten işlediği) ibâdetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. (Özel ihsan edeceğim nurum ile )  Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem”

Tasavvuf eğitiminin verdiği şuur ile hareket eden kişi, bütün davranışlarında dikkatli olur, yanlış yapmamaya çalışır. Bu kişi milli, dini ve manevi şuur sahibidir.
Vatan ve ümmetin; maddi ve manevi refahı için, şuurlu nesillere ihtiyaç vardır. Bu nedenle; çok önemli olan milli ve dini şuur eğitimi, küçük yaşta başlatılmalı ve çocuk büyüyene kadar bu eğitime devam edilmelidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz