Türkiye’de kendilerini LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, transgender, intersex) kapsamında görenlerin sayısı son yıllarda artmaya başladı. Kendilerini LGBTİ’li olarak görenleri bendeniz Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarının aksine “cinsel tercihleri farklı” olanlar olarak görmemekteyim. Diyanet’in son hutbesi doğrultusunda bu farklı cinsel eğilimleri fıtrata aykırı “cinsel sapıklık” olarak değerlendirmekteyim. LGBTİ’liler, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını çok önemser çünkü bu kavram sayesinde “cinsel özgürlük” olarak anladıkları bütün cinsel sapkınlıkları doyasıya yaşayabilme imkânına kavuşurlar.
“Toplumsal cinsiyet” kavramı, haddizatında İngilizce “gender”in karşılığıdır. Ancak sözde toplumsal cinsiyet eşitliği anlamına gelen “Gender Equality” toplumda kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması ilkesine dayanırken aynı kavram “her iki cinse yönelik cinsel özgürlük” gibi birçok unsur da ihtiva etmektedir.
Yani “gender”, “toplumsal cinsiyet” yerine “cinsel özgürlük” biçiminde tercüme edilmiş olsaydı “Gender Equality” de “cinsel özgürlükte eşitlik” anlamına gelirdi. Böyle bir takdim, Müslüman toplumun tepkisini çekeceği için belki de herkesin kabul edebileceği “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı vitrin olarak öne sürülmüştür. Yani “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı üzerinden ailevi ve ahlaki değerlerimiz hedef hâline getirilmektedir.
Uluslararası Sözleşmelerde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” Kavramı
Bu kavram, ilk kez İstanbul Sözleşmesi’nde yer almamaktadır. Sözleşmede geçen kavram, 1981’de yürürlüğe giren CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme) isimli sözleşmede yer almaktadır. Türkiye, bu sözleşmeyi 1985’te onayladıktan sonra 2002’de de ihtiyari protokolü de imzalayarak 2003’te yürürlüğe koymuştur. 2011 yılında Türkiye tarafından çekincesiz olarak kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nin kaynağı demek ki CEDAW’dır.
Bilindiği üzere bu gibi uluslararası sözleşmeler, anayasamızın bile üzerinde bir hükmi geçerliliği vardır. Yine AB’ye katılım müzakerelerinin başladığı 2005 tarihinden sonra 2010 yılında çekincesiz olarak T.C. tarafından kabul edilen “Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi”nin 21. maddesinde “Ayrımcılık Yasağı” başlığı altında geçen şu hükümde Türkiye’yi bağlamaktadır:
“Cinsiyet, ırk, renk, etnik veya sosyal köken, kalıtımsal özellikler, dil, din veya inanç, siyasi veya başka herhangi bir görüş, bir ulusal azınlığın üyesi olma, hususiyet, doğum, maluliyet, yaş veya cinsel eğilim gibi herhangi bir sebeple ayrımcılık yapılması yasaktır.”
Görüldüğü üzere LGBTİ’lileri hukuken koruyan birçok sözleşme bulunmaktadır. Kendimizi aldatmayalım ve halkımızı da kandırmayalım. Biz Müslümanlar olarak LGBTİ hareketini ne kadar da Lut kavmiyle eşdeğer görsek de başta uluslararası mevzuat ve buna bağlı olarak ulusal mevzuatımız (6284 sayılı Kanun gibi) olmak üzere LGBTİ’lilere eşit haklar vermemizi emrediyor. Bu gerçeği halkımızdan gizlemeyelim. Bu şartlar altında hangi parti iktidara gelirse gelsin veya kim cumhurbaşkanı seçilirse seçilsin LGBTİ’lilere verilmiş hakların önüne geçemeyecek ve iktidar sahipleri “Ne yapalım demokrasi, toplumsal cinsiyet eşitliği, ayrımcılık yapmama ilkesi, uluslararası sözleşmeler ve buna bağlı ulusal kanunlarımız böyle emrediyor.” demek durumda kalacaktır.
Evet, Türkiye AB’ye giden yolda aile hayatımızı ve manevi değerlerimizi zor duruma sokacak bir süreçten geçmektedir. “Cinsel yönelim” temelinde ayrımcılığın yasaklanması ve eşitlik ilkesi, Türkiye’nin de tabi olduğu AB antlaşmalarında garanti altına alınmıştır. Yani LGBTİ’lilere her türlü cinsel özgürlük hakkı tanındığı gibi bunun ötesinde aile kavramının tanımının değiştirilmesine varıncaya kadar toplum nizamını ve sosyal hukuk sistemini alt üst edecek bir dizi değişiklikler de meydana gelecektir. Bundan böyle mesela aile, sadece erkek ve kadından oluşan bir birliktelik olarak tanımlanmayacak, bunun ötesinde kadın/kadın ve erkek/erkek beraberlikleri de aile kapsamına alınacaktır.
“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” ve “Kadına Şiddet” Üzerinden Ahlâkî Değerler Tehdit Altındadır
Türkiye, bağlı olduğu uluslararası sözleşmeler doğrultusunda LGBTİ dostu bir ülke olma yolunda hızla ilerlemektedir. Hâlbuki İstanbul Sözleşmesi, “ayrımcılık” ve “kadına şiddet” gibi olguları kullanarak kadını öne çıkarıp aslında cinsler arası ayrımcılığı körüklemektedir. İstanbul Sözleşmesi ve bunu esas alan 6284 sayılı Kanun “kadına karşı ayrımcılığı ve şiddeti” esas alıyor gibi görünüyor. Ancak gerek Sözleşme gerekse 6284 sayılı Kanun, şiddet konusunda Türkiye toplumunun millî değerlerini değil, Batı toplumlarının ön kabullerini, inançlarını esas aldığı için şiddete karşı kanuni tedbirler bir işe yaramamaktadır. Nitekim Türkiye’de aile içi şiddet olayları her geçen gün artmaktadır.
Türk toplumunda şiddet anlamına gelmeyen bazı söz ve davranışlar, Batı’da tam tersine şiddet gibi algılanmaktadır. Müslüman toplumlarda inanç ve geleneklerinden gelen bazı ön kabuller vardır, örneğin namus gibi. Ama Sözleşme buna 12/5. maddede “sözde namus” yakıştırması yapmaktadır. İfade aynen şu şekildedir: “Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din ya da ‘sözde namusun’ işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.”
Bu ön kabul bile başlı başına şiddete yönlendirme sayılabilir. Dolayısıyla Sözleşme ve Kanun’da “şiddet” yeterince tanımlanmış değil, hatta şiddet sebebi sayılabilecek bazı ön kabul ve davranışlar bizde şiddet olarak kabul edilmeyebilir. Artık bundan sonra, namus kaygısı ile mahiyeti tam belirlenmemiş, sadece kadının beyanına kalmış her tür “şiddet” cezalandırılacaktır. Bir diğer ifadeyle ahlâksızlık olarak tanımlanacak hiçbir tutum ve davranış yoktur. Dolayısıyla ahlâksızlık olarak nitelenebilecek davranış olmayacağı için bu durumlara dair bir şiddet ifadesi dâhî cezalandırılacaktır. Bunun için de sadece kadının beyanı yeterli olacaktır.
Diğer bir konu ise masumiyet karinesini hemen hiçe sayan “… kadının beyanı esastır.” ilkesidir. Masumiyet karinesi, Kanun’daki adıyla suçsuzluk karinesi, İslam hukukundaki karşılığı beraat-i zimmetin asıl olması, evrensel bir kuraldır. Demokrat veya adil, hangi sistem olursa olsun, tüm ilahî ve beşerî sistemlerde masumiyet kuralı geçerlidir. İlk defa bu kural, LGBTİ uğruna ihlal edilmiştir. Erkek ise yine evrensel kurallara rağmen suçsuzluğunu ispat etmek zorundadır. Kadının ise böyle bir zorunluluğu bulunmamaktadır.
Görüldüğü üzere “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” ifsat projesinde ve İstanbul Sözleşmesi’nde dinimize, örf ve ananelerimize aykırı birçok madde bulmak mümkündür. Meğer altına imza attığımız ve övündüğümüz İstanbul Sözleşmesi, “eşitlik” maskesi altında kadın ve aileyi hedef alarak uluslararası hukuk şemsiyesi altında kültürel ve ahlaki boyutuyla görünmeyen bir gerilla savaşı taktiği ile kaos meydana getirerek ifsat hareketin gizli bir planıymış.
Bugün resmî ağızlar dâhî eşcinselliğin bir hastalık/saplantı olduğuna dair bir beyanda bulunmaları söz konusu değildir. Tam tersine müdahale edilmemesi gereken bir “yaşam tarzı” olduğunu söylemek mecburiyetindedir. İnsan hakları ve özgürlükler çerçevesinde ele alınan bu mesele, zamanla sosyal yapıdaki dejenerasyona ve ahlaki erozyona sebep olacaktır. Bu süreç tam da küresel projenin hedeflerine uymaktadır. Böylece açıkça günah olan bir “yaşam tarzı” meşrulaştırılarak Müslüman toplumların helakine sebebiyet verecektir.
LGBTİ’lilere Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır?
İslam dininin cinsel sapkınlıklara karşı görüşü bellidir. İslam, bireyin ahlakını/fıtratını ve toplumun sağlıklı yapısını bozan her türlü unsurla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini göstermektedir. İslam dini, eşcinselliği gayrimeşru cinsel bir eğilim olarak gördüğü için böyle bir eğilimin önüne geçilmesini emretmektedir. Nitekim Kur’an’ın değişik ayetleri, bu sapkın cinsel eğilimi, ‘ölçüyü aşma’, ‘sınırı çiğneme’, ‘hayâsızlık’, ‘kötülük’, ‘fesat’, ‘fasıklık’, ‘akılsızlık’, ‘cehalet’, ‘iğrençlik’, ‘utanç verici bir tutku’, ‘sapıklık’ ve ‘günahkârlık’ olarak tanımlamaktadır (7 Araf 80-84; 11 Hud 77-83; 26 Şuara 165-174; 27 Neml 54-58; 29 Ankebut 28-35; 51 Zariyet 33-37; 70 Meariç 29-31).
Genelde eşcinsel tercihi olan kişilerin yetiştirilme tarzı araştırıldığında sosyal öğrenmenin bir rolü göze çarpmaktadır. Dolayısıyla eşcinsel konuma gelmiş bir kişi, öyle yaratılmış olmaktan ziyade yanlış yetiştirilmişliğin ve günahlardan nefsani haz almanın sapkın bir sonucudur. Bu gerçeği görmek istemeyen LGBTİ’lilerin ise en büyük argümanı, kendilerinin homofobi kurbanı oldukları yönündedir. Homofobi, LGBTİ’lilere karşı düşmanlık besleyerek onları aşağılamak, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamaktır. Eşcinsellere sırf eşcinsel oldukları için kötü muamelede bulunmak, bu bağlamda homofobi olarak tanımlanabilir. Eşcinsellere yönelik aşağılayıcı yaklaşımlar, nefreti artırarak hem sosyal ilişkileri bozar, hem de sorunun çözümünü zorlaştırır.
Ne var ki fıtri bir sonuç olmayan eşcinselliği özendiren eğitim ve terbiye yöntemlerine karşı çıkmak, eşcinselliği tasvip etmemek ve eşcinsellere cinsel, sosyal ve manevi rehabilitasyon teklif etmek homofobi değildir. Dolayısıyla şuurlu hiçbir Müslüman, eşcinsel bir insana zulmedemez ama ona merhamet besleyerek fıtratına uygun bir hayata dönmesine yardımcı olur. Onun için yaptığından dolayı pişmanlık duyup vicdan azabı duyan, günah işlediğinin farkına varan ve hasta olduğunu kabul eden eşcinsellere tıbbi, sosyal ve manevi rehabilitasyon yöntemleriyle her türlü yardım yapılmalıdır.