Avrupalı tarihçiler insanlığın geçmişte yaşadığı dönemleri kendilerince çeşitli isimlerde adlandırmış olsalar da henüz içinde yaşadığımız çağa net olarak bir isim koyma konusunda uzlaşamamışlardır. Fransız İhtilali ile Yeni Çağın bittiğini Yakın Çağın başladığını iddia eden tarihçiler aradan geçen (1789-2020) 231 yıllık dönemde insanlığın normal hayat akışını değiştiren olağanüstü birçok vaka (I. ve II. Dünya Savaşları vb.) ile bilimsel, teknolojik icat ve gelişmelere rağmen bu çağa isim bulmakta zorlanmışlardır. Bütün bunların ardından bu çağa “Bilim Çağı”, Teknoloji Çağı”, “Uzay Çağı”, “Dijital Çağ” gibi isimler konsa da aslında bunların hiçbiri nedense tam olarak kamuoyunda tutmamıştır.

Yeryüzünde var olduğu günden beri hep mutluluk peşinde koşan insanlar, mutluluğu çok değişik şeylerde aramış;kendi aklı ve bilgisi ile de ne mutluluğu ne huzuru ne de mutlak güveni bulabilmiştir. İçinde yaşadığı zamanı idraketmekten aciz olan insanların önemli çoğunluğu Yüce Rabbimizin üzerine yemin ettiği Asr Suresinde buyurduğu gibi hüsran içerisinde yaşamaya devam etmekte ve hüsran içerisinde ölmektedirler. Yaşadığımız çağı “Esaret Çağı” diye nitelendiren Prof. Dr. Muharrem Kılıç, bu konuda çok güzel bir tespitte bulunmuştur: “Bazen içinde yaşadığımız ana ve zamana aidiyetimizi unuturuz. Yaşadığımız çağa ruhunu veren ayartıcı uyaranların esir aldığı yaşam teknolojisine esir oluruz. Aşktan ve tutkudan yoksunlaştıran ve her geçen gün giderek çoraklaştıran çağ zindanına hapsoluruz. Kimi zaman beşerî evrenimizi ağır bir yıkıma uğratan çağ yangınında yok oluruz. Böylece yaşadığımız çağ, bir esaret çağına dönüşür.

Esaret çağı, idealleri uğruna mücadeleye girişen çocukların değil, erken gelişmiş çocukların çağıdır. Çağ, teknolojilerinin tahakkümü altında sinikleşen, sünepeleşen ve cesareti kırılan kuşakların çağıdır. Dinlemeye, düşünmeye ve eylemeye cesaretin kırılganlaştığı çağdır. Bu çağ, şeklin muhtevaya; lafzın manaya ve usulün esasa egemen olduğu bir çağdır. Bu çağ, görselliğin sözselliğe ve imajın muhtevaya galebe çaldığı bir çağdır. Bu çağ, bütün beşeri çabasını amacın tahsiline değil, ölçüsüzce ve kuralsızca neticenin elde edilmesine teksif edenlerin çağıdır.”

Toplumun yaşadığı sorunların en temel göstergesi suça yönelme oranları ve sağlık problemlerindeki artıştır.

Gerçekten bilim ve teknolojinin esiri olan zamanımız insanı; aslında taparcasına peşinden gittiği, artık onsuz bir hayatı düşünemediği, kesinkes bağımlı hale geldiği bilim ve teknolojinin esareti altına girerek hangi özgürlüklerini kaybettiğini idrak edip anlamaktan bugün artık çok uzaklardadır.

Yaşadığımız çağın en önemli sorunlarından biri de şüphesiz büyük şehirlerdeki koşuşturmaca ve strestir. Son yetmiş yılda milyarlarca insan köyünü veya kırsal alanı terk edip şehirlere yerleşmiştir. 20. yüzyılın ortalarında dünya nüfusunun yüzde 30’u büyük şehirlerde yaşarken, günümüzde bu oran yüzde 50’yi çoktan aşmış durumdadır. Çok kalabalık şehirlerdeki yoğun trafik, gürültü, hava kirliliği ve tabiattan uzak betonlar içerisindeki hayat elbette insanları madden ve manen yıpratmaktadır. Şehir büyüdükçe stresin de büyüyüp çoğaldığı ve insanların psikolojileri üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğu da muhakkaktır. Psikoloji uzmanları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de halkın psikolojisinin her geçen gün daha da bozulduğunu sürekli olarak dile getirmektedirler. Toplumun yaşadığı sorunların en temel göstergesi suça yönelme oranları ve sağlık problemlerindeki artıştır. Araştırmalar ekonomik sıkıntıların ve zor yaşam koşullarının bu iki vakayı Türkiye’de git gide artırdığını göstermektedir. Haliyle ruh sağlığı bozukluğu beden sağlığının da bozulmasına neden olmaktadır.

2009’da yaklaşık 37 milyon kutu olan tüketim, 2012’de 48 milyon kutuya yükselmiştir. Son 5 yılda tüketilen toplam ilaç ise 211 milyon 577 bin 20 kutu olmuştur.

Sağlık Bakanlığının psikolojik rahatsızlıklar ve bunların giderilmesinde kullanılan ilaçlara ilişkin verileri ise bu artışı doğrular niteliktedir. 2009 yılında psikolojik rahatsızlıklar sebebiyle sağlık kuruluşlarına 3 milyon 21 bin 361 kişi başvururken bu oran 2013 yılında 9 milyon 163 bin 101’e çıkıyor. Bu istatistiğe göre 5 yılda psikolojik sorunlar sebebiyle sağlık kuruluşlarına başvuranların sayısı % 330 artmış gözüküyor. Sosyal Güvenlik Kurumundan alınan verilere göre son 5 yıla ait antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların kutu bazında tüketim miktarları da dikkat çekiyor. 2009’da yaklaşık 37 milyon kutu olan tüketim, 2012’de 48 milyon kutuya yükselmiştir. Son 5 yılda tüketilen toplam ilaç ise 211 milyon 577 bin 20 kutu olmuştur. Antidepresan ve benzer özelliklerdeki ilaçların en çok tüketildiği ilk 10 il arasında tabiî ki büyükşehirler vardır.

Toplum psikolojisini etkileyen en temel etkenlerin başında çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar gelmektedir. Küçük yaşlarda karşılaşılan olumsuz sahneler zihinde kalıcı şekilde yer etmekte ve depresyon gelişimine zemin hazırlayabilmektedir. Bu nedenle çocukların şiddet, kavga ve çirkin söylem ve eylemlerin yaşandığı tüm kötü ortamlardan uzak tutulmaları gerekmektedir. Küçük yaşlarda yaşanan stres, endişe ve korkular ileri ki yıllarda artık kalıcı olmakta ve çok uzun süre bireyi etkisi altına alarak hayata ve insanlara olumsuz yaklaşımlar sergilemesine neden olmaktadır.

İş hayatında yaşanan olumsuzluklar da insanların psikolojisini menfi yönde etkilemektedir. Sağlıksız iş ortamı, eşit olmayan çalışma şartları ve ücretleri, hoşgörü ve dayanışma yerine daha çok eleştiri ve kıskançlığın tercih edildiği amir-memur, patron-işçi ilişkilerinde “mobbing” diye ifade edilen baskılar, çalışanların psikolojisini olumsuz etkileyerek iş veriminde düşüşe ve iş yerinde çatışmalara neden olmaktadır.

Aile içerisinde yaşanan sorunlar aslında toplum psikolojisinin bozulmasındaki en temel nedenlerin başında gelmektedir. Sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşma, düzgün iletişim, karşılıklı hoşgörü ve fedakârlığın tam olarak gerçekleşmediği ailelerdeki tüm bireylerde psikolojik rahatsızlıklar bazen had safhaya çıkabilmektedir. Önce ağız kavgasıyla başlayan çatışmalar daha sonra aile içi şiddete ve bunun sonucunda boşanmalara ve ne yazık ki ileriki safhalarda bazen de cinayet işlemeye kadar gitmektedir. Nitekim ülkemizde 6284 sayılı yasanın da kadından yana olup erkeği ezip kışkırtmasıyla kadın cinayetleri her yıl artmaktadır.

“’Ben yalnızım benimle ilgilenin’ diyen insan yalnız kalır. Ama kişi, ‘Yalnız kim var onunla ilgileneyim’ derse çok dost bulur”

Prof. Dr. Nevzat TARHAN

Aile içi huzursuzluğa neden olan sorunlardan biri de ekonomik krizlerdir. Maddi sıkıntılar aile bireylerinin birbirine karşı güven duygusunu sarsmaktadır. Ailedeki ekonomik sıkıntıların artmasıyla iletişim bozulabilir ve öfke patlamaları yaşanabilir. Son dönemde hem Korona virüs salgını hem de ekonomik daralma ülkemiz şartlarında hayat pahalılığını büyük oranda etkilemiştir. Salgın hastalık nedeniyle üretim ve hizmet sektöründe iş hayatının yavaşlatılması ve bazı sektörlerde tamamen durmasıyla işten çıkarılmalar sonucunda işsizler ordusu çoğalmış ve bu durum aile içerisinde büyük sorun ve sıkıntıların yaşanmasına sebep olmuştur.

Günümüzdeki psikolojik sorunların temel nedenlerinden biri de insanların yaşadığı yalnızlık duygusudur. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yalnızlıkla mücadele etmek için rastgele iyilikler yapılması gerektiğini belirterek “’Ben yalnızım benimle ilgilenin’ diyen insan yalnız kalır. Ama kişi, ‘Yalnız kim var onunla ilgileneyim’ derse çok dost bulur” derken, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Doktoru Oğuz Tan, yalnızlığın tıbbi bir durum olduğunu ifade ederek “Yalnızlık insan ömrünü on yıl kısaltıyor” demiştir.

Bu da dinimizin emrettiği sıla-i rahim (akrabayı ziyaret ve gözetme)’in önemini ortaya koymaktadır. Bu konuda Hazreti Peygamber (S.AV.) şöyle buyurmuştur: “Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sılâ-i Rahim yapsın.”(Buhârî, Edeb 12)

“Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sılâ-i Rahim yapsın.”

Hz. Muhammed (sav) (BUHÂRÎ, EDEB 12)

Aslında meseleye ilahi pencereden bakacak olursak psikolojik bozuklukların temelinde Yaradan ve Yaşatana olan inanç, bağlılık ve güvendeki zafiyetin olduğunu görürüz. Ra’d Suresi 28. ayette Yüce Rabbimiz huzura kavuşanları: “Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” diye buyurmaktadır. Namaz, oruç, zekât, sadaka, hac, umre, kurban, ana-babaya, akrabaya, komşuya, yoksula vermek, selamlaşmak ve sıla-i rahim gibi temel ibadetlerden uzak kalan biri nasıl huzur bulacak, nasıl kendisini güvende hissedecektir?

“Yalnızlık insan ömrünü on yıl kısaltıyor”

Dr.Öğr.Üyesi Oğuz TAN

İnsanlığın kurtuluş reçetesi Yüce Rabbimiz tarafından Kerim Kitabında buyrulmuş, Elçisi Hazreti Muhammed (S.AV.) tarafından da uygulamaya konulmuştur. Kötü hasletler olarak Kur’an ve hadislerde yerilen; kibir, bencillik, kıskançlık, cimrilik, gıybet, iftira, kin, su-i zan, ana-babaya isyan vb. davranışlar yerine tevazu, isar, fedakârlık, güzel amellere gıpta, kardeşinin kusurunu örtme, affetme, cömertlik, hüsnü zan, ana-babaya iyilik gibi güzel hasletler övülmüş, karşılığında cennet va’d edilmiştir. Kötü haslet ve huy sahibi kimselerin mutlu ve huzurlu olması, ruhen sağlıklı olması mümkün müdür? Asla başkalarını mutsuz edenler mutlu olamazlar, çünkü onların iç dünyasında fırtınalar esmekte, nice depremler olmaktadır. İyi huy ve ahlak sahibi, yardımsever insanların iç dünyaları sakin ve huzur doludur, onların hiçbir endişeleri, kaygı ve sıkıntıları yoktur. Sahip oldukları sabır, şükür, kanaat ve tevekkül sayesinde her zaman mutludurlar.

Rabbim bizleri böylesine razı olduğu salih kullarından eylesin.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz