Siz hiç bir öğretmenin cenazesine katıldınız mı? Öğrencisi tarafından katledilen bir öğretmenin cenazesine.. Ben o cenazelere bir Cumhurbaşkanın katıldığını görmedim hiç. Başbakanın, Milli Eğitim Bakanının da katıldığını görmedim hiç. Peki ya siz.. Siz gördünüz mü?

Öğretmenler toplumun yetimleri sanki, yetikleri. Sahipsiz ve kimsesiz.. Ne onları koruyan bir kanun var, ne de onlara sahip çıkan bir bakanlık.. Şamar oğlanı ne demek bilir misiniz?.. Herkesin azarladığı ve hıncını aldığı, sürekli suçlu bulunan ve tüm bunlar karşısında ‘gıkının çıkmadığı’ kimse demek. İşti biz öğretmenler toplumun Şamar oğlanlarıyız. Sınıfta haylaz öğrencinin maskarasıyız. Toplumsal statüde kendine yer bulamamış, horlanan, aşağılanan, velilerin egosunu tatmin etmek için patronluk tasladığı işçileriz. Çarşıda pazarda cebinde parası nedense istediğini bir türlü yetmeyen eğitim ordusunun ‘feda’kar erleriyiz biz. Psikolojinin ne olduğunu bilmeyen velinin “Çocuğumun psikolojisini bozdu.” suçlamasına muhatap olan sinirlerden, duygulardan arınmış demir adamlarız biz. Evde bir çocuğuna sabredemeyen velinin 1500 öğrenciye karşı sabırlı davranmasını istediği Yakup’larız biz. Evet ‘hiçbir devir Yusuf’suz ve Yakub’suz değildir ve hiçbir çağ Eyüb’süz ve üzüntüsüz değildir.’ Alo 147, Cimer, Bimer derken müfettişi, muhakkiki gelirken birde artık dersinden apara topar alınarak karakollara götürülmeye başlanan idamlık suçlularız biz. Dedim ya bizler bu toplumun yetikleriyiz.

Bir hafta önceydi.. Bir öğretmen dersinden apar topar çıkarak karakola gidip ifade vermek zorunda kaldı. Orada öğrendi aslında göz altına alındığını, göz altının nasıl bir şey olduğunu bilmeden. Biraz tedirgindi. Meğerse attığı iddia edilen bir tokadın hesabı sorulacakmış. Yanındaki polislere tebessüm ederek gizlemeye çalıştı tedirginliğini. Polis cebindeki paraları sorduğunda, iki lirayı çıkarıp masaya bıraktı. Bir öğretmenin cebinde ne kadar parası olabilir ki, diye ekledi mahcup bir halde ve nedense aklına o film yıldızının sözü geldi: ‘Pantolonumun kumaşı öyle eskimişti ki bir bozuk paranın üstüne oturunca yazımı tura mı anlayabiliyordum’. Şımartılmış bir öğrenci ve okula yılda bir defa veli toplantısına bile gelemeyecek kadar eğitimle ilgili ve alakalı her şeyi bilen velisinin şikayeti nedeniyle savcılığa sevk edilecekti. Karakoldaki prosedür bittikten sonra bir arabaya bindirildi ve adliyeye doğru yola koyuldular. Ya da o öyle sanıyordu. Ta ki hastanenin aciline gelinceye kadar. Adi bir suçlu gibi davranılması canını acıtmıştı. Kirlendiğini hissetti. Hastane acilinde kendisine bakıldı ve prosedür yerine getirildikten sonra adliyenin yolu tutuldu.

Adalet nedir? Ağaçlara su vermek.
Zulüm Nedir? Dikene su vermek.

Mevlana

Bir süre savcının kapısında bekletildi. Polis memuru çağırınca müdürünün ve ya öğretmenler odasına girer gibi savcının odasına girdi. Henüz kapının ağzındayken savcı son derece sert ve egosantrik bir üslupla, orda dur, dedi. Durdu… Aşağılandığını hissetti. Savcı, yüzüne bile bakmadan, Neden vurdun, diye sordu. O, ben vurmadım, diyebildi ancak. Savcı çirkinleşerek, Ebem mi vurdu ya! diyerek tersledi. Belki de söylenmemesi gereken ama söylemesi gereken şeyi söyledi; Bilmiyorum… Bu cevap savcıyı çok kızdırmış olmalı ki onu odadan kovdu. Biraz sonra elinde dosya ile polis odadan çıktı. Savcı ifadesine dahi gerek duymadan adli kontrolle mahkemeye sevk etmişti. Ne yazık ki sözü en değerli olması gereken öğretmenin değil de yalan söylemeye çok yatkın olan 15 yaşındaki bir çocuğun ve hayatında dürüstlüğün neresinde durduğunu kendisinin bile bilmediği bir babanın ifadeleri dikkate alınmıştı. Öğretmen hakkında öğrenci – veli ile başlayan haysiyet cellatlığı adliye koridorlarında savcı ve hakimler tarafından devam ettirildi. Mahkum edilen sadece o değildi. Onunla birlikte öğretmenlik mesleği de mahkum edilmişti. Onunla birlikte mülkün temeli olması gereken adalet de mahkum edilmişti. Artık iyilik için hak için mücadele edecek bir güç bulamıyordu kendisinde. Bu sistemde ve düzende Calut (Golyat)’un karşısında Davut gibi hissediyordu kendisini. ‘Ateşe girme, girmek istersen önce İbrahim ol’ der Mevlana. Bulut ağlamazsa çimen nasıl güler, gökkuşağı nasıl çıkar, doğru ya akarsu olan yerde yeşillik olur. Göz yaşı olmazsa rahmet iner mi? Ama tüm bu çırpınışlara rağmen ateşten bir zerre, o göz yaşıyla ve alın terimizle büyüttüğümüz ormana çoktan düşmüştü ve o zerre şu anda o ormanı yok ediyordu.

Adliye binasından çıktıktan sonra birçok şeye olan inancını yitirdiğini anladı. Bu eğitim sisteminde ne kadar öz veriyle çalışırsa çalışsın eğitim yapılamayacağını anladı. Öğrencilere ve geleceğe dair inancını, topluma ve adalete olan inancını, dahası öğretmenlik mesleğine olan inancını yitirdi. Kararmaya yüz tutmuş gökyüzüne baktı ve mırıldandı; Evet, her şeyin sorumlusu bizleriz, dedi. Bu hakimleri ve savcıları bizler yetiştirdik. Suçluyuz.

Bu velileri ve şımarık çocuklarını yetiştirenler de bizleriz. Suçluyuz.

Toplumun çarpık şekillenmesi de bizim eserimiz. Suçluyuz.

Ahlaksızlıkların, haksızlıkların, adaletsizliklerin tek suçlusu biziz.

Birden Cemal Süreyya’dan o çok sevdiği şiir aklına geldi. Ne güzel tarif ediyordu bu manzarayı o şiir:

“Öldürmemektir felsefeleri bir karıncayı bile, ama yaşatmayı bilmezler,
Bönlükten korkarlar, gezgin köftecilerden adamakıllı korkarlar
Fotoğrafın arabından ödleri kopar
Öğretmenlerden de korkarlar nedense
Ama elbet yerine göre gözü pektirler de”

Evet, hiçbir şey değişmemişti. Bıçakla, silahla saldırılan öğretmen sayısının artmasından başka.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz