© Milli Şuur

Okul kayıt maceraları başladı. Mevsimi geldi artık yeni kayıtların veya kayıt aktarmaların. Hepimizde bir heyecan ve hepimizde aynı duygu; “Çocuğum hak ettiği en iyi okula gitmeli” arzusu dolu. Okulları gezmeye başladık, özel okulların bursluluk sınavlarından üç beş kuruş indirim kazanmak için… Okul müdürlerinin süzmelerinden, sekreterlerin plastik gülümsemelerinden geçerek girdi çocuklar sınavlara. Hiçbirisine sorulmadı ama “Sen nasıl bir insan olmak istiyorsun?” diye. Çünkü ailece hedeflerimiz var bizim kariyer mesleklerinden herhangi biri işte. Aralarında ne “imam” olmak var ne de “öğretmen”.

Utana sıkıla(!) öğretmen olduk veya imam çünkü kazanamadık “itibarı” yüksek(!) bir meslek üniversitesi. Kalbimizden yaşadık ilk utanma duygusunu(!)… Kazansaydık(!) bir doktorluk, mühendislik veya hukuk ne güzel; daha da kolay kolay “utanma” ile karşılaşmayacaktık. Çünkü utanma duygusu, yetersizliği toplum tarafından kabul edilen meslek sahibi kişilerin yaşaması gereken bir duygu. Utanmanın tanımını, toplumun materyalist şaşkınlığına emanet etmenin faturasıdır bu.

Milli Eğitim izliyor, medya haber yapıyor, anne babalar çocukları üzerinden kazanacakları saygınlığın tutkusu ile çocukların sadece bedensel ve zihinsel iki boyutlu nesne haline getiriyorlar.

Şunu soruyorum (telefon ile ) yıllık fiyatı Kayseri şartlarında yirmi bin lira olan okula: “Siz çocukların hangi ihtiyacını karşılıyorsunuz?”

Cevap veriyorlar bana gayet kendilerinden emin bir şekilde: “Beyefendi biz çocukların akademik başarılarını en ince detayına kadar takip ediyoruz.”

Hemen karşılığını veriyorum ki çünkü aradığım bu değil, “Sayın Hoca Hanım siz çocukların bu anlamda sadece zihinsel ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz. Başka hangi ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz?”

Yine kendilerinden emin bir ses tonu ile cevap veriyorlar bana: “Biz çocuklarımıza tenis, okçuluk, kayak ve sporun birçok dalında kulüp faaliyeti yaptırıyoruz.”

Yine aradığım bu değil. Heyecanla ve merakla belki aradığım cevabı bulurum diye tekrar sordum: Sayın Hoca Hanım bu çocukların bedensel ihtiyaçları karşılamak için yapılır. Siz çocukların başka hangi ihtiyaçlarını karşılıyorsunuz?

Geldiğimiz noktada ne özel okullar ne Mili Eğitim Bakanlığı insan eğitimini bir üçüncü boyuta çıkarmaları gerektiğinin farkında bile olmadan “eğitimde sistem yenilemeler”, “nitelikli insan yetiştirme” metotları adı altında sadece suma, ucub veya riya içindeler.

© Milli Şuur

Oysa insan kalp iledir. Aşk kalp ile, iman kalp ile, cihat kalp ile, teslimiyet kalp iledir. Haya kalp ile… Ve bizim beş boyutlu insan denen yaratılmışın beden ve zihin boyutunun yanında kalbin ihtiyacını da eğitim ile karşılamak zorunluluğumuz vardır. Vakit olmadı yahut farkına varmadık, kalbin eğitimine. Sadece içini doldurduk anlamsız içi boş sevgilerle. Danışanlarımdan bir anneye soruyorum: Çocuğunuza sevgiyi nasıl öğrettiniz?

Anne cevap veriyor, bilindik en beylik kelimeler seçerek. “Sevgi anne karnında başlar. Ben onu bir an olsun sevgisiz bırakmadım ki…”

Tamam ama siz çocuğunuzun sevmesi için ona sevmeyi nasıl öğrettiniz?

Şaşırdı biraz sonra düşündü ve durumu toparlamak adına, fanus içindeki balığı nasıl sevdiğinden bahsetti.

Evet, biz topluma ancak fanus içindeki canlıyı sevecek kadar insan kazandırıyoruz. Oysa farklı olmalı idi sevgi, fanusun içindeki canlıya duyulandan çok daha farklı. İçinde emek olmalı idi, sabır olmalı idi, mücadele olmalı idi, umut olmalı idi. Allah azze ve celle tefekkürüne götüren ilk başlangıç olmalı, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz Nebimiz Muhammed Mustafa’ya muhabbet olmalı idi. Cihat olmalı idi içinde Allah Celle Şanı Hu için. Hayaya götüren bir katre olmalı idi içinde yetersizliğini fark edip Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerine gönülden kulluk için. Tutkularının esaretinden kurtulup nefsini terbiye için.

Ve fanus içindeki balıktan çok daha yararlı olması için bir bitkinin bakımını üstlenmeli idi çocuk, şekli bozuk cansız bir nesneden şekli olan bir canlıya nasıl dönüştüğünü sorgulamak adına. Zihinsel ihtiyacı karşılanırken bu süreçte gelişimi beklerken sabrı, gelişirken doğan güzellikte tefekkürü ile musavvir olan Allah azze ve celleyi, fark ettikçe yaratılıştaki kusursuzluğu Rabbimizin hâlık olan esmasını, ve aklımızın almadığı zihin zarımızın en sınır noktasına kadar zorlandığı durumda görmeli idi çocuk kuvvet ve kudret sahibi olarak Allah Teala’dan başka kimse olmadığını.

Haya, Allah azze ve celle korkusu ile başlar.
İmanlı kalplerde zikir başlar.
Kul korkusu ile bükülen başlar,
Ne şeytan ne kibir taşlar.

Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bir hadisi şeriflerinde “Allah Tela bir kula buğz ettiği zaman, ondan hayayı soyup alır. Hayayı alınca da o kimseyi sen sevmeyen ve sevilmeyen bir şahıs olarak görürsün. Allah, emaneti de ondan alır. Emanet alınınca merhameti de alır. Merhamet alınınca da İslam’ın esasını da o kimseden alır. İslam’ın esası alınınca da o kimseyi artık kovulmuş bir şeytan olarak görürsün.”
Ravi: Hz. İbni Ömer (r.a.) Ramuz El Hadis.

Heyhat! Topluma bak… Bir yanda anne ve babasını “çocuğuna özürlü” dediği için cinnet maskesine sığınıp öldüren anne, diğer yanda “sevgilisi aldattığı(!)” için genç yaşta katil olan kız veya erkek gençler, ipin diğer tarafında anne babasının başarı beklentisini karşılayamadığı için yaşamına son veren tazecik insanlar…

Milli Eğitim izliyor, medya haber yapıyor, anne babalar çocukları üzerinden kazanacakları saygınlığın tutkusu ile çocukların sadece bedensel ve zihinsel iki boyutlu nesne haline getiriyorlar. Merhamet şiirlerde, affetmek ayetlerde, örtünmek Kâbe ve kabirde olarak insan bahaneler arkasına saklarken kendini, kaçacak delik aramakta.

© Milli Şuur

Tutkularımızın önceliği var çocuklarımızın hayatında. Okullarımız tutkulu, en başarılı okul olmak adına; veliler tutkulu, en başarılı öğrencinin ebeveyni olma adına ve çocuklar tutkulu, ezilmeden hatta ezerek bir hayatı yaşamak için çok çalışkan olup kariyer mesleklerinden birine sahip olmak adına. İnanılmaz bir yarış, acayip kıskanç duygu sarmalı ile boğuşurken toplum “Ben başardım.” demek adına başkalarının başarısızlığı üzerine hakimiyetini kurmak var zihinlerde.

Tutkularımızın önceliği var çocuklarımızın hayatında. Okullarımız tutkulu, en başarılı okul olmak adına; veliler tutkulu, en başarılı öğrencinin ebeveyni olma adına ve çocuklar tutkulu, ezilmeden hatta ezerek bir hayatı yaşamak için çok çalışkan olup kariyer mesleklerinden birine sahip olmak adına.

Ne kadının örtünme derdi var ne evliliklerde din niyeti var. Evliliklerimiz, eğitimlerimiz, iş hayatımız hepsi üç sebepten ötürü: para, makam, şöhret. Saygınlıklarımız saklı paketi açılmamış bekler; makam, şöhret, para sahibi zatlar için. İmamın ardında bekler içi geçmiş ihtiyarlar. Ölüm bir onlara varmış gibi… Ardı arkası kesilmez yarışın, baş döndüren dünyanın leş kokan sahte güzelliğine sahip olmak için.

Oysa Efendimiz, Peygamberimiz Sallallahualeyhivesellem “Müslümanlar alimlerine buğz ettikleri, çarşı pazarlarını süsledikleri (kadınla malı için evlendikleri) zaman, Allah onları şu dört hususta mübtela kılar: Zamanda kıtlık, sultandan zulüm, hakimlerden hıyanet, düşman saldırısına maruz kalma…” Ravi: Hz. Ali (r.a) Ramuz el Hadis.

Toplumun içinde bulunduğu durumun bu hadisin işaret ettiği hâl olması ne büyük ibrettir. Ve okullarımız, eğitim sistemimiz ne büyük gaflettir. Ne örtünende İslam’ın şuuru ne örtünmeyende erkekten beri durma adabı var. Hicab asrı saadet döneminden saklı bir hazineymiş gibi durmakta, zaten bu hazinenin derdinde olanda nerdeyse saklı kalmakta.
Tutkularımızı akademik kariyer ve dünyalık kibir ihtiyaçlarımız için kullandık. Oysa asıl insan ihtiyacını Allah azze ve celle şöyle buyuruyor: “ O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allahın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.” (Rum 30)

Din dersi yerine dinin kültürünü koydu sistem ders olarak okullara… Kim bilir belki de günah çıkartmak için… İmam hatipler çoğaldı, hedefi imam olmayan çocuklar için. “Kimi kandırıyoruz?” sorusunu sormak kolay, zor olan bu soruya kimin cevap vermesi gerektiği idi. Oysa nefsimizin her hâlinden haberdar olan Rabbimiz var bizim: “Yemin olsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16)

Hicab sadece bedenin örtüsü değildir, kalpten bedene vahyin ilahi emridir. Allah azze ve celle buyurur ki: “Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor.” (Ahzab 33)

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman örtülerini üstlerine alsınlar, vücudlarını örtsünler! ” (Ahzab 59)

Ve biz tertemiz pampak olmamak için muhalefette inat etmekteyiz. Bahanemiz hazır; laik eğitim, çağdaş toplum, modern hayat; hedef bahanelerimizle Siyonizm’e göz kırpmak. Siyonist dediğin kulak örgülü fötr şapkalı Yahudi, Müslüman dediğin onun ağına düşmüşse muteberdi.

Eğitimlerimiz tesettürsüz diye ağlayan kaç kişiyiz? Biz eğitimle hayayı bile unutur hâle gelmişiz. Eğitim ihtiyacı için örtüsüz çıkan kızlarımız, mezarlık görünce neden başörtülerini takar ki o da yakasız.

Medya dünyalık, siyaset dünyalık, eğitim dünyalık. Ahiret yerine dünyayı mamur etmek üzere yaşıyoruz. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için olunca ahiretten bihaber kaldı nesil. Hicab dahi ne ola? Ya güzellik maskesi ya da iktidar örtüsü zannediliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz