Eğitim adına attığımız taşlar kimlere umut oluyor ya da kimleri etkiliyor? Eğitim adına aldığımız, sistem sil baştan değiştiren geleneksel kararlarından korkan gelişmiş bir ülke var mı acaba? Hem eğitim adına yapılan bunca yeniliklere rağmen ülkemizin sosyal statüsü, neden gelişmekte olan ülke tanımından gelişmiş olan ülke tanımına yükselemiyor. Bu durum hep böyle mi devam edecek?
Son sorudan başlayalım; evet, bu durum hep böyle devam edecek. Eğitimde “millî şuur” ilkelerinin çekirdeği olan ahlak ve maneviyat olmadan, ilgi istidat ve liyakat uygulanmadan, toplumsal ekonomik kalkınma projeleri hayata geçirilmeden ülkemizin statüsü “gelişmekte olan ülke” olarak hep devam edecek.
Eğitim alan çocuklarımızın zihinlerine sürekli az çalışma ve konforlu lüks yaşam enjekte eden reklamlara izin verildiği müddetçe gelişmiş olan ülkeler, bize bıyık altından kıs kıs gülmeye devam edecek.
Eğitim adına alınan her yeniden yapılanma kararları gençlerimizin çoğunu, çoğunluğu kalitesiz olan üniversitelere mahkum edecek, böylece gençlerimiz bırakın gelecek için umut olmayı, toplumda depresif bireyler olarak maalesef yerini alacak.
Eğitimde başarı adına ne istiyoruz? Eğitimde başarıyı isterken, bu isteğin çocuklarımıza kazandıracağımız davranışlar üzerinden gerçekleştirilebileceğimizi gerçekten biliyor olmamız lazım. Gerçekten biliyor olmamız lazım, sözünden kastım bugüne kadar yapılan tüm eğitim denemelerinin hiçbirinde çocuğun varlığı, yaratılışı ve kimlik kazanma potansiyeli üzerinde genel tanım ve çalışmalarının olmayışıdır. Bu bir tesadüf olabilir mi gerçekten?
Gençlik her zaman umudumuz olmuştur. Ama gençlik biz yetişkinlerin umudu olmak istemiş midir? Bunu öğrenmenin tek yolu gençlerden oluşan grup sohbetlerinde gelecekten ne beklediklerine alacağınız cevaplar olacaktır. Sizce gençler geleceklerinden umutlu konuşabilecek ülke gerçeklerinin onlara yüklediği rehabilitiye sahip mi? Tabii ki değiller. Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan gençler ile üniversiteye girmeye hak kazanmış gençlerin yetişkinlik hayatına dair beklentilerine baktığımız zaman karamsarız. Gençlerin geleceğe dair ciddi endişeleri var. Cesaretiniz varsa bu gençlere “İstediğiniz kariyer eğitimini elde etmiş olsaydınız yaşamınızın geri kalan kısmına ülkenizde mi yurt dışında mı devam ederdiniz? ” sorusunu sorun, bakalım ne cevap alacaksınız.
Çünkü! Gençlerin büyük bir bölümü çocukluk çağlarından itibaren kendilerinin nasıl mutlu olması gerektiği üzerinde değil, mutlu olduğu anlık dürtüsel davranışlarını destekleyen anne baba ve öğretmene sahip oldular. Anne baba çocuğu mutlu etmediği zaman bozulmayan psikoloji, öğretmenin küçük yaptırımlarında hemen bozulur hâle geldi ve soluğu mahkemede aldılar. Böylece çocuklar aileyi ve okulu kendi mutluluğunu korumak zorunda olan kurumlar olarak tanıdılar. Bazıları ise ebeveynin akademik başarı kaygısı nedeniyle çocuğuna uyguladığı acımasız başarı odaklı yaptırımlar sonucu kişilik gelişimlerinin zarar görmesiyle karşı karşıya kaldılar. Oysa durum tam bunun tersi idi.
İnsan kalpte imanı, zihinde tefekkürü, bedende ibadeti, akılda nefsini tartmayı, ruhta mutmain bir huzura kavuşmayı öğrenme aşamalarını okulda akademik olarak öğrenemediği müddetçe kazanılan her bir bilgi, geleceğin teneke krallığında taç yapımında kullanılacaktır.
İnsanımız, kendi kişiliğine övgüler yağdıran durumların dışına çıkmayı başarıp ufkunu geliştirmeye başladığında başarı dediğimiz olgunun toplumsal yansımasından söz edebiliriz. İnsanın kişisel övgü sınırları dışına çıkarken kabul etmesi gereken özellikler bedenî, kalbî ve akli özellikleridir. Gelecekte bizleri yani insanlığı bekleyen en büyük tehlike -veya çelişki de diyebilirsiniz- durumlarından bir tanesi de insandan daha hızlı düşünen, daha hızlı karar veren, kararları daha hızlı uygulamaya geçiren makineleri yine insanın kendisinin yapacak olmasıdır. İnsandaki makineleşme isteğinin altında fıtratına açtığı savaşın galibiyet sarhoşluğunu yaşarken kendi sonunun farkında olmayı unutması yatabilir mi? Bence evet. Kelime anlamı olarak da insan, “Andolsun biz bundan evvel Âdem’e de vahy (ve emr) etmişizdir. Fakat unuttu o. Biz onda bir azim bulmadık (Tâhâ Suresi 115 Ayet Kur’an-ı Hakim Meali Kerim… Hasan Basri Çantay).” ayeti ile ifade edildiği üzere unutkandır.
Bu durumda şunu fark ediyoruz: Eğitim yapılanması eğitimin önceliği olan insanı yaş guruplarına göre tanıma kaygısı taşımıyor. Okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise çağı gençliğinin fiziksel, duygusal, zihinsel gelişim özellikleri hakkında ne biliyoruz? Ama onlar hakkında şundan eminiz ki bu çocukların yarısından fazlası istediklerine cevap almak üzere yaşam alışkanlığı kazanmış, istenilene cevap verecek gücü kendisinde bulamayınca isyana ya da bunalıma girmeyi tercih etmiş kişilerden oluşuyor. Buyurun, akademik bir komisyon kuralım ve bu iki farkındalığa çözüm üretelim desek bu komisyonun çözüm metotları arasında millî şuur, İslami ahlak, manevi gelişim derdi olmayacaktır.
Sorulduğunda acı hissi veren temel sorulardan birisi de şudur: Hani, söylenegelen ama üzerinde hiç derin düşünmediğimiz bir espri vardır: “Bilgisayara ‘Ne var, ne yok?’ diye sormuşlar hafızası yanmış.” Biz maalesef insanımızı bildiği zaman mutlu olan ve bilmediğinde depresyona giren makinelere çevirdik. Çünkü her yeni eğitim modeli mücadele ile üretmeyi değil, yüksek zeka gelişimi ile mükemmeli beklenti hâline getiriyor. Bu durum, nitelikli manevi şuura sahip insan modelinden, nitelikli maneviyattan haberi olmayan nesnel insan modeline geçişin sağlanmasına sebep oluyor.
Hedef odaklı ve daha anlaşılır olması açısından her yıl önümüze çıkan iki sınava odaklandığımızda karşımıza, sınavın doğal yapısından dolayı öğrencileri elenenler ve elenmeyenler olarak iki ayrı kısma ayıran LGS ve YKS sonuçlarının herkes için eşit olamayacağı garantisi verebilirim. Bu gerçek, sınavın doğasında var ve amaç da bu zaten. İyi de biz neyin mücadelesini verelim? Ne yaparsak yapalım sınav sonucunun elenenler ile elenmeyenler kısmını değiştiremeyiz.
Meseleye sınav kazanan öğrenci açısından bakarsak ekonomik, kültürel ve sosyal yaşam tarzı yönünden avantajlı ailelere sahip çocuklar yine kazanmaya devam ederken toplumun geriside kalan kısmını oluşturan aile çocuklarından sadece istisna olanlar kazanacaktır. Yani genel akademik başarı hareketliliği değişmeyecek. Bize sunulan algı yanılması ise eğitime katılan her öğrencinin beceri destekli atölyeler ile, yüksek lisanslı öğretmenler ve okul yöneticileri ile başarılı olacakmış gibi zannettirilmesi veya böyle zannedilmesine ses çıkarılmamasıdır.
Ülkemizin bize sunduğu yaşam gerçekleri ne vaat ediyor? Çocuklarımızın on iki yıl zorunlu eğitime tabi tutulurken girişimci, mesleki yetenek becerilerinin üniversitesiz bir yaşamı desteklemede yetersiz kalması sonucu her yıl yaklaşık üç milyon öğrenci YKS sınavına girmeyi ve başarılı olmayı kendisine zorunlu kılmıştır. Yine maalesef üç milyon öğrenciden sadece ilk on bini mesleki garantisi olan yerleri kazanırken ilk on binden sonraki ilk altmış binlik gurubun ortalama yüzde onu kendi ilgi alanına uygun bir tercih yaparak aile şartlarına uygun meslek devamını sağlamak üzere kayıt yaptırmış, geriye kalanlar ise öğrenilmiş çaresizlik içinde kendisine kariyer imkânı sunamayan üniversitelere kayıt yaptırmışlar veya hiç kazanamamışlardır.
Ülkemizin bize sunduğu imkânlar ile bizim bu imkânlar içinde kendimize ait bir yer bulabilmemiz millî aidiyet duygularımızı pekiştirir. Yetişkinlik hayatına üniversitesiz yaşam becerileri ile hazırlanan gençliğe çalışma ve kendini geliştirme imkânları sunulmadığı her yıl kendisine, ailesine ve ülkesine küsmüş gençlerin sayısı artarak devam edecektir. Küskün bir gençlik biriktiriyoruz. En önemlisi, zihinlerinde derin çaresizlik duyguları oluşturan yetersizlik hissine sahip, manevi şuurdan ve kanaatten yoksun bir gençlik…
En basit ifadesi ile iş yok! Nüfusun yarısına yakını asgari ücret ile geçiniyor ve yaklaşık on milyon çalışanın maaşı üç milyon liranın altında. Bu durumun üniversite mezunlarını kapsadığı alan hiç de küçümsenecek kadar az değil. Güce dayalı adalet ortamlarına şahitlik ederek ilk orta ve lise eğitimini tamamlayan öğrenciler, ekonomik yetersizlik duyguları içinde yetişkinlik hayatına adım attığında kendilerini ve kuracakları aileyi savunamayacakları bilincine sahip oluyorlar. Yaşanılan bu travmanın toplumsal bedeli ve vebali fark edilmeli.
Eğitim sisteminin üretimi kalpte şuur, zihinde vizyon, bedende beceri ile bir yaşam tarzı hâline getirmediği müddetçe her sistem değişikliği sadece bir algı yönetiminden daha fazlası olmayacaktır.
Eğitimin karar vericileri, akademik ritüellerden reel yaşamın sunduğu imkânlar sonucu millet olarak nereye doğru yöneldiğimizi görmek zorundalar. Milletin millî eğitimin sürecini tamamladıktan sonra nasıl bir yaşam sürdükleri ile yüzleşmeleri gerekir. Millî eğitim adına alınan kararlar;
Ergenlik çağından itibaren mesleklendirme gurubuna dâhil edilecek gençleri ayırt edebilmeli,
Gençlerin geleceğinden umutlu olabilecek ekonomik üretim ortamlarının olgunlaştırılmasına hız kazandırabilmeli,
İslamın ve insanlığın saadet ve selameti için iman, tefekkür ve mücadele şuurunda bir gençliğin yetişmesine sahip çıkabilmeli,
Kendisi ve çevresi ile barışık, övgü aldıkça kendinden geçen değil övebilecek iman olgunluğuna ulaşan bir neslin yetişmesine katkı sağlayabilmeli,
Akademik sınavı yaşamın merkezine almak zorunda kalan şartlardan, akademik sınavı yaşam mücadelesinin parçalarından sadece biri olarak gösterebilecek çalışma ortamlarında, girişimciliği destekleyen ülke gerçeklerine kavuşulması için projeler hazırlayıp uygulamaya sokabilmeli,
YKS sınavını kazanma önceliğinden gençleri kurtarabilmelidir.