Toplumsal normlara ya da inanç değerlerimize uymayan bir davranış gördüğümüzde; diğer insanlarla birlikteyken çok güzel tepki gösterebiliyoruz. Hele gösterdiğimiz tepkiden dolayı bizim pozisyonumuzu etkileyen bir durum yoksa sesimiz daha gür çıkabiliyor.

Hırsız olduğunu herkesin bildiği hırsıza karşı toplum içinde ve diğerleriyle birlikte kafa tutabiliyoruz. Ancak, hırsız olduğunu bizim de bildiğimiz hırsız; baş başa kaldığımızda bize bir dünyalık teklif ettiğinde, karşılığında da “sesini kes” dediğinde tavrımız ne oluyor? Ya da tavrımızı, bize teklif edilen dünyalığın miktarı mı belirliyor?

Farklı bir alandan örnek verelim. Eskiden mahallemiz, sokağımız vardı hani. Şimdi binamızda kimler olduğunu, neler olduğunu bilmiyoruz. Hani mahallemizde bir kadın veya erkek ahlaksız eylemler yapsa, mahalleli hemen toplanıp ağzının payını verirdi. Peki, toplu olarak yani diğerleriyle birlikteyken verdiğimiz tepkiyi, ahlaksızlığı yapan kişi ile baş başa kaldığımızda da verebiliyor muyuz? Yoksa baş başa kalınca biz de yararlanma pozisyonuna mı geçiyoruz?

Yani bizim ahlakımız, kalabalığın gürültüsü ile şekillenen, galeyana gelerek dillenen, diğerleriyle birlikte tepkiye dönüşen bir tutum mu? Diğerleriyle birlikteyken de tek başınayken de “Hayır! Bu yanlıştır! Bu günahtır! Kimse görmüyorsa bile Allah görüyor!” diye kişilere ve durumlara göre değişmeyen ilkeli ve kararlı bir duruş mu?

Sınırları biraz daha zorlayalım. Herkesin yanlış dediği, günah dediği, haram dediği bir eylem için; “Evet bu yanlıştır, bu haramdır, bu günahtır!” demek çok zor değildir. Hele bizim kişisel tavrımızı çoğunluğun tavrı belirliyorsa hiç zor değildir. Herkesle, yani diğerleriyle aynı tempoyu tutmak, aynı tezahüratı yapmak zor değildir. Ama herkesin ortak olduğu bir yanlışa hayır diyebilmek. İşte bu biraz zor bir durumdur. Dahası bizim referansımızı, kalabalığın hangi yönde tezahürat yaptığı belirliyorsa; işimiz gerçekten zor demektir. Daha açık ifadeyle kalabalığın gürültüsü ile galeyana gelen bir tavırdan; şahsiyetli bir duruş, ilkeli bir tutum beklemek beyhude bir çabadır.

Bir başka deyişle yaşadığımız ortamda yanlış işler yapılıyor ve yaygın bir şekilde yapılıyorsa; yanlış işlere karşı güçlü veya zayıf, bir tepkimiz yoksa ve dahası yanlış işler yapan kişiler, bu yanlışı yaparken bizim varlığımızı dikkate almıyorlarsa, bizden çekinmiyorlarsa, varlığımız o yanlış için herhangi bir engel teşkil etmiyorsa; biz de o yanlışın bir parçası olmuşuz demektir.

Kişinin ya da toplumun sahip olduğu inanç elbette önemlidir. Lakin inançlı insanların daha ahlaklı olması gerekir. Yapılan ibadetleri vitrine koyup, ahlak yoksunu bir tutum sergilemek; o kişiden ziyade o inancın müntesiplerine zarar verir. Örnek mi istiyoruz? Çooook!

“Abdestli namazlı geçinir ama çalışanının hakkını vermiyor.”
“Hem hacıyım diyor hem kul hakkı yiyor.”
“Ağzı oruçluymuş ama diline de gözüne de sahip olamıyor.”

Hele bir de dini inançlara karşı muhalif tavır sergileyen kişi ya da güruh varsa onlara isteğinin üzerinde malzeme verilmiş olur. Kişilerin ahlaksızlığı üzerinden inanç sistemine saldırıya geçilmesine zemin hazırlanır. Ahlaki değerlerden yoksun olarak, dinin sadece ibadet ödevini yerine getiren insanlar; muhaliflerden daha çok zarar verirler. Bireysel davranışlardan genelleme yapma eğilimi yüksek olan toplumlarda, kişisel davranışlar üzerinden inanç ve değer sistemlerini etiketleme çabasını sıklıkla görmek mümkündür. Nasıl mı?

“Hep bu namaz kılanlardan korkacaksın zaten!”
“Kıyamet bu hacılardan hocalardan dolayı kopacak.”
“Dindar geçindiğine bakma sen. Öyle görünmese buralara kadar gelemezdi.”

Maalesef bu tür istenmedik yaftalamaları fazlasıyla işitiyoruz. Hemen gardımızı alıp; “Onlar din düşmanı zaten.” demek işin en kolay yanı. “Onlar…” diye itham edilen insanlar için karşı yaftalama çabası içine girmek yerine, kendimize çeki düzen vermek daha mantıklı olmaz mı? Bizi eleştiren herkes için niyet okuyuculuğuna soyunmak yerine aynaya bakmak, eksiklerimizi gözden geçirmek bizi zayıf düşürmez. Aksine hatalarımızı bilip telafi etmek bizi güçlü kılar.
Bizim toplumsal olarak ahlaki değerler dediğimiz, evrensel boyutta etik ilkeleri, sadece inanç sistemleri ile ilgili bir kavram değildir. Bu tutum, inancı önemsizleştirme değildir haşa. Çünkü hiçbir inanç sisteminde kendini ifade edemeyen, etmeyen ama ahlaklı ve dürüst bir kişiyi gördüğümüzde bu ahlaki tavrı onun inançsızlığına mı bağlayacağız?

İslam Dini, Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde güzel ahlakı adım adım öğretmiştir. Dahası Peygamberimizin (sav) örnek yaşamı ile hem sahabeye hem de çağlar ötesine bütün Müslümanlara ve bütün insanlığa güzel ahlak timsali olarak muhteşem örnektir. Burada hiçbir sorun yok. Sorun, İslam’ı yanlış anlayan, eksik anlayan, işine geldiği gibi anlayan bizlerdedir. Ve maalesef biz kendimizi İslam’a uydurmak yerine, İslam’ı kendimize uydurmaya çabaladığımız sürece olumsuz ithamların, muhalif tavırların öznesi olmaya devam edeceğiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz