Bir kitabı “tahlil” etmeye girişirken öncelikle cevap verilmesi gereken soru, “kim/kimler için tahlil” olmalıdır. Bu yazıya konu olan Yaratılıştaki Çatlak kitabını, Milli Şuur Dergisinde, yayın yönetmeni Sayın Hüseyin Beyefendi’nin ifadesi ile “Ümmetin Müstefid Olması İçin” çözümlemeye çalışacağım. Keza yayın yönetmenimizin beyanı ile, Dergi, “Eğitim ordusunun her kademesine ulaşmaktadır.” Böylesine geniş bir kitle için, bir kitabı tahlil girişiminde, geniş kitleyi oluşturan farklı düzeylerin varlığına duyarlık göstermeye, kullandığım dil ve teknik terimlerin düzey ve özelliklerin uygunluğunu gözetmeye çalıştım.

Akademisyen olarak “güncelliğimi” korumak amacı ile imkanlar ölçüsünde öncelikle üniversitelerin kitap ve zaman aralıklı (periyodik) yayınlarını izlemeye özen gösteriyorum. Son olarak eylül ayı başında (2020) Koç Üniversitesi 182 sıra numaralı UÇBEYLERİ BİLİM dizininde yayınlanan, Jennifer Doudna ve Samuel H. Sternberg’in birlikte yazdıkları ve Mehmet Doğan’ın İngilizceden Türkçeye çevirdiği “Yaratılıştaki Çatlak: Gen Düzenlemenin Evrime Hükmeden İnanılmaz Gücü” kitabına ulaştım. Yaklaşık 250 sayfa; boyutları masada bulundurmaya, çantada taşımaya uygun; harf türü, kağıt rengi ve sayfa yerleştirme/düzenlemesi (mizanpaj) ile kitap kendini ele almaya, incelemeye ve biraz karıştırdıktan sonra okumaya teşvik eden bir yapıya sahip. Etiket Fiyatı 28 TL (dağıtım şirketleri ayrıca indirim yapıyorlar). Bu rakam salgın kapanık döneminin koşullarında okumak amacıyla Milli Şuur Dergisi okuyucularının çoğunluğunun alım gücü içinde gibi görünüyor.

Kitabın İngilizce baskısındaki özgün(orijinal) adı “A Crack in Creation: Gene Editing and the Unthinkable Power to Control Evolation” Türkçeye “Yaratılıştaki Çatlak: Gen Düzenlemenin Evrime Hükmeden İnanılmaz Gücü” biçiminde çevrilmiş. İlk anda kitabın ismi kışkırtıcı geliyor. Genellikle yaratılıştaki mükemmellik algılamalarımıza karşın, Yaratılıştaki Çatlak, sert bir ifade. Kitabın içeriğinde, kapaktaki bu “Çatlak” sözcüğünün insanın gen yapısında, doğuştan gelen, bir tür genetik düzensizlikleri (mutasyonları) karşılamak için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Salgın nedeniyle kitaba ancak internet aracılığı ile ulaştım; yaş ve sağlık güvenliği açısından ikamet etmek zorunda olduğum köye çok geç sayılabilecek bir sürede, on günde ulaştı. Her yeni kitaba olduğu gibi, bir tür açlıkla, heyecanla hemen okumaya koyuldum; elimde kalemim çizmek için. Aynı anda birden çok kitabın okuyucusu olmak benim tercihimdir. Günlük yaşam ortamının değişik mekanlarında, okuma/çalışma odası, salonda orta masada, yatak odasında “başucu” kitabı olarak bulunan farklı kitaplar okumada bölünmüşlüğü değil, kesintisiz okuma durumunu, bir tür okumada sürdürülebilirliği sağlıyor gibi gelir bana. Ancak Yaratılıştaki Çatlak bu alışkanlığımda, el altındaki ve başucundaki kitaplara bir parça baskın çıktı. Bir taraftan okurken, farkında olmadan ilgileneceğini umduğum meslektaşlarımla da telefonla veya internet üzerinden yazışarak paylaşmaya koyulmuştum. Bu, bilginin paylaşımcı kazanımının bir eylemidir. Okuduğumuz yeni, ilginç kitapların, makalelerin kendisini kaynak olarak veya içeriklerini, ilginç bulgu ve görüşleri uygun birileri ile paylaşmak, müzakere etmek, düşüncelerimizi karşılaştırmak karşılıklı gelişimin en etkili yöntemlerinden biri, genelde okumanın değerini artıran uygulama yollarından en etkili olanıdır. Zaten bu yazının da temel hedefi bir bakıma bu paylaşımı sağlamaktır.

Okuduğunuz kitapların yazarını/yazarlarını tanımak konusundaki düşüncelerinizi bilmiyorum. Genelde ya kitabı okuduktan sonra yazarı tanırız veya yazarı yakından, yüz yüze ki kitap fuarları, imza günleri ki bu amaç için uygundur; ya da yazılı görsel basından eserlerini veya kendisini izleyerek onun kitap ve makalelerine olan ilgimiz, ihtiyacımız oluşup, gelişebilir. Ancak ulusal veya uluslararası yarışmalarda değerlendirilen yazarların veya bilim adamlarının yayınlarını izlemek de günümüz koşullarında kaynaklara ulaşmada etkili bir yöntemdir. Ben Yaratılıştaki Çatlak kitabını okumaya başladıktan iki hafta sonra Kitabın yazarı Jennifer Doudna’nın, hemcinsi Fransız Andrea Chez ile birlikte 2020 yılı Nobel Kimya Ödülünü almaya hak kazandığını öğrendim.

Yaratılıştaki Çatlak kitabını okurken yazarın Nobel ile ödüllendirilmesi okuma sürecimi etkiledi. Daha yakın bir izleme ile, Nobel almış bir bilim adamının kitabını okumanın farklılığını yaşamaya çalıştım.

İki yüz sayfayı aşkın kitapta, hem de büyük harflerle yazılarak en çok tekrarlanan kelime, CRISPR kelimesidir (kırispir diye okunuyor). Canlılardaki gen yapısını, genlerin dizilimini bir kitabın sayfaları olarak düşünürsek, CRISPR, bu sayfalardaki yazılım yanlışlarını bulup düzeltip, değiştirme teknolojisi olarak tanımlanabilir. Yazarlar, sahip oldukları CRISPR tekniği ile “tarihte ilk kez, sırf yaşayan her insanın DNA’sını değil, gelecek nesillerin de DNA’sını düzenleme yetisine sahibiz” diyerek, atom bombasına sahip toplumların, ulusların uzaktan gelen ürkütücü tehdit dolu tavırlarını hatırlatıyorlar. Sonrasında ulaştıkları bu muazzam, çok yönlü gücün, bilimin hemen her dalında gözlenen “kötü amaçlar için kullanımı” endişesine kapılmamak mümkün değil. Tıpkı Alfred Nobel’in dinamiti keşfettikten sonra insanlığın felaketi için kullanıldığını gördüğü ana benzer bir duygu içinde okuyucu sorgulamaya başlamaktan kendini alamıyor. “Üyelerinin pek fazla konu üzerinde, özellikle fikir birliğine varamadığı kavgacı bir tür olan bizler, bu muazzam gücü nasıl kullanacağız? İşte dünyanın CRISPR başarısının ardından karşı karşıya kaldığı soru ve bu sorunun yanıtı kitapta iki KISIM’da on BÖLÜMDE açıklanmakta, tanımlanmakta, irdelenmekte, müzakere edilmekte ve sonuçta “çok az teknoloji özünde iyidir ya da kötüdür; önemli olan bunları nasıl kullandığımız yargısı gelip çıkıyor önümüze. CRISPR’a gelince bu yeni teknolojinin sunduğu olasılıklar (hayır ya da şer) yalnızca hayal gücümüzle sınırlıdır. Bunu nasıl idare edeceğimize karar vermek, şimdiye dek yüz yüze geldiğimiz en büyük meydan okuma alanı olabilir.”

Liberal ekonominin desteklediği araştırmaların hızı ve titizliği nefes kesicidir. Hemen her araştırmayı ya bir şirket, kurum desteklemekte veya araştırmacılar kendi araştırmaları için özel şirketler kurmaktadırlar.

Bu bilimsel gelişme şu ya da bu ulusu değil tüm insanlığı ilgilendiren bir alanı kapsamaktadır. Bu teknolojinin konuşulmasına sosyal bilimciler, politika belirleyiciler, dini liderler, düzenleyici makamlar, halk birlikte katılmalıdır. Yazarlar kitaplarının Birinci Kısım ALET başlığı altında, Şifa Arayışı Bölümünde, Yaşamın dili olan DNA’yı gen, kromozom, hücre bağlamında insanın biyolojik yapısı ile sunmaktadırlar. Bu bölüm 10. Sınıf düzeyinde her çocuğun ve öğrenim görmüş yetişkinlerin anlayabileceği temel dirimbilim (biyoloji) bilgilerini vermektedir. Her insan kendi DNA’sının yaklaşık altı milyar harften yazılı bir bütün olduğunu ve daha evvelde söz ettiğim gibi bu kitapta bazı harflerin yanlış yazıldığı, bu nedenle yaşamı yanlış okumak zorunda kaldığımızı bilmesi gerekir. Bu “yanlış okuma” özürlü veya hastalık olarak nitelendirilebilir. DNA’yı meydana getiren dört kimyasal A,G,C,T uzun dizilimler meydana getirmektedir. Bu dizilimlerde bir harfin yerinin değişmesi veya yokluğu kişide normal içinde bir kısım farklılıklara yol açabilmektedir. CRİSPR teknolojisi altı milyarlık bu dizi içinde söz konusu yanlış hafi bulmak, kesmek, gerekiyorsa yerine düzeltilmişini yerleştirme teknolojisidir. İnsanın gen haritası (GENOMU) 2001 yılında ABD Başkanı Obama’nın üç milyar dolarlık yatırım desteği ile çıkarılmıştır. Bu çalışmadan yararlanarak bilim insanları çeşitli hastalıklara yol açan yaklaşık dört bin DNA mutasyonunu (bozulmasını/ hatasını) belirlemiştir. Bu normal dışı dizilişin neden olduğu ve çoğu kez özür veya ‘hastalık’ olarak nitelediğimiz bazı durumlarda, ‘ilaçla’ dışardan müdahalelerle bu genin işlevini sağlamak mümkün olmaktadır. Ancak ilaçların kişilere farklı etkileri nedeni ile çoğu kez bir ilaç tüm insanların bu hastalığında etkin olamamakta, her gen dizilim yanlışı (mutasyon) ilaç ile düzeltilememektedir. Bu durumda o genin doğrudan kendisinin onarılması daha etkili sonuç verebilmektedir. Bu süreçte ilginç olan, bu onarım işlemlerinde 2019 yılının sonlarından beri tüm dünyayı alt üst eden korona virüsü gibi virüslerin araç olarak kullanılmış olmasıdır. Bu aşamada tüm dünya, 2020 yılını Covid-19 yılı olarak anacak herhalde. Çin’in bir kentinde bir kısım hayvanlardan bulaştığı tahmin edilen bu salgında “virüs” adı, yaşamımızı medya ve bilim insanlarına kilitledi. Doudna, CRIPS çalışmalarında bir tür araç olarak kullandığı virüsleri, anlaşılır bir dille tarif etmektedir: “Virüsler tasarımı gereği ölümcüldür. Milyarca yıl değişim (evrim) geçirip bakterilere amansız bir verimlilikle bulaşır hale gelmişlerdir. Tüm virüsler (fajlar) sağlam bir protein dış katmanından oluşur. Bu katmanın görevi hepsi virüs genomunu koruyacak ve genetik malzemeyi bakteri hücrelerine etkili şekilde aktarmak için en uygun şekle kavuşmuştur. Virüslerin iş görme usulleri, tıpkı göründükleri gibi çeşitli ama kesinlikle etkili ve merhametsizdir… Asalak tarzda virüs genomu konakçının genomuna sinsice yerleşir; (gerekirse) nesiller boyu burada gömülü kalıp harekete geçmek için en doğru anı bekler. Bunun aksine enfeksiyon tarzında virüs genomu derhal konağının kaynaklarına hükmetmeye başlar; bakterinin kendi proteinleri yerine virüs proteinleri üretmesini ve virüs genomunun defalarca kopyalanmasını sağlar, ta ki yapıştığı hücre artan basınç sonucu şiddetle yarılıp komşu hücrelere bulaşacak taze virüsleri etrafa saçana dek. Bu hücre istilası, kaynak hırsızlığı, kopyalama ve yayılma döngüsü sayesinde virüs birkaç saat içinde koca bir bakteri popülasyonunu yer yüzünde silebilir”

Sanırım bir yıla yakın bir süredir farklı medya kanallarından, değişik daldaki tıp uzmanlarından ve sağlık yöneticilerindendinlediğimiz açıklamalar biraz daha netlik kazanıyor. Yazarın dili ile özetlemek gerekirse: “Virüsler her tip hücreye inanılmaz etkili biçimde sızacak şekilde evrimleşmişlerdir. Yaşam var olduğu müddetçe tüm alemlerden organizmalar (bakteriler, bitkiler, hayvanlar vs.) asalak virüslerle mücadele etmek zorunda kalacaktır. Bu asalakların yegâne hedefi hücrelere tutunmak, kendi DNA’larını bu hücrelerin içine sokmak, hücreleri oyuna getirip daha fazla virüs kopyası üretmelerini sağlamaktır.” Bunun 2020 yılı için günlük hayatımızdaki adı: COVİD 19.

Kitabı başka açılardan da tahlil etmek mümkündür. Bu aşamada CRIPS teknolojisine giderken yaşananları ve aşamaları dikkate alarak ABD gibi kapitalist bir ülkede bilimsel çalışmaları/araştırmaların seyrine de değinmek isterim. Kitap yaklaşık yedi yıllık bir araştırma/çalışma sürecini nakletmektedir. Yazar bilim alanında çalışanları tanımlarken, “Araştırmacıların yakıtı maceraperestliktir, meraktır, içgüdüdür, cesarettir.” sıfatlarını kullanmaktadır. Bu alanda genellikle yüksek lisans ve doktora ve sonrası düzeyinde öğrenim görenlerin iş görüşmelerine çağrılmaları, çoğu kez gelenlere çalışmak istedikleri alanları sorulmakta ve getirdikleri projeleri, hipotezleri incelenerek hemen karar verilmesi, işe alınmaları çalışmaların doğasındaki düşünme ve eylemsel hız bir gereği olarak yorumlanabilir. Hipotez, titiz bilimsel çalışmaların ilk adımıdır. Hipotezin, sınanma sürecinde, kurama giden yolda onlarca hatta yüzlerce deneyle kanıtlamaya ya da çürütülmesini sağlayan verilerin toplanması esastır. Araştırmacılar çalışmaların gerektiği yerde/yerlerde, gereken coğrafyalarda veya laboratuvarlarda yaşamlarını sürdürürken çocuk, aile, mutfak, spor işlerini de ihmal etmiyorlar. Ancak çocuğun altını değiştirirken, tavada patlıcan kızartırken, parkta koşarken zihnen laboratuvardaki son sınamanın sonuçlarını anlamaya, yorumlamaya, yeni deneyleri tasarlamaya odaklanıyorlar. Hayatlarını bilime vakfetmişler ancak yaşamı da ıskalamıyorlar; “hem çocuk doğururum hem kariyer yaparım” deyişinde yaşamaktadırlar, ama esas davaları kesintisiz olarak doğanın sorularına cevap aramak biçiminde tanımlanabilir.

Yazar bilim alanında çalışanları tanımlarken, “Araştırmacıların yakıtı maceraperestliktir, meraktır, içgüdüdür, cesarettir.” sıfatlarını kullanmaktadır.

Liberal ekonominin desteklediği araştırmaların hızı ve titizliği nefes kesicidir. Hemen her araştırmayı ya bir şirket, kurum desteklemekte veya araştırmacılar kendi araştırmaları için özel şirketler kurmaktadırlar. Araştırmacılar, araştırma sonuçlarını hemen güvenirliği yüksek mesleki bilimsel dergilerde yayınlamakla ulaşılan son bulgunun kendine ait olduğunu beyan etmekte, böylece bu yayınlar yoluyla herkes başka veya benzer araştırmalardan, ulaşılan sonuçlardan haberdar olmaktadır; bu paylaşım bilimin özel sahipliği ile evrenselliğini çakıştıran bir yapı oluşturmaktadır. Araştırmaların ürünü olarak yayınlanan her makale, bilimsel alanın yapbozunda bütüne giden bir parçanın yerleşmesini sağlamaktadır. Zaman zaman bazı alanlarda ve konularda iş birliği girişimleri görülmekle birlikte, rekabet ve kazanç esas güdüleyici unsur olarak bilimin temelinde yer almaktadır.

Yazar, Kitabın Yedinci Bölüm başlığını “Hesaplaşma” olarak belirlemiş. Bu bölümde CRISPR tekniği ile insan embriyosunda genleri düzenlemenin muhtemel tekniklerini açıklıyor, özellikle “tohum hattının düzenlenmesi” yönteminin olası kullanımları ile ilgili kestirimlerini, kaygılarını vurgulamaya yönelirken bölümün başlığını “Hesaplaşma” olarak belirlemesi uygun olmuştur. Tohum hattının düzenlenmesi, yumurta ve spermin deney tüpünde döllenmesi ve ardından CRISPR vasıtasıyla embriyoda öngörülen gen düzenlemelerinin yapılarak anne rahmine yerleştirilmesi sürecidir. Böylece ilk kez yaşayanların değil, gelecekteki insanların bir kısım özelliklerinin değiştirilmesi, var olanın üzerine yeni kodların yazılması gibi zihinleri ve geçerli değer yargılarını altüst eden bir işleme yönelmektedir insanoğlu. Yazarın kaygılı ve haklı sorusu şu: “bu tekniğin ne zaman nasıl kullanılacağı?” Bu süreçteki kaygı günümüzden önceleri bir kısım uygulamalarda da yaşanmıştı. Hitler’in Saf Alman Irkı yaratma hayalleri, hatta hayalden de öte girişimleri, bu kaygıları haklı çıkaracak ilk örneklerden biriolarak anımsanabilir. Yazarın “CRİSPR tekniği ile doğum hattının düzenleme uygulamasına ilgili kararları toplum vermelidir” yargısına katılmamak mümkün değil. Ancak bu beklentinin cevabını da gene yazar kendisi veriyor: “Yalnızca bilgili bir toplum bu tür kararları bilgece verebilir.” İşte benim bu kitabı sınırlı boyutta “tahlil” hatta bir boyutta “tanıtmaya” yönelik girişimimin altında yatan itici duygu ve düşünce bu: Toplumumuzu bu bilgilerden haberdar etmemiz gerekir, daha geliştirici bir deyişle bu bilimsel gelişmeleri toplumumuza kazandırmamız, bunlar üzerinde düşünsel alanlar ve bariyerler oluşturacak güce ulaştırmamız gerekmektedir. Çünkü toplum, anlayamadığı teknolojiler hakkında karar alamaz, bilimin cahili olmak, toplumun söz söylemek konumunda olduğu demokrasilerde bireyi ve grupları susmak, uymak, itaat etmek konumunda bırakır. Ulusal hayallerimiz bütünüyle teknolojiye bağımlı olmamalıdır; ülkemiz, milletimiz için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, “ahlaki temelleri neyin tehdit ettiğini tasarlamak, düşünmek bilimin değil, demokrasinin görevidir.”

Kitapta Sekizinci Bölümün başlığını, Bizi Neler Bekliyor? Sorusu oluşturmuş. Haklı ve tüm dünya insanlığının birlikte cevaplaması gereken bir soru. Tohum hattı düzenleme uygulamaları laboratuvar ortamında insan embriyoları üzerinde sınandığına göre, bu tekniğin klinik ortamlarda denemesinin an meselesi olduğu söylenebilir. Dünyanın bir yerlerinde olasıdır ki Çin’de ya da ABD, İtalya vs, sınamalar bir üst aşamada uygulama olarak denenmektedir demek, o kadar hayali bir kestirim değil. Ülkelerin gizli servisleri CRISPR gibi kimyasal veya biyolojik malzemelerin “ikili kullanım” (hem barış hem savaş) stratejilerini geliştirmektedirler. Zaten küresel ekonomide bu tür bilgilerin elden ele geçmesi çok zor bir durum değildir. Bu durumda ulus olarak uygulamaları karşılayacak güvenlik, etik ve hukuki/yasal düzenlemeler için öne geçmemiz gerekiyor. Bu öncelikte önderlik için milli şuur bir hareket noktası olabilir. CRISPR toplumumuzun eğitim, sağlık, adalet, ekonomi, sosyal yaşamını nasıl etkileyecek, ön tedbirlerimiz neler olacaktır?

Yazar, Kitabın sonundaki Başlangıç bölümünde “başa” dönerek, “insanların kendi emellerini mi kontrol edeceğini yoksa emelleri tarafından mı kontrol edileceklerini dayatmaksızın tartışm aile seçmek zorunda olduklarını hatırlatmaktadır. Bilimin dünyayı tanımamıza, iyileştirmemize katkı sağladığına ilişkin yerleşik duygumuzu, kuşku alanımıza almaktan sakınmamızı öneren yazar, “bilimin araştırmacılar arasındaki kadar bilim insanları ile halk arasında da serbestçe dolaşımını, akışını sağlamak gerekir.” diyor. Bu amaçla halkın bedava verilen “çevrimiçi” özel derslere yönelmesini, her yaştan yurttaşın öğrenci olmasını, gelişmesini sağlamak milli bir dava olarak görülmelidir. Eğitim kurumları öğrencilerin bilgiyi edinme biçimlerini, kendi bilgilerini toplumsal ve ulusal sorunlara nasıl uygulayabileceklerini yeniden gözden geçirmelidir. Her yönüyle hızla değişen dünyada Türk Milleti olarak varlığımızı sürdürmek ve daha üst düzeyde gelişmeler için uyum değil, “uyuşum” tasarımları geliştirerek, bu tasarımlara ilişkin eylem planları etrafında Milli Şuur’un güncel örgütlenme biçimleri ile milletin varlığına gönül koymamız gerekir.

Jennifer A. Daudna ve Samuel H. Sternberg’in Yaratılıştaki Çatlak kitabını sizlerle paylaşmaya çalıştım. Bu çalışmanın bir “kitap tahlili” mi yoksa tanıtımı mı olduğunun kararını size bırakıyorum. GDO’lu, hormonlu bir dünyada yaşarken, CRIPSR teknolojisinin insanlığı, dünyayı, memleketimizi nerelere götürebileceğini dayatmaksızın tartışma ortamında paylaşmak üzere, öncelikle kitabı okumuş olarak yeniden birlikte olabileceğimizi düşünüyorum. Yakın gelecekte İnşallah.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz