Ana Sayfa Milli Şuur 46. Sayı YENİ İFSAD PROJESİ DEİZM TEHLİKESİ…

YENİ İFSAD PROJESİ DEİZM TEHLİKESİ…

Tanzimat’tan bu yana ülkemizdeki Batıcı bazı sözde aydınlar İslam âleminin ilerleyebilmesi için İslam’ın da tıpkı Hristiyanlık gibi reforme edilmesini, adını öyle koymasalar da deist bir din anlayışının hâkim kılınmasını savunmuşlardır.

88
0

Nedense ateş bacayı sarıp haneleri tutuşturduktan sonra tehlikenin farkına varmak bizlerde adet olmuş maalesef… Son günlerde sıkça konuşulmaya başlanan bir kısım imam hatip lisesi öğrencisinin hatta ilahiyat fakültesi öğrencisinin “deizm” denilen sapkın bir inanca yönelmeye başladığı haberleri çok ciddi bir tehlikenin hatta büyük bir facianın habercisidir. Resmî istatiksel veriler, uzun süreden beri ülkemizdeki Müslümanların oranının %99 olduğunu gösteriyor ve biz de hep böyle ifade ediyorduk. Ancak 2017 yılında Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı Araştırması üst başlığı ile MAK Danışmanlık tarafından bir kamuoyu araştırması yapılmıştır.

Bu araştırmada; “Allah’ın varlığına ve birliğine bizi yaratıp yaşattığına inanıyor musunuz?” sorusuna yaklaşık % 4 oranında “hayır” cevabının verildiğini, bu soruya, “Evet, Allah’ın bizi yarattığına inanıyorum ama her şeye karıştığını düşünmüyorum.” diyen literal anlamda deist düşünceye sahip olanların oranının ise % 6 olduğu görülüyor. Bu sonuç bize şimdiye kadar söylenen % 99 oranın maalesef % 90’lara gerilediğini çok net bir şekilde göstermektedir. Ancak sahih bir inançla inananların oranının daha aşağılarda olduğu araştırmanın devamındaki bilgilerde dikkati çekmektedir.

Deistler, Allah’ın (yaratıcının) varlığını kabul etmekle birlikte O’nun artık âleme karışmadığını tasavvur ederler. Böyle bir varlığın âlemde tesirleri gözlenen veya tezahür eden hikmet ve inayetinin bulunmadığına inanır, âhireti inkâr eder, bütün itikat esaslarını reddeder ve Allah’ın insanla irtibatının olamayacağına inanırlar.

Bu araştırmada “Meleklere inanıyor musunuz?” sorusuna “Evet, meleklere inanıyorum.” diyenler % 75, “Kur’an-ı Kerim ve diğer kitapların vahiyle geldiğine inanıyor musunuz?” sorusuna “Evet, inanıyorum.” diyenlerin % 76 olduğu ifade edilmektedir.1 Bu tablo deist olmaya hazır buna ilaveten %14-15’lik bir kitlenin daha varlığını göstermektedir. Bu durum özellikle gençler arasında din karşıtı akımların dikkate değer bir artış kaydettiğini gösteriyor. Zaten etrafa şöyle bir göz attığımızda bilhassa genç kuşakların İslami-ahlaki değerler sistemine karşı ilgisiz hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Nedir bu “deizm” denilen sapkın inanç? Nereden çıktı? Bugün habis bir ur gibi insanımızı, neslimizi tehdit eden bu illet bize nereden, nasıl bulaştı? Buna kimler, neden çanak tuttu? Nasıl katkı sundu? Bütün bunlar bu hususta teşhisin konması ve tedavinin bulunması için cevabı mutlaka bulunması gereken sorulardır.

Deizm, Tanrı’nın varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul etmekle birlikte akla dayalı bir din anlayışı çerçevesinde nübüvveti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefî ekolün adıdır.2 Bir başka tanımda deizm şöyle açıklanmaktadır: Her türlü vahyi, risâleti, mucizeyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allah’ı, dini inkâr ederek sadece akıl ile idrak edilen bir Yaratıcıyı (Tanrıyı) kabul eden anlayıştır. Bir başka ifadeyle Allah’ın âlemin mimarı olduğunu, âlemi düzenleyip tanzim ettiğini, ona şekil verdiğini, onu harekete geçirdiğini, fakat artık âleme karışmadığını tasavvur eden bir anlayıştır.3 Yani amiyane tabiriyle (hâşâ) evreni yaratmış, düzenini kurmuş, artık etliye sütlüye karışmayan, emekliye ayrılmış, köşesine çekilmiş bir tanrı inancıdır diyebiliriz.

Deistler, Allah’ın (yaratıcının) varlığını kabul etmekle birlikte O’nun artık âleme karışmadığını tasavvur ederler. Böyle bir varlığın âlemde tesirleri gözlenen veya tezahür eden hikmet ve inayetinin bulunmadığına inanır, âhireti inkâr eder, bütün itikat esaslarını reddeder ve Allah’ın insanla irtibatının olamayacağına inanırlar. Bununla birlikte İngiliz deizminin babası olarak kabul edilen Cherbury’li Lord Herbert (ö. 1648), Tanrı’ya ve âhiret hayatına inanmakla birlikte kutsal metinlerin doğruluğu konusunda ciddi kuşkular beslemiş, din adamlığı kurumunu şiddetle eleştirmiş, ayrıca evrensel gerçekleri kavramaya aklın yeteceğini savunmuştur.4

İncil’in ve Hristiyanlığın tahrif edilmesi üzerine Avrupa toplumunun da pagan kültürüyle bütünleşmesi neticesinde Hristiyanlar hızla irrasyonalizme yönelmişlerdir. Dünya-ahiret dengesinin kurulamaması, üçlü tanrı inancı, Hz. İsa’ya karşı sevgide aşırılık ve onun peygamberlikten (hâşâ) ilah (Allah’ın oğlu) konumuna yüceltilmesi, asli suç, kiliselerin tanrının bedeni olduğuna inanılması, ruhban sınıfına adeta peygamberlik makamı verilmesi, papazların tarihî süreç içerisinde akla, bilime ve fıtrata aykırı birtakım dinî yorumlar yapmaları ve uygulamaları gibi inanışlar Hıristiyanlığı gönülden ikna olunarak inanılan değil, zoraki inanılan, âdeta sır ve gizem dinine dönüşmüştür. Böyle baskı ve korku ile sürdürülebilen bir dinde papazlar halk üzerinde mutlak bir otorite kurmuşlar ve zamanla bu otorite akıl, özgür irade ve serbest teşebbüs üzerinde dayanılmaz bir baskı kurmuş, ekonomik anlamda da halkın sömürülmesine alet edilmiştir.

Sürekli gelişen deneysel bilgiler ise kilisenin asırlardan beri dejenere ettiği, baskıcı ve totaliter bir mahiyet kazandırdığı inançları sarsmış, bunun doğal bir sonucu olarak da insanlar böylesi bir dinden uzaklaşmaya başlamışlardır. Böylece Avrupa’da Ortaçağ’ın fikir ve inanç ikliminden Yeniçağ’a girerken Hristiyanlığın yaşadığı teolojik bunalım ve Batı medeniyetine ait tarihî şartlara bir itiraz mahiyetinde deizm ortaya çıkmıştır. Onun doğuşu ve yükselişi ile Batı dünyasında akılcılığın yükselişi arasında bir paralellik vardır.

İncil’in tahrif olmasıyla Batı’da vahyin sıhhati konusunda gelişen bu şüpheci ve inkâr tavrı akla mutlak güven psikolojisini doğurmuştur. Buna karşılık, İslâm âlimleri ya ilâhî vahiyle aklıselimin tam anlamıyla uyuştuğunu yahut vahyin aklın ötesinde boyutlara da sahip olduğunu, akla ufuk açıcı niteliği olduğunu vurgulamışlardır.

İslâm inancının temelinde Allah, âlem ve insan münasebetlerinin asla kopmayacağına veya zayıflamayacağına inanmak vardır. Esasen İslâm inanç ilkelerine göre; ilmi, hikmeti ve lütfuyla Allah âleme her an müdahale eden olmuş, olacak her şeyi bilen ve yaratan yüce bir varlıktır. İnsanlar bu yüce varlığa dua ile isteklerde bulunup lütuf ve yardımını talep edebilir ve Allah’a iletmek istedikleri her dilek mutlaka yerini bulur. Allah belli zamanlarda seçip gönderdiği peygamberlerine vahiyle insanların uyması gereken kulluk görevleri ve toplumsal kanunlarını bildirerek âleme ve insana müdahalesini açık bir şekilde göstermiştir. Allah ve insan arasında bu şekilde bir iletişimin olduğuna inanmak İslâm’ın temel umdelerindendir.

Ayrıca Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu, lafız ve mâna bakımından mûcize olduğu, ilâhî koruma altında bulunduğu ve tarihen de bilindiği gibi asla tahrif edilmemiş ve edilemeyecek olduğu hususu Müslümanların ortak inancıdır. Bu, Batılıların iddia ettiği gibi Müslümanların zannı değil ilmen de ispatı olan bir gerçektir. Tüm dünya Müslümanlarının ellerinde bir tek Kur’an-ı Kerim vardır ve bu Kur’an elimizde bulunan Hz. Osman dönemine ait olduğu zannedilen en eski Kur’an nüshasıyla tıpa tıp aynıdır. Ayrıca bugüne kadar Batılılar tarafından da didik didik incelenmesine rağmen Kur’an-ı Kerim’de gelişen ilimle çelişen hiçbir bilgiye rastlanamadığı gibi tam aksine ulaşılan bilgiler Kur’an’ı onaylamaktadır. Bu sebeple Batı’daki deist filozofların Yahudi-Hristiyan kutsal metinleri karşısındaki şüpheleri Müslümanlar için şimdiye kadar asla söz konusu olmamıştır.
Peki, durum böyle iken İslam toplumlarındaki inanç zaafları, özellikle yeni yetişen genç nesilde İslam dinine karşı gevşeklik, duyarsızlık hatta mesafeli duruş neden, nasıl gelişti? Hangi gelişmeler, olaylar, fikirler buna buna sebep oldu?

Deizmin ülkemizdeki zemin bulma sürecinin iki farklı boyutta geliştiğini görmekteyiz. Birincisi; ankette de tespit edildiği üzere Allah’a inanıp Allah’ın her şeye karıştığını düşünmediğini söyleyerek deist bir inanış içerisinde olduğunu açıkça söyleyen kesimdir. Diğeri de tıpkı İngiliz deizminde olduğu gibi dini, ahireti reddetmeyen ancak Allah’ın ilim ve irade gibi sıfatlarına dolaylı tevillerle şüpheyle yaklaşan artık âleme karışmadığını tasavvur eden, Müslüman olduğunu söyleyen ama dine ve hayata dair her şeye Batılı ve deist bir kafa yapısıyla bakan tiplerdir.

Bu bilgiler ışığında konumuzu kısaca şöyle özetleyebiliriz: Deizm, tahrif edilmiş kutsal metinlerin gelişen bilimle çelişkiye düşmesi neticesinde Hristiyanlığın insanları tatmin edecek bir din olmadığının anlaşılmaya başlamasıyla ortaya çıkmış, İslam’ın bilinmemesiyle Müslümanlar arasında yayılma fırsatını yakalamıştır.

“küresel emperyalist güçlerin destek ve himayeleriyle oluşturulan DAEŞ, BOKO HARAM gibi şiddeti ve yasakları öne çıkaran, insana hiçbir özgürlük tanımayan örgütlerin uygulamaları da din karşıtı propagandaların etkisini artırmıştır.”

Irkçı emperyalistler tüm dünya çapında tükenmek bilmeyen bir hırsla kurmuş oldukları sömürü düzenin önünde en büyük engel olarak İslam’ı görmektedirler. Bu yüzden Hristiyanlığın modern hayatın gereklerine göre yeniden dizayn edilmesi kendilerine yetmemiş, Müslümanların da Allah inancının dünya ile alakasını kesmek suretiyle ilahi müdahaleye kapalı bir dünya anlayışına sapmalarını elzem görmüşlerdir. Bu münasebetle misyonerler ve deistler bu küresel güçler tarafından desteklenmekte, hiçbir dönem olmadığı kadar birlikte yoğun bir şekilde çalışmaktadırlar. Onlara göre sömürünün sürdürülebilmesi için Müslümanlar sekülerleşmeli, inançları da Allah’ı everenin düzeni ve dünyaya karıştırmayan deizm olmalı, İslam dini bu düşünceye hizmet edecek şekilde yeniden yorumlanmalıdır. Bilginin küreselleşmesi ve internetin yayılmasıyla kurdukları web siteleri ve diğer sosyal medya kanalları ile dünya çapında faaliyet yürütmektedirler. Söz konusu bu sitelerde gençler İslam ve değerleriyle ilgili yoğun eleştirilere çok rahat ulaşıp tatmin edici cevapları ya bulamamakta ya da bulma ihtiyacı bile duymamaktadırlar.

Bu küresel güçler ve yerli işbirlikçileri diğer dinler gibi İslam’ın da bilim ile çatıştığını, akla aykırı ilkeler barındırdığını, insana özgürlük tanımadığını, dünyayı ihmal ettiğini İslam dünyasının bundan dolayı geri kaldığını iddia ederek din karşıtı görüşleri ileri sürmektedirler. Bu bağlamda Tanzimat’tan bu yana ülkemizdeki Batıcı bazı sözde aydınlar İslam âleminin ilerleyebilmesi için İslam’ın da tıpkı Hristiyanlık gibi reforme edilmesini, adını öyle koymasalar da deist bir din anlayışının hâkim kılınmasını savunmuşlardır. Günümüzde bu küresel emperyalist güçlerin destek ve himayeleriyle oluşturulan DAEŞ, BOKO HARAM gibi şiddeti ve yasakları öne çıkaran, insana hiçbir özgürlük tanımayan örgütlerin uygulamaları da din karşıtı propagandaların etkisini artırmıştır.

Aslında bu süreç ilk olarak Müslümanların onları toparlayacak, birlik ve bütünlüklerini sağlayacak bir halifeden mahrum bırakılıp sahipsiz ve darmadağın hale getirilmesiyle başlamıştır. Bu durum Müslümanların dünyayı sömüren ırkçı emperyalistlere karşı tutumlarını etkilemiş; kimisini güce teslim olup “öğretilmiş tembellik” psikolojisine düşürerek kabuğuna çekilmesine, kimisini de onların etkilerine açık hale getirip yozlaşmasına ve değerlerinden kopmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla modasından, hukuk sistemlerine, sinemasından müziğine, edebiyatından, eğitim sistemine, sosyal hayatın tüm yönlerine kadar Batı kültürüne ait değerler Müslümanlar arasında yavaş yavaş kabul görmeye başlamış, bunun neticesinde bizde ortaya çıkan sosyal, siyasi ve itikadi problemler tarihi süreçte onların yaşadıklarıyla özdeşleştirilerek bize de sirayet ettirilmiştir. Sonuçta Müslüman olduğunu söyleyen ama dine ve hayata dair her şeye Batılı bir kafa yapısıyla bakan tipler türemiştir.

Müslüman ülkeler sanayileşmeye ve teknolojik kalkınmaya hiçbir faydası ve etkisi olmayan sadece konfor sağlayan debdebeli ve şaşaalı yüksek ve lüks binalar, otoyollar, havaalanları vb. birtakım yatırımlar, kredilerle teşvik edilmek suretiyle hem borçlandırılmış hem de gelecekleri ipotek altına alınarak ekonomileri bağımlı hâle getirilmiştir. Bunun sonucunda Müslümanlar dünyevileştirilmiş, bu konforun tadını alan ve artık hiç kaybetmek istemeyen, görüntüde takva sahibi olanlar bile dinin yasakları veya sınırlandırıcı hükümleriyle karşı karşıya kalınca çok rahat bir şekilde bunları göz ardı eder hale gelmişlerdir. Bunlardan bir kısmı “Müslüman güçlü olmalı değil mi, Müslüman her şeyin en iyisine layık değil mi?” gibi gerekçelerin ardına sığınmaya çalışırken daha açık sözlü olanları “Ayeti, hadisi buna karıştırmayın, öyle her şeye din iman penceresinden bakarsan büyüyemezsin, gelişemezsin, güçlenemezsin; yerinde sayar, böyle oturur durursun. Oyunu kurallarına göre oynamalısın. Adamlar bu işi nasıl yapmışlarsa biz de öyle yapmalıyız.” deme cüretini gösterebilmeye başlamışlardır. Bu tavırlar farkında olunmasa da deistçe düşünmek değil midir?

Aklın yolunun vahyin nuruyla aydınlatıldığı takdirde mutlak hakikate ulaşılacağına inanan ve İslami siyaset anlayışını benimseyen bir camiadan “ortak akıl” söylemleriyle ayrılıp “Dine dayalı bir siyaset anlayışını benimsemediklerini, bunun kırmızı çizgileri olduğunu” söyleyerek (aklı vahyin önüne geçirip) yollarına devam eden bir kısım Müslümanlar aslında yaratıcılarını ülkemizi ve dünyayı yönetme işlerine karıştırmama kararı alarak deistçe bir düşünceye saptıklarının belki de halen farkına varamadılar.

Eğitimimiz Fulbright anlaşmasıyla ABD’ye teslim edilerek seküler bir sistem uygulanmış; akılcılık, yeniliklere ve değişime açık olmak fikri yüceltilmiş ve buna hiçbir sınır konulmamış, gençlerimiz popüler kültürün adeta kucağına itilmiştir. Ders müfredatlarının hazırlanmasında “soran, sorgulayan bireyler yetiştirme” amaçlanmış, bunun neticesinde din ve ona ait tüm değerler de sorgulanır hâle getirilmiştir. Dini eğitim veren okullarda da eğitim, bu sistem dâhilinde yürütülmektedir. Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde “mezheplerüstü (herhangi bir mezhebi esas almayan, mezhebi tartışmalara girmeyen) ve dinler açılımlı” anlayış olarak ifade edilebilecek bir yaklaşım benimsenmiştir…”5 Programın Uygulanmasına İlişkin İlke ve Açıklamalar kısmında ise şu ifadeler yer almakta: “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi Öğretim Programı, Anayasamız ile Millî Eğitim Temel Kanunu hükümlerine uygun olarak hazırlanmıştır. Programın uygulanmasında devletimizin laiklik ilkesi daima göz önünde bulundurulacak ve bu ilke titizlikle korunacaktır. Hiçbir şekilde vicdan ve düşünce özgürlüğü zedelenmeyecektir. Öğrenciler dinî uygulamalara zorlanmayacaktır.”6 denilmektedir.

Ehli küfür bu kadar ifsad çalışması yürütürken kendilerine bu çerçevede hizmet edecek elemanları da “İslami” diye anılan yapılanmalar içerisinden dahi maalesef kolayca bulabilmektedirler. Cemaat önderleri ve meşayihten bazıları kendi yapılanmalarına birtakım kıyakların sağlanması karşılığında yıllarca batıl zihniyetlerin siyasi yapılarının peşine sürüklediği; “Biz nefsimizle cihad ediyoruz, bu büyük cihattır.” diye tabiilerini adeta kabuğuna çekip bunca fitne çalışmalarına karşı pasifize ederken ulemamız küfür sistemlerinin ürettikleri sorunlara tabiri caizse İslam’dan yama vurmaya çalışmaktan İslam’dan, Kur’an ve sünnetten çözümler üretmeyi düşünemez hâle gelmişken nasıl bir sonuç beklenebilirdi ki? Buna merhum Mehmed Akif’in;

“Misyonerler gece gündüz çalışırken acaba
Oturup vahy-i ilâhîyi mi bekler ulemâ.”

mısralarından başka diyecek bir söz bulamıyor insan.

  1. http://www.makdanismanlik.org/wp-content/uploads/2017/06/MAK-DANIŞMANLIK-TÜRKİYEDE-TOPLUMUN-DİNE-VE-DİNİ-DEĞERLERE-BAKIŞI-ARAŞTIRMASI.pdf
  2. Bkz. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Deizm” maddesi C.9, S. 109.
  3. http://www.diyanetdergi.com/gundem/item/1530-gunumuzde-deizm-ateizm-ve-nihilizmi-doguran-sebepler
  4. Bkz. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Deizm” maddesi C.9, S. 110.
  5. http://mufredat.meb.gov.tr/ProgramDetay.aspx?PID=318
  6. a.g.k. S. 8

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz