Allah Rasulü (S.A.V), dünya tarihinin en büyük ve en şanlı inkılabını gerçekleştirmiş, her türlü sapkınlığın, zulmün, vahşetin, hukuksuzluğun egemen olduğu dünyayı değiştirmiş, şirk ve küfür gayyasına dalan insanlığa hidayet rehberi olarak eşsiz İslam medeniyetini hâkim kılmıştır. Lakin o aziz peygamberin ümmeti, eşsiz İslam medeniyetinin mensupları, âhir zaman Müslümanları olan bizlere neler oluyor? Neler oluyor ki bu eşsiz medeniyet değerlerimizi bir bir kaybetmeye başlamışız? Şayet aklımızı başımıza almaz, kendimize çekidüzen vermez, aslımıza rücu etmezsek hafazanallah helake doğru bir gidiş söz konusudur.

Medeniyetimizin ve onun değerlerinin düşmanı olan emperyalizme karşı direncimiz nerede kırıldı? Ebû Ümame (r.a)’nin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (S.A.V) “İslam’ın prensipleri bir bir çözülecek (bozulacak). Her prensip bozuldukça insanlar sonrakini bozmaya karar verecekler. (Bozulacak prensiplerin) ilki Allah’ın hükümleri(ni terk etmek), en son bozulacak olan da namazdır.” buyurarak bu direncin kırılış noktasının ne olacağını asırlar öncesinden haber vermektedir.

Saadet asrından sonra İslam coğrafyasında İbni Sebe ile başlayan ifsad ve fitne çalışmaları asırlarca sürdü. Bu ifsad ve fitne hareketleri Müslümanlar arasında pek çok acı olayların yaşanmasına, pek çok sapık fırkaların türemesine de sebep oldu. Ancak İslam âleminin umumuna şamil olacak bir dejenerasyona muvaffak olamamışlardı. Bugün geldiğimiz noktadan geriye doğru bir dönüp baktığımızda toplumsal yozlaşmaların hilafetin ve medeniyetimizin hukuk sisteminin ilgasından sonra ne kadar hızlı geliştiği, toplumumuz insanının büyük ekseriyetinin namazı terk noktasında olduğu apaçık bir şekilde görülmektedir. Merhum Arif Nihat Asya’nın dediği gibi; “Bize bir nazar oldu / Cumamız pazar oldu / Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.”

İbni Sebe ile başlayan ifsad ve fitne çalışmaları asırlarca sürdü. Bu ifsad ve fitne hareketleri Müslümanlar arasında pek çok acı olayların yaşanmasına, pek çok sapık fırkaların türemesine de sebep oldu.

Eğitim sistemimiz Fulbright vb. anlaşmalarla Batı’ya teslim edildi. İçimiz, dışımız Batı ile doldu taştı. Şu giydiklerimize bir bakın! Ceket (jaquette), pantolon (pantalon), kışın palto (paletot), pardesü (pardessus), T-short, kravat (cravate), iskarpin (escarpine). İç çamaşırlarımıza kadar Batılılaşmışız; atlet, külot, vs… Evlerimizin mefruşatı; Büfe (Buffet), Vitrin (Vitrine), Gardrop (Garde Robe), Kanape (Canape)… Sonra zihinlerimiz, kafalarımız işgal edildi ve kafalarımızın içi çıfıt çarşısına dönüştü. Kimimiz, Rabbimizin bize verdiği “Müslüman” sıfatını kullanmaktan imtina eder oldu; kendisine liberal, demokrat, muhafazakâr, sosyal demokrat, hümanist, feminist vb. sıfatları daha yakışır bulmaya başladı. Kimimiz ekonomik, siyasi, sosyal, hukuki meselelerine Batı’nın sistemlerine, kurumlarının merhametine sığınıp çözüm aramaya başladı. Birçoğunun kalbine dolar, euro taht kurdu. Hele dindar kadınlarımıza bir haller oldu. Bazı Müslüman kadınlar erkek rolüne talip oldular. Gezip tozmak istiyor. Gezip tozarken kocasından izin alma veya hesap verme ihtiyacı duymuyorlar. Evlerinde sohbet etmek yerine kafe veya umuma açık benzer mekânlarda buluşuyorlar. Cep telefonlarında, sosyal medyada kimlerle neler paylaştıklarını “benim özel alanım, kocam kurcalayamaz” triplerine girerek ailenin temeli olan güven duygusunu yıkıyorlar. Velhasıl, üzerimizde Müslüman’ın alâmetifârikasından fazla bir şey kalmadı.

Dindarlık algımız değişti, fıkıhsız ve ölçüsüz bir dindarlık algısı oluşturuldu. Dindar kisvesi altında öyle tipler türedi ki bunlar, faizin haram olduğuna inanır ama sahip olduğu her şeyi (ev, araba vs.) krediyle alır. Kul hakkı yer ama (günahtır diye) sol elle yemek yemez. Zina eder, cünüp gezmez. Oruç tutmaz ama bayram eder. On bir ay içer, ramazanda içmez. Teravih ve bayram namazlarını kılar, beş vakit farzı kılmaz. İbadetlerin kulluğumuzun bir gereği olduğuna inanır ama hacca, umreye kredi çekerek gider, kurbanı kredi kartına taksitle alır. Kumarın haram olduğuna inanır ama Milli Piyango çeker, Toto-Loto oynar, şansının yaver gitmesi ve çıkması için de bunları haram kılan Allah’tan yardım ister. Camilerin boş olduğundan şikâyet eder, kendisi camiye gitmez. Sözde Allah’ın (c.c) kulu olduğunu söyler ama aslında daha çok sahip olduğu dünyalıklara, lüks ve konforlu evlere, villalara, arabalara, yazlıklara vs. kulluk eder.

Dünyanın fani, boş olduğunu bilir ve söyler ama menfaati için çevirmediği dalavere, dümen kalmaz. Tesettürün Kur’an ve sünnetle sabit bir farz olduğunu bilir ama sadece türbelerde, cenazelerde, ölülerin yanında örtünür, dirilerin yanında pervasızca açılır. Sünnetinde çalgı çengi, askere giderken çalgı çengi, düğününde çalgı çengi ama ölünce Kur’an okutur. Ölüsüne okuttuğu Kur’an’ın ölçülerine göre hayat yaşamak aklına dahi gelmez. Kur’an’ın kabını belden aşağı tutmaz, ama hükümlerini ayakları altına alır.

ABD’nin emperyalist olduğunu söyler ama ABD ile dost olunmadan iktidar olunamayacağına inanır. AB’nin Hristiyan (haçlı) birliği olduğunu söyler, AB’ye girmek için can atar. Müslümanların kardeş olduğuna inanır ama İslam Birliği’nin kurulamayacağını, bunun ham hayal olduğunu iddia eder. Sözde ABD ve İsrail’e sıkı hasımdır, İsrail mallarını boykot kampanyaları başlatır ama orucunu Coca Cola ile açar, tutkunu olduğu marka ve ürünleri en başta kendisi alır.

Hristiyan’a, Yahudi’ye, kâfirlere karşı son derece hoşgörülüdür hatta onların karşısında aşağılık duygusuna kapılmış bir eziktir. Ama sırat-ı müstakim üzere olan mümin kardeşine karşı kendi meşrebinden, cemaatinden, siyasi görüşünden olmadığı için son derece kaba, katı ve tahammülsüzdür.

Tefrikanın çok kötü ve haram olduğunu bilir ama hak davada ya tefrika çıkartmaya çalışır ya da tefrika çıkartanlara çanak tutar.

Helal kazancın önemli olduğuna inanır ama ticarette kolay kazanmanın peşindedir, kapitalizmin kurallarına uymak vazgeçilmez prensibidir ve ballı ihalelerin sıkı takipçisidir. Helalinden yiyip içmenin şart olduğunu bilir ama yediklerinin içtiklerinin muhtevasındaki katkı ve karışımları önemsemez.

Dünya malı ve evlatların birer imtihan olduğuna inanır ama malını Allah yolunda infak etmekten kaçınır, evlatlarının dünya ikballerini ahiret ikballerinin önünde tutar. Allah için infakın ve sadakanın çok mühim olduğunu bilir ama sadece reklam olacak yerlere verir. Yani avami tabiriyle; “Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemez.”

Günahları pervasızca işler, tevbe etmeden Allah’ın kendisini affedeceğine inanır. Nefsin zaaflarına esir olmanın kötülüklerini bilir ama nefsini terbiyeye yanaşmaz. Şeytanın düşman olduğunu bilir ama ipinin ucunu şeytana teslim etmiştir. Cennete, cehenneme inanır ama cehennemden koruyacak, cennete kavuşturacak ameller işlemez.

Ninesinin, annesinin tesettürüyle, dedesinin veya babasının âlim, evliya vb. olduğuyla övünür ama kendi çocuklarının giydiği “kefen bezine mahrem.” Hz. Hatice’yi, Hz. Fatıma’yı, Haz Aişe’yi (r.ahm) çok sevdiğini söyler ama kadın erkek ilişkilerinde ve ailevi konularda sıkı bir feministtir.

Dini yaşamayı belirli günlere has festivaller düzenlemekten ibaret sanan, kendisinden güçlü olana dalkavukluk eden ama zayıf olan gerçek dindarları güç odakları namına ezme, yok etme çabasına girmeyi marifet sanan sahte dindarlar türetildi.

Cihadın elzem olduğunu söyler ama sadece edebiyatını yapmakla yetinir. Memleketin içinde bulunduğu sıkıntılı durumlardan ve toplumun gittikçe yozlaşmasından şikâyetlenir; Allah’a “Yâ Rabbi başımıza bir sahip gönder!” diye yalvarır ama bu sıkıntılara ve yozlaşmaların sebebi hatta faili olan siyonist, ırkçı emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin peşine düşer. Ehli küfre karşı mücadele etmek ve hak nizamı tesis etmek lazım geldiğini bilir ama bu mücadeleyi kendisi yapmaktan kaçınır, başkalarından mücadele etmesini bekler.

Allah’ın “ilahi adaletine” -mahşerde, ahirette adil olduğuna- inanır ama dünyadaki adaleti, İslam ahkâmı, işine gelmez ve ona uymaz. Kur’an ve sünnetin İslam’ın en temel kaynakları olduğunu bilir ama kendi liderinin, şeyhinin, meşrebinin söylemlerini ve eylemlerini onlardan önde tutar. İslami ilimlerden (başta Kur’an okumak, Arapça, tefsir, hadis, fıkıh, akaid, kelam vb.) bihaberdir lakin din konusu açılınca en çok o ahkâm keser. İslam’ın kolaylık dini olduğunu söyleyerek dinin ahkâmını işine geldiğine göre sulandırmaya kalkışır. İslam’ın akla mantığa en uygun din olduğunu söyler, ama kendi kıt aklına uymayan hususlara gelince ya inkâr eder ya da “Hz. Peygamber günümüzde yaşasaydı öyle değil, şöyle yapardı” diye Allah Resulünü kendi sığ ve sapkın düşüncesine göre konuşturmaya kalkışır.

Allah’ın rahmetinin, merhametinin ve kudretinin tüm kâinatı kuşattığını bilir ve inanır ama İslam coğrafyasının ve mazlumların kurtuluşunu ırkçı emperyalizmin (BM, AB, NATO vb.) kurum ve kuruluşlarının himayesinde ve merhametinde arar. Dindar olduğunu söyler ama hayata gayrimüslim penceresinden bakarlar.

Velhasıl dindarlık kavramının da içi boşaltıldı. Dini yaşamayı belirli günlere has festivaller düzenlemekten ibaret sanan, kendisinden güçlü olana dalkavukluk eden ama zayıf olan gerçek dindarları güç odakları namına ezme, yok etme çabasına girmeyi marifet sanan sahte dindarlar türetildi.

Merhum Aliya İzzet Begoviç’in İslam Deklarasyonu’nda ifade ettiği gibi, bu tip insanların en belirgin özellikleri korkudur. Hayat için korku, mal için korku, makam ve mevki için korku… Bunlar, hakkı hâkim kılma mücadelesi yürüten sadıklara ayak bağı teşkil eden, İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürenlerdir.

Rabbimiz encamımızı hayreyleye…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz