Hayatını inşa ederken hayatına söz geçiremeyenler ve hayat ırmağında nesne olarak çer çöp olanlar, hayatlarını sırtına alarak bu yükün altında ezilenler “sürünenler”dir. Zira pasif nesne olmanın sonucu budur.
Hayatını inşa ederken hayat ırmağında pasif nesne değil, aktif özne olabilen, şahıs değil “şahsiyet” olabilenler, hayatın sırtına binerek yaşama anlam katanlar ve yaşama sevincini elde edenler “yürüyenler”dir. Çünkü aktif özne olanlar, geçmişlerini kritik ederek yaşadıkları anın hakkını verirler, buna bir anlam katarlar ve gelecekle ilgili projeksiyonlarını-planlarını dizayn ederler. Bütün bu yaptıkları ve yapmayı tasarladıkları şeyleri bilirler, tanırlar ve eşyanın doğasına uygun tarzda tanımlama yaparlar.
İnsanı hayvandan ayıran en önemli özellik yaptığı işi tanımlaması ve buna bir anlam katmasıdır. Tavuk, yaptığı yumurtayı tanımlayamaz, arı yaptığı balı tanımlayamaz, koyun verdiği sütü tanımlayamaz. Ancak insan, tüm yaptıklarını tanımlayabildiği gibi gelecekte yapmayı düşündüğü şeyleri de tanımlayabilir.
İnsan hem biyolojik hem fizyolojik ve hem zihinsel yönüyle çok boyutlu bir varlıktır. Bu çok boyutlu yapısıyla olayları ve olguları çok değişkenli kombinasyonlarla değerlendirip tanımak, tanımlamak ve hayata bir anlam katmak konumundadır.
Bu tanıma ve tanımlama çerçevesinde insanın önce kendini tanıması, sonra Rabbini tanıması, daha sonra eşyayı (bütün bir varlık dünyasını) tanıması gerekmektedir. “Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” hikmetli sözün işaret ettiği gibi mikro evren hükmünde olan biyolojik, fizyolojik ve zihinsel yapısıyla yaratılmışların en şereflisi, en onurlusu ve en erdemlisi olan ve eşref-i mahlukat olarak vasıflandırılan insan, bütün bu özelliklerinin farkında olarak kendini bilirse ancak, yaratıcısını bilir. Kendini bilen hem Rabb’ini bilir, hem haddini bilir.
Bu kadar donanımlı bir varlık olan insan, varlık dünyasındaki konumu itibarıyle eşya karşısında da kadrini kıymetini bilir. Zira varlık dünyasına hükmeden, onu evirip çeviren bir yeteneğe sahiptir.
Yetenek, nitelikle ilgilidir. Yeterlilik ise nicelikle ilgilidir. Yetenek verilen, yeterlilik ise kazanılandır. Yeterlilik, yetenek gerektirir. Yeteneği olduğu hâlde onu kullanmayanlar, o yönde gayret sarf etmeyenler, yeterliliği elde edemezler. Yetenek potansiyel, yeterlilik ise kinetiktir. Potansiyelin kinetiğe dönüşmesi için harekete, gayrete ihtiyaç vardır. Aksi hâlde verilen yeteneğin, potansiyelin bir anlamı olmaz.
Potansiyel(yetenek), bir çekirdeğin içinde var olan ağaç gibidir. Çekirdek, uygun zaman ve mekânda uygun yöntem ve tekniklerle ihtiyaç duyduğu unsurlarla desteklenerek toprağa ekilir ve gerekli bakım yapılırsa ağaç olur. Aksi hâlde ağacı içinde barındıran çekirdek çürür gider.
İnsanlar, yaratıcı tarafından bahşedilen yeteneklerini kullanmazlarsa, bu yetenekler de körelir gider. Yeteneklerini körelterek bu evrende edilgen, pasif nesne olanlar; kendi potansiyellerinin farkında olmayanlar, varlık dünyasındaki konumlarının ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar; yaptıkları işten zevk almayan, haz duymayan ve o yükün altında ezilenler; olayları ve olguları değerlendirirken iyimserlikten uzak, kötümser bakış açısıyla değerlendirerek ruhları karartanlar, sürekli çevrelerine negatif enerji yayarak etrafı zehirleyenler, kuşkusuz bu dünyada “yürüyenler” değil, “sürünenler”dir.
Yeteneklerini kullanarak yeterliliklerini ispat edenler, bu evrende “söyleyecek sözü” olduğunu yaptıklarıyla kanıtlayanlar, Rabb’ini bildikleri gibi haddini ve sorumluluklarını bilenler, eşya karşısında kadrini kıymetini bilenler, bu dünyaya hükmedenler, “Meşru dairedeki keyif, keyfime kafidir.” diyenler, işini yaparken “işini yaşayanlar”, kötümserliği değil iyimserliği hayat tarzı seçerek çevrelerine sürekli pozitif enerji yayanlar, hayata anlam katanlar; pasif değil aktif, nesne değil özne olanlar ve bu evrene yol yordam biçenler, hiç kuşkusuz “yürüyenler”dir.