Sarıkamış dile gel; vakit tam. Aydınlat şu kararan ufukları,
Gönüllerde dala gel avaz ver de çöz şu donan uyuşukları!
Sen zemheri ayazlarında kavrulup dona dona yanarken;
Akla gel, hayale gel yırt şu ateşi, buzlu beyaz karanlıkları…

Komutanım! dalda durma, bırak gelsin şu kıpkızıl kıyamet;
Bu ne müthiş teslimiyet, donarken bile bırakma kıyam et!
Uyanıkken uyusam da hep rüyamda şafaklara uyanırım,
Es bre deli rüzgâr! Örtme artık kararan dimağları, âyan et!

Dondurmaz ve yandırmaz tatlıdır, şahadetin kan şerbeti,
Tükenmeyen bir güçtür; canlı tutar göstermeye o ibreti.
Bizimle dondu ya kurduğumuz hayal ve hedeflerimiz,
Şimdi buzlar çözülüyor, bitirmek için çok uzayan hasreti.

Asla ölmedik karda buzda fırtınalarda diri diri donduk ya;
Kim kaybetti, kim kazandı onlar gitti biz burada kaldık ya;
Aç yorgun ve açıkta katlanırken bizler o yakıcı donmalara;
O gün uyusak da, amansız ayazlarda gönüllerde uyandık ya…

Gönüllerde buz tutarken, meğer sadece bedenleri uyutmuşuz.
Heykel olup heybetleşen bedenlerle ayrık otlarını kurutmuşuz.
Biz donarken canlanıp ses vermek için o muhteşem baharlarda,
Ne mümkün hissetmek acıyla kederi, onları çoktan unutmuşuz.

Anladım, geçmişle geleceği birleştirdik meğer ne de uzunmuşuz.
Giyer miyiz kar, fırtına ve kızıl kıyameti, biz geleceğe soyunmuşuz.
Bedbahtlık etmedik, haktan geldi emir deyip boyun eğdik amma;
Uyuyarak değil el tetikte, ayakta ya abdestte ya namazda donmuşuz.

Dayandık bizler her hasrete, çoluk çocuk demedik onlar size emanet.
Yazmaz bizim kitabımızda, sözle de olsa teslim edilen emanete ihanet!
Ayrılmadı, hep devam etti; emanetin emini doğru dürüst giden yoluna
Orada saklıymış meğer uzayıp sonsuzluğa yol tutan kerametli kehanet.

Sarıkamış harekâtı her ne kadar kendine has tarihi derinlik ve gerekçeleriyle bir destan/efsane olarak zihinlerde yerini almış olsa da; meseleyi daha kapsayıcı, zahiri ve batıni boyutlarda ele almak gerekmektedir. Çünkü Sarıkamış, toprağın vatanlaştığı bir kutsal mekândır. Bu mübarek mekânın Sarıkamış olması, günümüz toplumsal sorunları açısından ayrıca bir anlam ve değer ifade etmektedir.
Her yıl şehitlerimizin kefen rengini hatırlatan, kar beyazı kıyafetini mutlaka giyinen gizemli Sarıkamış ormanları ve bölgenin en yücesi ve heybetlisi olan Allahuekber dağları, günümüzü ve geleceğimizi aydınlatmak için adeta bir misyon üstlenen bu tarihi vakaya en uygun zemini oluşturmuştur.

Evet Sarıkamış’ta somut boyutuyla belki bir dram yaşanmış, ancak bu dram milletimizin geleceğinin aydınlatılması için gizemini içerisinde saklamakta ve kâinata vurulmuş bir mühür olma özelliğini de taşımaktadır. Çünkü Sarıkamış’ta şehit olan vatan evlatları, adeta o heybetli ve gizemli topraklara, ruhlarını donduranlara inat, bir ruh kazandırmıştır. Bazı mekanik, portatif ve sentetik hafıza kartlarıyla çalışan zihinlerin, hararetle etkisizleştirmeye çalıştıkları gibi maddi hatalar üzerine odaklaşıp, ülkemizin ve milletimizin geleceğini ipotek altına almaya çalışan kripto yapıların faaliyetleri çok iyi tahlil edilmelidir.
Bence eğer iyi analiz edilip değerlendirilirse, Sarıkamış; her gün yeniden tezgâhlanıp milletimize yaşatılan acı olay ve olguların panzehiri olarak yeni kuşakların yolunu aydınlatmaya devam edecektir. Gittikçe daha iyi anlaşılan ve geleceğe saldığı karçiçeği kökleriyle algılarda boy verip, sanal zihinsel yapıları yerinden sökmeye başlayan bu ve benzeri tarihsel panzehirler üzerinde, çok daha yoğun çalışmalar yapılmalıdır.
Musibetler nasihatlerle doludur. Kâinatın sahibinin irade ve kararı dışında olmayan ve O’nun onay verdiği bire bir yaşanan her somut durumdan hareketle gerçekleşen algısal olguların, kader cihetinde hedeflenmiş nihai varış noktalarının olacağı anlaşılmalıdır. Öyleyse gerçekten belirtmek istediğim gibi; Sarıkamış yırtılan kâğıtlara değil, insanlığın sahip olduğu teknolojilerle yok edilemeyen ve yırtılmayan, ana sütü gibi bembeyaz karlara vurulmuş bir mühürdür. Sarıkamış ölümsüzlüğü devam eden bir drama ve tiyatrodur. Orada geleceğin karanlıklarını bertaraf edebilecek dayanıklılık ve tutarlılıkta, bizler açısından doğaçlama ancak asıl onay makamı tarafından muhteşemce tasarlanmış bir oyun sahnelenmiştir. Çünkü oyunun tüm kahramanları hayattadır veya biz onların arasındayız ya da onlar bizim aramızdadır. O bembeyaz karlar bugün de aynı düzen ve ihtişamla; bizler de buradayız diyen heybetli Sarıkamış Ormanı ve Allahuekber dağlarını güvence altına almakta, şehitlerin bedenleri donsa da, donmayan ve hep uyanık olacak ruhlarıyla buluşmakta, dolayısıyla o dersler veren tiyatro yaşamaya devam etmektedir.
Sarıkamış diyor ki; “Bizim ruhlarımızı diri tutup bedenimizi donduran bu beyaz karların, sizin ruhlarınızı da dondurmaya niyetli çok daha siyahları altındasınız. Bizim yolumuzu kapatarak bu sahneyi koruyan şu ormanın görünebilen ağaçları var ya, işte onların görünmeyenleri ve gözlerinize batıp kör etmek için, sabırsızlıkla dalını budağını sivrilten ve sürekli zehir saçanlarının arasındasınız. O ağaçların kökleri yoktur. Sürekli yer ve şekil değiştirme kabiliyetleri var. Eğer siz donarsanız bir daha uyanamazsınız. Aman ha dikkatli olun! Ruhunuzu dondurmayın! Etrafınızı kuşatan simsiyah kara ağaçların keskin ve sivri budakları insan suretinde, aranızda dolaşmakta ve batıp kör edecek gözler aramaktadırlar. Bunu yaparken o malum ağaçların dalı budağı olduklarını saklayarak güya şuculuk ve buculuk adına çalıştıklarını söyleseler de, onların taşnakçılıklarını yutmayın. Yutarsanız boğazınıza takılır ve boğulursunuz. Bizler burada kar, fırtına, ayaz ve buzlarda vakti-saati geldiğinde uyandırmak için uyuttuğumuz bedenlerimizi birbirimize yaslarken; Erzurumlu, Karslı, Sarıkamışlı, Diyarbakırlı, Vanlı, Hakkârili, Hasankaleli, Köprüköylü, Edirneli, Sinoplu, Adanalı diye ayrılmadık. Vatanlaştırdığımız toprakların tapusuna hepimiz ortağız. O halde hiç birinin diğerinden fazlası olmaksızın torunlarımızın hepsi varislerimizdir. Sadece topraklarımızda gözü olan malum çevreler bu toprakların sadece kendilerine ait olduğunu iddia ederek diğerlerine kapıyı göstermektedirler. Eğer içinizde bu ve benzeri iddialar peşinde olanlar varsa, bilin ki onların aidiyetleri onlaradır, Aldanmayın. Bizler bu topraklara ruhumuzu giydirirken hiç ad ve nam peşinde değildik. Onun için yaratana kul, büyük milletimize ruhları azat köleler olmak için başımızla toprağa kadar eğildik. O gün gelecek mutlaka, bütün varların sahibi dondurduğumuz bedenleri yeniden ruhlarımıza giydirecek ve bizi o derin uykudan uyandıracaktır.”
Bu ruh artık aramıza inmiş ve milletin geleceğini aydınlatmaya başlamıştır. İşte bu ruhun enerji vererek dirileştirdiği yetenekli sanatçılarımız; o canlı ve devam eden tiyatrodan etkilenerek bazen sesli ve bazen de sessiz tiyatrolar sahnelemektedirler. Bazen de aynı malzemelerle vatan ve millet aşkına yakan kar ayazı soğuklarda sadece bedenlerini donduran o yiğitleri heykelleştirerek, şehit bedenlerinde o ruhun can bulmasını sağlamaktadırlar.