Bismillahirrahmanirrahim;

Türkiye, eğitimi, “öğrenciye bilgi yükleme işi” olarak görmeyi ne zaman terk edecek, dersiniz? İsmi üzerinde “eğitim”! Yani, muhatabınıza davranış kazandırma, bilgiyi faydalı hale dönüştürme, el becerilerini geliştirme ve ete kemiğe bürünmüş bir eser ortaya koyma işi.

Eğitimin yeri ve zamanı yok. Her zaman ve her yerde herkesin ihtiyacı! Yalnız zeki insanların değil, geri zekalıların da buna ihtiyacı var. Böyle düşünürseniz, hem her seviyedeki insanı yetiştirmiş; hem de toplumsal dengeyi sağlamış olursunuz. Tabii olan bu!

Birikim Okulları “Hayat Denge Modeli” üzerinde çalışıyor. Adabilim Okulları “Eğitim, her yerde!” anlayışıyla hizmet veriyor. “Zamansız ve mekânsız okumalar” programları bunun örneği. Eğitimde sosyal dengeyi koruma anlayışı çok önemli. Bu da ciddi bir “planlama”yı zorunlu kılıyor.

Türkiye’deki 8 yıllık Kesintisiz Eğitim ve 12 yıllık Zorunlu Eğitim uygulamaları, eğitime vurulmuş en büyük darbeler. 8 yıllık Kesintisiz Eğitim’in pedagojik yanlışlığı uzun bir süre sonra görüldü ve terk edildi. Fakat o da ne? Bu sefer daha kötüsü karşımıza çıktı: Zorunlu Eğitim. Hem de 12 yıl.

ÖZGÜRLÜK ORTAMI ŞART

Her şeyden önce eğitim özgür bir ortamda yapılır. “Eğitim” ve “zorunluluk” kavramları birbirine öylesine zıt ki… Eskiden “öğrenci” yerine, “talebe” kelimesi kullanılırdı. İlim “isteyen” kişi anlamında Eğitim “gönüllülük” işidir. Dikkat, ilgi ve merakı ancak bu şekilde uyanık tutabilirsiniz. İstemeyene “zorla” eğitim yaptırmak, kölelik dönemleri çağrışımı uyandırıyor bende.

Bu gerçekleri uygulamada görebilirsiniz. Emekli bir eğitimci olarak öğretmen kardeşlerimle sık görüşüyorum. Diyorlar ki: “Ders dinlemek istemeyen öğrenciler, diğerlerin de öğrenmesini engelliyorlar. Eğitimin kalitesi her geçen gün düşüyor. Öğrenmek istemeyen öğrencilerle uğraşırken ders verimliliğini kaybediyoruz. Bu tür öğrenciler eğitim dışındaki alanlara yöneliyor. Okulları kız ve erkeklerin buluşma mekânları olarak görüyorlar. Çeteleşmeler oluşuyor. Disiplinsizlik ve laubaliliğin önü alınmaz duruma geliyor.”

Eğitimin kalitesi her geçen gün düşüyor. Öğrenmek istemeyen öğrencilerle uğraşırken ders verimliliğini kaybediyoruz.

İşte “zorla” yaptırılan eğitimin acı sonucu! Faydalı olmadığı apaçık görülen bir sistemi bize kimler dikte ettiriyor, dersiniz? Özgür bir ortamda gerçekleşen, bize göre bir eğitim sistemine ne zaman kavuşacağız?

HERKESE EĞİTİM; AMA NASIL?

Eğitimin şeklini ilgi ve yetenekler belirlemeli. Temel Eğitim, ilgi ve yeteneklerin test edilip anket ve gözlemlerle belirlendiği bir dönem olmalı. Her insan yetenekleri ve ilgi duyduğu alanda yetiştirilmeli. Gözü sanayi çıraklığı, berberlik ve terzilikte veya ziraat işi gibi alanlarda olan kişileri engelleyip zorla “istemediği” bir alana “yönlendirmeye” hakkımız var mı? Bırakın, onlar da sevdikleri alanlarda eğitim alsınlar. Üretsinler, ekonomik hayata katkı sağlasınlar. Usta çırağına kendi alanında eğitip yetiştiremez mi?

Ders dinlemeye yatkın olanlar da ilim öğrensinler, yetenekleri olan bu alanlarda kendilerini geliştirsinler. Geleceğin Gazalileri, İbni Sinaları, Mimar Sinanları yetişsin. Tabii olanı niçin engelliyorsunuz ki!

Zeka seviyesi düşük olup kendi kendine yetecek irade ortaya koyamayanlar da bir usta, bir uzman gözetiminde çalışsınlar. Böylelikle hem sosyal hayata kazandırılmış, hem de emekleri üretime dönüştürülmüş olur. İnsan kaynaklarını zayi etmeye hakkımız yok.

Eğitim “zorla”, “dayatmayla” olmaz. Olur derseniz, sonu gelmez problemlerle karşılaşırsınız. “Eğitim planlaması” da şart. Plansızlığımız o kadar sırıtıyor ki! Bir alanda ihtiyaçtan 10 kat fazla insan yetişirken; bazı alanlarda yetişenler ihtiyacı karşılayamıyor.

SİSTEM YAPIMIZA UYGUN MU?

İdarecisinden öğretmenine, öğrencisinden öğrenci velisine, hatta sade vatandaşa kadar herkesin şikâyet ettiği bir eğitim sistemine bizi “zorlayan” sebep ne? Böyle bir yanlışlığa kim karar veriyor?

Türkiye’nin Einstein’i olarak tanınan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun çarpıcı bir değerlendirmesi var: “1945’e kadar İngiltere’nin sömürgesindeydik. 1945’ten sonra ABD’nin sömürgesi olduk. Milli Şef İsmet İnönü 1947’de yaptığı resmi Fulbright Anlaşması ile Türk Milli Eğitim Sistemi’ni ABD’lilere teslim etti.”

Eğitim gibi hassas bir alan ithal değil; milli olmak zorundadır. Yabancı dayatmayı bünye kabul etmez. Zorlanırsa yanlış ve çarpık sonuçlar ortaya çıkar. Oluşan boşluk istismara açık hale gelir. Ülke bundan büyük zarar görür. Uzmanlar, FETÖ yapılanmasını çarpık eğitim sisteminin acı bir sonucu olarak görüyorlar. Kökü dışarıda olan bir yapının, kökü dışarıda bir uzantısı şeklinde değerlendiriyorlar. Hayat boşluk kabul etmez. Boşluklar, doğru ve tabii yöntemlerle doldurulmalı.

ZORUNLU EĞİTİMİN ZARARLARI

Bu eğitimin içeriği yabancı ve maddecidir.

Çırak, kalfa, ustalık üzerine kurulmuş iş kollarını yok etmekte; bu alanlara ilgisi olan gençlerin önünü kesmektedir.

Evlilik yaşını geciktirdiği için flörtü teşvik etmekte; sonuçta toplumun dejenerasyonuna yol açmaktadır.

Gençlerin para kazanma yaşını geciktirmekte; en az 25 yaşına kadar ailesinin eline bakar duruma getirmektedir.

Ortaöğretim eğitimine yatkın olmayanların zamanlarını çalmakta; öğrenim dışındaki alanlarda yetişmesini önlemektedir.

Önemli bir tarım ülkesi olan Türkiye’mizde arazide çalışma görevi yaşlılara bırakılmakta; arazilerimiz reel bir şekilde değerlendirilememektedir. Çay, mercimek, arpa, buğday gibi temel ihtiyaç maddelerini bile ithal etmek zorunda kalmaktayız. Çıraklığı olmadığı için önemli mesleklerin ustaları bile hep yaşlılardan oluşmaktadır.

Karma eğitim yapıldığı için edep, iffet, utanma duygusu gibi vazgeçemeyeceğimiz değerlerimiz kaybolmaktadır.

Sanat, edebiyat, fikir hayatını öldürmekte; öğrenciler yalnız kariyer, makam, mevki için yaşayan insanlar haline getirilmektedir. Seküler ve ılımlı Müslüman yetiştirmesiyle istismarcı gruplara davetiye çıkarmaktadır.

SONUÇ

Zorunlu Eğitim’den bir an önce dönülmelidir. Geçen her gün aziz milletimizin, devletimizin kaybınadır. Eğitim “gönüllülük” üzerine kurulmalı; yeteneği, mizacı, temayülü farklı alanlara uygun olanlara yol açılmalıdır.

Eğitim yalnız “bilgi yükleme işi” değildir. Çırak ustasının, arazide çalışan da babasının yanında eğitildiği unutulmamalıdır. Eğitimi “eritim” ve “öğütüm”e dönüştürmeye kimsenin hakkı yoktur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz