© Milli Şuur

Günümüzde çok sık kullandığımız “gözün aydın” deyimi sevinçli bir olay sonucunda, kutlama için sarf edilen güzel bir sözümüzdür. Genellikle çocuğu olanlara, oğlu askerden gelenlere, güzel bir başarı elde edenlere veya olumsuz bir durumdan kurtulanlara hitaben söylenen “gözaydınlığı” deyimi Kur’ani bir ifade olup, Yüce Kitabımızda birçok ayette geçmektedir. Furkan Suresi, 74. Ayet-i Kerime’de: “Ve Onlar: ‘Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi, takva sahiplerine önder kıl’ derler.” diye çocuklar için kullanılırken; yine Hazreti İsa (A.S.)’yı dünyaya getiren Hazreti Meryem’e hitaben Meryem Suresi 26. Ayet-i Kerime’de: “Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: ‘Ben Rahman (olan Allah)’a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.” diye O’nu tebrik etmek için Yüce Rabbimiz tarafından buyrulmuştur. Allahü Teâlâ’nın biz kullarına ihsan ettiği en büyük nimetlerden biri de soyumuzu devam ettirecek, bize yardımcılar olacak, yaşlılık döneminde bize sahip çıkacak nesiller bahşetmesidir. İşte, Yüce Rabbimizin bir emaneti olarak verilen çocukların bizim için ”gözaydınlığı” olması ya da zıt yönde “yüz karası” olması bizim onlara vereceğimiz terbiye ile doğrudan alakalıdır. Eski devirlerden beri çocuk terbiyesi konusunda birçok yöntemler ve fikirler ileri sürülse de sonuçta önemli olan konuşulan sözler değil çocuğa örneklik teşkil edecek davranış ve fiillerdir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve Yüce Kitabımızda “Üsvetü’l- Hasene” yani bizim için güzel bir örnek, model, rehber ve kılavuz olarak gönderilen Hazreti Peygamber (S.A.V.)’in çocuk terbiyesi konusunda ne kadar çok hassasiyet gösterdiğini ve onlara ne denli büyük bir şefkat, merhamet ve sevgiyle yaklaştığını ve bize de aynı tutum ve davranışları tavsiye ettiğini biliyoruz. Kur’an ve sünnet eksenli bir hayat tarzını benimseyen Asr-ı Saadet sonrası, İslam toplumları da aynı şekilde çocuk terbiyesinde çok hassas davranarak, çocuğun anne karnına düşmesinden itibaren onun eğitimiyle çok yakından ilgilenmiş ve üzerlerine düşen görevleri eksiksiz yerine getirmenin çabası içerisinde olmuşlardır. Öncelikle bu konuda ebeveynler çocuklarının helal lokmayla yetişmesi için azami dikkat göstermişlerdir ki bu konuyla ilgili, hamile annelerin bazı yiyeceklere canının çekmesi, yani “aşerme” diye tabir edilen dönemleriyle ilgili birçok hikâyeler anlatılarak gebelik döneminde annenin helal rızıkla beslenmesinin ne kadar önemli olduğu vurgulanmıştır. Aynı zamanda Müslüman toplumlarda çocuğun dünyaya gelmesinden itibaren çok özel adet ve merasimler de uygulana gelmiştir. Bebeğin doğduktan hemen sonra dualarla yıkanması, kundaklanması, kulağına ezan okunarak isminin konulması, saçının kesilerek ağırlığınca sadaka verilmesi ve akika kurbanı kesilmesi çocuğun manen desteklenmesi demektir. Sünnetten kaynaklanan bu adetler Yaradan’a karşı bir şükür ifadesi olarak uygulanırken, aynı zamanda çocuğun da manen koruma altına alınmasını amaç edinmektedir.

Osmanlı dönemi geleneksel çocuk terbiyesinde, günümüz pedagoji biliminin iddia ettiği gibi, çocuğun eğitimi altı yaşından sonra değil dört yaşına girdiğinde başlamaktadır. Dört yaşından itibaren çocuğa çeşitli dualar öğretilirken beş yaşına geldiğinde Kur’an eğitimine başlatılmaktadır. Tarihi kaynaklarda bu durumu açıkça görmekteyiz: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri aşağı yukarı her köy ve mahallede en az bir tane olan ve ilköğretimin birinci basamağını oluşturan sıbyan mekteplerinde sabi denilen beş, altı yaşındaki kız ve erkek çocukları Kur’an, namaz kılınması, namazda okunacak ayetler ve dualar ve biraz da yazı yazmayı öğrenirlerdi (Aksoy, 1968, 13; Koçer, 82, 86). Kısaca eğitim – öğretimin esası, dinin ve ahlakın öğretilmesinden ibaretti (Ergin, 1977, 6; Kodaman, 1999, IX; Başgöz, 1999, 3-10)1. Çocuğun şahsiyetinin şekillendiği bu dönemde terbiyesine de çok dikkat edilir, sağlam bir inanca ve karaktere sahip olması için ona Allahü Teâlâ’nın varlığı ve birliği ile İslam’ın temel esasları az ve öz bir şekilde kavratılırdı. Temel ahlak kurallarının da masal ve hikâyelerle verildiği bu dönemde özellikle iyilik, doğruluk, mertlik, cesaret ve helal kazanç gibi önemi konularda çocuğa gerekli şuur verilirdi. “Ağaç yaş iken eğilir” diyen atalarımız her türlü eğitimin küçük yaşlarda verilmesi gerektiği bilinciyle çocuklarına; güreş, binicilik, atıcılık ve yüzme gibi gerekli sporları öğretirken, güzel bir ahlak sahibi olmalarına da özen gösterirlerdi. Özellikle şunu da belirtmek gerekir ki Osmanlı dönemi aile yapısı ve eğitimi, çocuklara müthiş bir özgüven kazandırıyordu. Çünkü o dönemin ebeveynleri hayatın tümünü çocuklarıyla paylaşır, onların her alanda tecrübe kazanmaları için yanlarında bulundururlardı. Çocuklar çoğu zaman tabiatla iç içe büyüyerek gerçek hayatı yaşıyor, fırsat oldukça da sosyal hayatın etkinliklerine katılmak suretiyle hayattan dersler çıkarıyor ve bu şekilde geleceğe hazırlanarak olgunlaşıyorlardı.

Osmanlı Devleti yetiştirdiği güçlü ve faziletli nesillerle dünyanın en büyük ve en kudretli devleti olduktan sonra 17. yüzyıldan itibaren bu disiplini yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı. Özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, Tanzimat sonrasında başlayan Avrupa taklitçiliğinin etkisiyle tehlikeli bir moda başlamıştı ki o da çocukların eğitimi için Avrupalı mürebbiyelerin tutulmasıydı. Özellikle varlıklı insanların çocuklarına ilk eğitimlerini Avrupalı mürebbiyeler tarafından kazandırma hevesleri, sonradan kendilerine çok pahalıya malolmuştu. Çünkü Avrupa’dan gelen yabancı mürebbiyeler elinde yetişen çocuklar kendi din ve kültürlerinden önce Avrupa’nın dilini, tarih ve kültürünü öğreniyor; böylece kendi dinlerine ve medeniyetlerine çok yabancı ve hatta düşman olarak yetiştiriliyorlardı. Avrupa tarzında açılan İbtidaî Mektepler, Rüşdiyeler, İdadiler, Sultanîler, Mekteb-i Hukuk, Mekteb-i Tıbbiye gibi eğitim kurumlarının açılması bu yıllardadır. Batılılaşmanın resmen bir devlet politikası haline geldiği bu dönemi Tanpınar; “İmparatorluk, asırlardır içinde yaşadığı bir medeniyet dairesinden çıkarak, mücadele hâlinde olduğu başka bir medeniyetin dairesine girdiğini ilân ediyor, onun değerini açıkça kabul ediyordu.” (Tanpınar 2006: 126) sözleriyle ifade eder2.

Avrupa tarzında açılan okullarda yetişen öğrencilerin çoğunluğu, masonik kafaya sahip hocalarının telkinleriyle Fransız İhtilalı’nın ürünü olan “Hürriyet”, “Adalet” ve “Müsavat” gibi düşünceleri benimsiyor, tüm bu eğitim imkânlarını kendilerine sunan Sultan II. Abdülhamit Han’ı baskıcı ve düşman olarak görüyorlardı. II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte iyice güçlenen padişah düşmanları 31 Mart Vakası bahanesiyle muhaliflerin ve masonların merkezi durumundaki Selanik şehrinde adına “Hareket Ordusu” dedikleri bir orduyla payitaht İstanbul’a gelerek Abdülhamid Han’ı tahtından indiriyorlardı.Sonuçta kısa bir zaman içerisinde Osmanlı Devleti, girdiği savaşları kaybederek yıkılış ve dağılma sürecine hızlıca girmek suretiyle tarih sahnesinden siliniyordu.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de batılılaşma olanca hızıyla devam etti. Osmanlı kurumlarının ardı ardına lağvedilmesiyle birlikte onların yerine medeniyet ve kültürün kaynağı kabul edilen Avrupa tarzında sistem ve kurumlar hayata geçirildi. Eğitim konusunda eskiye ait her ne varsa tamamen değiştirilmek suretiyle Batı tarzında seküler ve modern bir eğitim için her türlü imkân seferber edildi. Günümüze kadar devam eden Batılılaşma süreci ülkemizde bir kimlik sorununun çıkmasına da neden olmakla kalmadı, aynı zamanda toplumun çeşitli gruplara bölünmesine de sebep oldu.

Eğitim konusunda bir türlü istikrara kavuşamayan ülkemizde, yeni nesillerin yetiştirilmesi problemi artık hem aileler hem de devlet için önemli bir sorun teşkil etmektedir. Din ve ahlak eğitiminin alabildiğine tartışma konusu yapıldığı ülkemizde, ortaya çıkan boşluğun sivil toplum örgütleri veya dini cemaatler tarafından doldurulması da ayrı bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Son olarak yaşadığımız 15 Temmuz kâbusunun ardından yeni nesillerin din ve ahlak eğitimi meselesi daha da sıkıntılı bir sürece girmiş bulunmaktadır.

Aslında çocuğun eğitiminden birinci derecede sorumlu olan ailelerin, bu önemli görevi okulun veya birilerinin üzerine yıkmakla işin içinden sıyrılma gayretleri, tüm sorunların ana kaynağını teşkil etmektedir. Kendileri de yeterli eğitim alamamış olan ebeveynlerin bu eksikliklerini telafi etme yoluna gitmeyerek, çareyi dışarıda aramaları büyük bir yanılgı olarak devam etmektedir. Çocuklarını yetiştirmek veya terbiye etmek için başkalarından medet umanlar, bu konuda üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeden amaçlarına ulaşamayacaklarını bilmelidirler. Yazımızın başında da zikrettiğimiz gibi çocuklarımız bizim için hayırlı bir evlat olarak ”gözaydınlığı” olabildikleri gibi Allah korusun ”yüz karası” da olabilirler. Çocuğumuzu helal lokmayla değil haramla büyütmüşsek, onun için iyi bir örnek olamamışsak, ona yeterince zaman ayırmamışsak; eğitimiyle, arkadaş çevresiyle, hele hele din eğitimiyle ilgilenmemiş, kendi haline bırakmışsak artık ondan gelecek her türlü olumsuzluğu da hak etmişiz demektir. Çocuğumuzun elimizden kayıp gitmemesi, güzel bir geleceğe sahip olması için her türlü fedakârlığı yapmamışsak hem kendimize hem de ona yazık etmişizdir. O halde çözüm, yeniden “gözaydınlığı” nesiller yetiştirmek için Yaradan’ın kitabına sarılmak ve o kitabın öğreticisi ve uygulayıcısı Kutlu Elçi’nin yöntemini uygulamaktan geçmektedir. Ecdadımız bunu uyguladığında yükselmiş, terk ettiğinde ise kaybetmiştir. Mesele bu kadar, bu sabittir.Rabbim nesillerimizi rızasına uygun şekilde yetiştirmeyi, onları bize gözaydınlığı kılmayı nasip eylesin. Âmin.

Kaynakça
1-Osmanlı Devleti’nde Okul öncesi eğitim, İbrahim Caner TÜRK*dergipark
2-Osmanlı Türk Toplumunun Modernleşmesinde Yeni bir model: Avrupalı Mürebbiyeler, Ahmet KOÇAK

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz