İstiklal Marşının TBMM kabulünün yıldönümü (12 Mart) nedeniyle, “milli şuur” düşüncesi etrafında toplanan camiada, mart aylarında farklı bir hareketlilik gözlenir; İstiklal marşı ve onun sanatsal mimarı “milli şairimiz” Mehmet Akif Ersoy gündemin merkezine yerleşir. Sanki doğada baharın “ağaçlara su yürüme” mevsimine benzer bir oluşumla, milli şuurun etki alanında eylemsel, törensel faaliyetlerin yoğunluğu yaşanır. Böylesine bahardaki filizlenmeyi, çiçeklenmeyi, canlılardaki kıpırdanışı andıran zihinsel ve duygusal yoğunluğun içe ve dışa dönük yönelimlerle tüm yıl sürmesi, milli hedeflerimizin gerçekleşmesine yönelik girişimlere farkedilir bir yoğunluk kazandıracaktır bence. Baharlardan da öte yazın güneşinde, Ağustos zaferlerini, sonbaharın bereketinde Kocatepe’den İzmir’e varışımızı, kışın beyazlığında Sarıkamış Dağlarındaki emanetlerimizi içine alan, ekonomik, sınai başarılarımızı, ulusal yaşantılarımızı da içeren kapsamlı, uygulamaya dönük bir yıllık “Milli Etkinlik Takvimi” hazırlanması gerektiğine inanıyorum.

Bu anlamlı günlerin bir boyutunda ben, izleyen satırlarda Bayrak ve İstiklal marşı, benim gözümü, kulağımı, dilimi yönelttiğim, ruhumu coşku ve heyecanla doldurup yücelten bu iki büyük milli sembolün günlük yaşamımız ile bütünleşmesini paylaşmak istedim. Özellikle belde yönetimlerinin yüksek tepelerde, direklere çektikleri Türk bayrakları, uzaktan minarelerin de yansıması ile bölgede yaşayanlara kim ve nerede olduklarını, kente yaklaşanlara nasıl bir kültürel havaya girdiklerinin hatırlatır. Ben Çanakkale’de yaşıyorum, şehit kanları ile sulanan Gelibolu Yarımadasında 135 direkte Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Yılın 365 günü, Boğazın o ünlü rüzgarına ve fırtınasına karşılık yırtık, sarkmış veya boş bir bayrak direği göremezsiniz. Bu yükümlülüğü onurla taşıyan Gelibolu Alan Başkanlığı çalışanları, her bir direkteki bayrağa kutsal bir cisim gibi yaklaşır, ibadet eder gibi işlem yapar.

Kurumlarda, cadde ve sokaklarda, binalarda, sitelerde, evlerde sürekli veya belirli günlerde asılan bayraklar için mahalli idarelerin, kolluk güçlerinin çok daha duyarlı olmaları beklenir. Çocuklarımız okulda ilk bayrak törenine çevrelerinde bayrağa karşı gösterilen duyarlığı gözleyerek, izleyerek, özümseyerek katılırlar. Çocuklar ve gençler kent meydanında belli zamanlarda veya törenlerde Bayrak çekildiği veya indirildiği zaman yakın çevredeki yetişkinlerin esas duruşa geçerek, yönlerini bayrağa doğru yönelmelerini, resmi ve özel araçların en azından yavaşladığını, sesli yayınların kesildiğini görmeli yaşamalıdırlar. Türk toplumunda eve, haneye, çatıya bayrak asmak çok eski bir gelenektir. Ancak belli gün ve olaylarda evimizin balkonundan ya da penceresinden bayrak asarken çok cömert, özenli, duyarlı olmamız gerekir. Balkonuna, penceresine bayrak asan komşularımızı izlerken veya bizler bayrak asarken eylemi, “bizim”, “onların” veya “biz”, “onlar” anlamında ayırım, gruplaşma, bayrak asana asmayana karşı güç, tehdit işareti olarak kullanmak ulus olmanın, millet olmanın, birlikte yaşamanın kalitesini derinden zedeler. Bayrak asılacak gün hepimizin günüdür. Bayrağa saygı, çocuklarımızın, gençlerimizin okula gelinceye kadar yakın çevrelerinden kazanacakları milli duygudur. Okul, çocuğun çevreden getirdiği bu kazanımı, yani bayrağın, istiklal marşının anlam ve önemini duygu ve davranış olarak geliştirip pekiştirir. Ancak okuldan çıktıktan sonra çevresinde, yetişkinlerde gözlediği kayıtsız, heyecansız, uygunsuz davranışlar bu milli duyguların, değerlerin kazandırılmasını zorlaştırır hatta engeller.

Toplumlar bilim, sanat, spor alanlarında yetişmiş ulusal ve uluslararası boyutta ün kazanmış üyelerinin anılarını canlı tutarak, farklı ortamlarda ve düzeyde, onları anarak yaşatmak, yeni yetişen kuşaklarla tanıştırmak geleneğini geliştirmelidirler.

Her şeyin kesintisiz ve hızlı değiştiği bir ortamda bir tek’i ve bir tek durumu sabit tutamazsınız. Milli marşımız, zaman zaman bestesi yönünden, ritminin kültürümüze, toplum olarak hareketliliğimize uygunluk açısından yorumlanmıştır. Son birkaç yıl önce yeni bir düzenlemesi ile söylenişine daha hızlı bir tempo kazandırılmıştır. “Bu, marşın yeni bir düzenlemesi değil, orijinal tonundan 1.5 ton aşağıya aktarılmış şeklidir.” Bu düzenleme ile özellikle sesleri gelişim çağında olan ortaokul, lise öğrencilerinin İstiklal Marşı’nın söyleme zorluklarının azaltılması hedeflenmiştir. Okullarımızın istiklal marşının bu yeni yorumunu sağlayarak öğrencilere dinletmeleri, söyletmeleri birlikte söylemin kalitesini ve heyecanını artıracaktır. Okullarda İstiklal Marşı’nın toplu söylenme becerisi hemen her konumda, mümkün olan tüm eleman, araç gereçler işe koşularak kazandırılmalı, pekiştirilmelidir. Törenlerde marşın söylenmesi, çok daha içsel (derunî) bir ortamda, gereken davranışsal özen gösterilerek gerçekleştirilmelidir. Burada okullarda veya diğer kurumlarda istiklal marşının söylenmesi sürecinde görsel ve işitsel araçlarla destek sağlama girişimlerine değinmek isterim. Ses çalışmaları ile kazanılan bu becerinin öğrenme, geliştirme aşamasında dışarıdan sesli desteğin gerekliliği inkâr edilemez. Ancak öğrenme, öğrenmiş olma halinden söz ederken sahneden sağlanan ses desteği en az seviyede olmalıdır. Toplu söylemlerde gruba verilen yüksek düzeyde elektronik ses desteği marşı söylerken grubun katılma, kendi sesini duyma, heyecan ve coşku düzeylerini düşürmektedir. Bu konuda uzman veya yeterliğini geliştirmiş öğretmen veya öğrenciler törenlerde istiklal marşını yönetmelidirler ve insan sesi, hoparlör sesinden baskın olmalıdır. Playback dedikleri, söylüyormuş gibi yapmak, milli marşı söylemenin amacını aşındırmaktadır.

Okullar başta olmak üzere Türkiye’de toplu ortamlarda GEREKTİĞİNDE gönüllü veya aralarından bir önderin yönetiminde tüm grup İstiklal marşını doğru ve coşku ile söyleyebilmelidir.

Toplumlar bilim, sanat, spor alanlarında yetişmiş ulusal ve uluslararası boyutta ün kazanmış üyelerinin anılarını canlı tutarak, farklı ortamlarda ve düzeyde, onları anarak yaşatmak, yeni yetişen kuşaklarla tanıştırmak geleneğini geliştirmelidirler. Bu anlamda istiklal marşımızın kabulünün 99. yıldönümü vesilesiyle büyük şair, filozof, eğitimci, sosyolog Mehmet Akif Ersoy’u anarken O’nun “çok yönlü”, hasletlerinin daha da vurgulanması beklenir. Özellikle toplumumuzun fikir ve eylem yönünden değişmesi gereken özelliklerine karşı, bir anlamda acımasız, yalın, öze, gerçeğe çağıran anlatımları sadece okullarda öğrencilere değil, toplumun her kesimine en açık ve anlaşılır biçimde verilmelidir. Toplumumuz, milli olmayı özdeyişlerin ötesinde “gayrette bütünleşme” biçiminde algılamak konumundadır. Büyük Şair, “DURMAYALIM” adlı şiirinde gaflet içindeki bir yolcuya hitaben:

“Leyseli’l-insâni illâ mâ-se’â derken, Hudâ,//

Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha.//

Davran artık kârbânın arkasından durma, koş!//

Mahv olursun bir dakîkan geçse hattâ böyle boş!”

mısralarıyla seslenir. Çalışmak konusunda Akif’in topluma mesajı çok derindir. Toplumun sonradan sözde gelenekle örtük düşünce ve davranış biçimlerine

“Hazıra dağ dayanmaz derler, üretmeyen toplum çöker.

/Heyhât ki dinimiz “çalış” der, bizimkiler tespih çeker.”

mısraları ile neşter vurur. Özellikle “ne olacak bu memleketin hali?” diye sızlanıp duranlara seslenir: “Sus ey dîvâne…” diye başlayan şiirinin sonunda,

“Ne yaptın? “

Leyse li’l-insâni illâ mâ-se’â” vardı!..”

İnsan için kendi sa’yinden (çalışmasından) başka bir şey yoktur.”

diyerek Allah buyruğu ile yol gösterir. Safahat’ın bu temel kültürümüze dayalı sosyal kılavuzluğunu izleyerek Atatürk, “Bir tek şeye ihtiyacımız var, çalışkan olmak,” deyişi ile pekiştiriyor. Ağaçların bedenlerine suyun yürüdüğü bu bahar mevsimlerinde, Türklüğe yol açan tüm milli geçmişimizi güncelleyerek yeniden yaşamak, gelecek güçlü yaşantılarımıza önemli katkılar sağlayacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz